Âlemlere rahmet olarak gönderilen son Nebî’nin emr-i bi’l-ma’rûf nehy-i ῾ani’l-münker müessesesiyle diğer ümmetler içerisinde özel bir konumda değerlendirilen ümmetinin en bariz vasıflarından biri, her eylem ve söyleminden sorguya çekilecek, hesap verecek bilinciyle hareket etmesidir. Görülen yanlışa fıkhına uygun müdahale etme, sahip olunan veya bilinen erdeme başkalarını da ortak etme, bu bilincin bir gereği olduğu gibi en hayırlı ümmet olmanın da temel şartıdır. Ümmet, Hz. Musa’nın dinini suiistimal edip kendilerini mutlak manada en üstün kabul eden Yahudi zihniyeti gibi değil, iyiliklere teşvik etme, kötülüklerden sakındırma sorumluluğunu yerine getirdiğinde bu ulvi makama layık olduğunu bilmelidir. Mutlak üstünlük inancına sahip olan Yahudilerin bahse konu müesseseyi ihmal ettiğinde Allah’ın rahmetinden mahrum bırakıldığı ayetlere konu olmuş, bu durum kendi peygamberlerinin ifadeleri ile lanete yaraşır bir durum olarak nitelendirilmiştir.

Günümüzde insan türevi hukuk normlarının tebcil edilip yüceltildiği ve müslümanlar arasında gelinlik giydirilip acuze-i şemta misali dolaştırıldığı, “kişisel haklar, temel hürriyetler, özgürlük” sloganlarına bizi hayırlı ümmet kılan özelliğimizin feda edildiği bir ortamda yaşıyor olmak, üstünlük iddiasındaki geçmiş ümmetlerin akıbetinden endişe etmeyi gerektiriyor gibi gözükmektedir. Allah azze ve celle’nin buyrukları “tek dişi kalmış canavar” medeniyetin standartlarına uygunluk endişesiyle göz ardı edilirken onca yapılan hizmetin servis edilmesi de saçı başı ağarmış koca karı mesabesindeki anlayışların gelinlik giyme telaşı gibi sırıtmaktadır.

Ümmet-i Muhammed, kendisini aziz kılan emr-i bi’l-ma’rûf nehy-i ‘ani’l-münker müessesesini “dün dündür” diyerek pişkinlik yapan tiplerin masa başlarında şekillendirdikleri kalıplara feda etmeme iradesini gösterebilmelidir. İyi işi kötü işe karıştıranların tervici, kötülüğe müsaadesi olmayan bir dinin temsilcilerini aldatmamalıdır. Her devrin inanç sorunu olduğu gerçeği dikkate alındığında bu zamanın uyanık kalınması gereken tehlikesinin ümmete hayat veren dinamiklerden birinin terk edilmesi olduğu anlaşılacaktır. Emr-i bi’l-ma’rûf nehy-i ani’l-münker müessesesi bizim varoluş ve üstün oluş sebebimizidir. Fıkhına uygun olarak her daim bu bilinci canlı tutanlar ümmeti oldukları Hz. Peygamber’in yolunu devam ettirecek olanlardır.

İyiliğe teşvik etmek, kötülükten sakındırmak konusunda insanı dirençli kılan en önemli etkenlerden biri de ahiret temelli yaşam anlayışıdır. Her işin ve sözün sebebi bu anlayış olmalı, hesap verecek şuuru sürekli canlı tutulmalıdır. Mekke’de inen ilk ayetlerin temel meselelerinden birinin bu olduğu Kur’an-ı Kerîm ile barışık yaşayan herkesin malumudur. Mekke’de o gün hâkim olan zihniyetin el-Emîn vasfını uygun gördükleri birine katı düşman kesilmelerinin sebeplerinden biri de yine “hesap verecek” olma korkusudur. Mekke aristokratlarının, ileri gelenlerinin, devlet adamlarının dokunulmazlıklarına karşı “hesap vereceksiniz” tehdidi rüyalarında bile kendilerini ürküten kâbusa dönüşmüştür. Dilediğini yapan, istediğini elde eden ve neticesinde “dokunulamayan” kimselerin yüzüne “hesap vereceksiniz” diye haykırılması kudurmaları için yeter de artar bir sebeptir zaten.

İsmet sıfatına sahip peygamberler bile “neden, niçin, nasıl” sorularına muhatap olabilirken kendi halkına zulmedenlerin “dokunulmazlık zırhına” büründürülmesi cahiliye düşüncelerinde yadırganmayacak bir husustur. Bu sebeple Ebû Cehil’e yaptıkları sorulamıyor, Ebû Leheb dilediği gibi tasarrufta bulunuyordu. Ama Mekke’de durum farklılaşmış, işleyen düzenin aksine, dayatılan gündemin dışında konuşulmaya başlanmıştı… Gündemini dünyalıkların yapay gündemleri oluşturmayan, her meseleye dünya ötesi gündemle bakanlar türemişti Mekke’de… Günümüz standartlarında bir evin odası kadar küçük bir mekânda şu çağrı yankılanmaya başlamıştı: “Gecesi gündüzü kadar aydınlık olan bu din gece ve gündüz kavramının bulunduğu her diyara ulaşacak, köylü-şehirli her eve bu din girecektir.” Fiziksel şartlara göre imkânsız olan bu iddianın ötelerden bir dayanağı vardı ve ötelere itimadı, imanı olanlar bu uğurda hesaba çekileceklerini düşünerek seferberlik halinde çalıştılar. Her günah ortamı onlar için olağanüstü hal demekti ve müşfik bir şekilde tedavi edilmeliydi… Zira gündemi tayin eden böyle dilemişti… Eline kırbaç alıp dilediği gibi savuran Ebû Cehillerin arkasından “hesap vereceksin” sedası yükseldikçe, yere düşene tekme atmayı marifet addeden Ebû Leheblerin kulağı “yanına kâr kalacak sanma” ikazıyla yankılandıkça dumura uğrayacaktı “dokunulmaz” olduğunu düşünenler.

Zulmün pervasızlığı da hesap endişesi taşımadığı için değil mi zaten? Başta Afrika olmak üzere dünyanın nefes alınan her metrekaresine zulüm ekenlerin “insan hakları mahkemeleri” kurmaları, bu isimle bildirge yayınlamaları, “adalet” için seferber olmaları! seyirlik usta bir tiyatrodan öteye geçmeyecektir elbette. “Hesap vermez, hesap sorar” bir zihniyetin kişisel adı zalim, orta ölçeği mafya, gelişmiş hali de bu anlayışların hâkim olduğu devletler olacaktır. Ömer’i Hz. Ömer yapan, çöl bedevilerine gelişigüzel yaşantısını bıraktırıp bütün dünyaya adalet taşıma endişesi aşılayan hesap verecek olma şuurudur. Küçük Mekke’de herkesin korktuğu kabadayı Ömer’e milyon kilometrekareleri bulan toprakların yöneticisiyken bir bayan “kendine gel” diyerek hesap sorabiliyorsa işe nereden başlanılması gerektiğini sormaya da hacet kalmadığı anlaşılacaktır. Biz böyle bir ümmet olarak var olduk ve aziz olduk, bu vasfımızla izzeti elde etmekten başka da çıkarımız yoktur.

“Uhud’un ardında cennet kokusu alanlar”, “Peygamber istese atı ile denize dalanlar”, Numan b. Mukarrin gibi “otuz bin kişinin karşısına tek başına çıkanlar”, Malazgirt’te “şehadet elbisesiyle en önde duranlar”, Hıttin ve Zelleka’da “susarak konuşanlar”, eşini-babasını şehit verdiği halde “Peygamberim’i gösterin bana derdinde olanlar” ve bunlar dışında sayılamayacak kadar ibretli sahnelerin kahramanları hesap vereceklerini bildikleri için bugün bile anılır oldular. Yarına hoş bir seda bırakmak isteyenlerin bu yolun dışında başka bir vesile ile hedeflerine ulaşmaları ham ötesi bir hayaldir. Yani derdi ahiret olan, endişesi hesap olan, korkusu mizan olan herkes işin nirengi noktasını anlamış demektir. Maddeleşen dünyanın değersizleşen gidişatına karşı en hayırlı ses “ahiret var” nidası olacaktır. Sineleri zorlayan imtihanlar karşısında iman için en verimli nefes “hesap şuuru” olacaktır. Mazlum halden izzete kavuşmak dünyanın yapay gündemlerinden sıyrılıp “ahiretin gerçek gündemlerine odaklanmakla” mümkün olacaktır. Bu doğrultuda ahiret sahnelerini tasvir eden ayet-i kerime ve hadis-i şerifler kişisel olarak mütalaa edildiği gibi nasihat meclislerinin temel gündemi olmalıdır. Dünyada ahireti yaşama endişesi taşıyanlar ahirette mahcup olmayacaklardır. Dünyayı dert ve kederlerinin zirvesine yerleştirenler şu nebevi buyruğa dikkat etsinler: 

“Kimin derdi ahiret olursa, Allah onun işlerini derli toplu kılar, gönül zenginliği bahşeder. Artık (kendisi için takdir edilen) dünya (nimeti) muhakkak surette ona gelir. Kimin derdi de dünya olursa, Allah işlerini de darmadağınık eder, fakirliğini iki gözünün arasına koyar/sürekli fakirlik endişesiyle yaşar. Netice olarak dünyadan da eline kendine takdir edilmiş olandan fazlası geçmez.” (1)    

 

————————-

 

  1. Müsned, 21482 (Ahmed Şakir neşri, muhakkik senedin sahih olduğunu belirtmiştir. XVI, 32.)