Anne ve babası tarafından eğitilmekte olan bir çocuk düşünelim… Nelerin doğru nelerin yanlış olduğunu bilmemekte ve doğrular ile yanlışları birbirine karıştırmaktadır. Kavramlar karmaşasının tam ortasında şaşkın bir halde olduğunu düşünelim. Böyle bir çocuğun gerçek bilgiye ihtiyacı suya duyduğu ihtiyaç gibidir. Anne ve babasından ne duyarsa kulak kesilir ve can havliyle dinlemeye koyulur. Çünkü zihnindeki bu karmaşadan kurtulmanın reçetesi anne eve babasının dilinden sarf edilen sözcüklerde saklıdır. Çocuk dinlediklerini zihninde tartmakta ve kafasındaki soruların karşısına cevap olarak yerleştirmektedir. Beyni ve kalbi cevapta mutmain ise çocuk rahatlamakta ve bir sonraki hedefe doğru adımlar atmaktadır. Cevapların güvenirliği ne kadar fazla ise ileriye attığı adımları da ona göre güçlü olacaktır. Aldığı cevapların güvenirliği muallak ise ileriye atacağı adımlar da cılızlaşacaktır. Bu yüzden cevapların sahipleri, sözlerinin esirleridirler. Tıpkı Hz. Ali radıyallahuanh’a ait olduğu söylenilen şu sözü gibi: “Söz ağızdan çıkana kadar senin esirindir. Ağızdan çıktıktan sonra sen onun esiri olursun.” Bu yüzden çocuğun ebeveyni ağzından çıkan sözlerin, hayattaki uygulanabilir sembolü olarak çocuğun karşısında durmaktadırlar. Baba, çocuğuna yalan söylemenin kötü bir davranış şekli olduğunu vurguladıktan sonra; kendisini arayan akrabalarına karşı eşini öne sürerek, evde olmadığını söylettirmesi, çocuk için örnekliğin yıkıldığı bir andır. Artık babası yalan söyleyenin mü’min olmayacağı üzerine yeminler etse dahi çocuğun zihninde, sözünde emin olmayan kişi olarak damgalanmıştır.

Bu örnek, davet içinde geçerli olan bir durumdur. Allaha davet edeceğimiz muhataplar tıpkı gerçek bilgiye aç olan çocuklar gibidir. Sürekli çocuklar gibi soru sormaktadırlar. Gelen soruları en güzel şekilde açıklayarak cevabını karşı tarafa sunmamız basittir. Ancak sözlerin hayattaki sembolü veya örnekliği olmak ise zor bir süreçtir. Gerçeğin örnekliğini sergileyen kahraman insanlar, sözlerinden çok amelleri ile anılan insanlardır. Gerçek bilgiye ulaşarak karmaşadan kurtulan insanlar ise sözlere değil amellere bakan insanlardır. Bir davetçi davasını anlatırken, aynı zamanda yaşamalıdır. Mesela; Allaha inanmayan bir ateiste davet götürüldüğü zaman Allah’ın, kâinat üzerindeki ayetleri ile varlığını ispatlama çabasına girilir. Vücudumuzun eşsiz işleyiş mekanizmasından girer, yeryüzüne inen karların birbirine sürtünmeden inişi üzerinden bilimsel veriler paylaşırız. Ancak unutulan bir hastalığımız, davetimizi sinsice yıkacaktır. Bir ateistte istediğiniz kadar bilimsel verilerle sempozyumlar düzenleseniz dahi, pratik hayatta bir eksikliğiniz ya da dalgınlığınız ile meydana gelen sözlerinizin amelleriniz ile çelişmesi, bütün bilimsel verilerin üstünü örtecektir. Bilimsel veriler ise çöplüğe atılan atıktan başka bir şey olmayacaktır. Allah’ın varlığının ispatında detaylara, betimlemelere rağmen, gündelik yaşam sırasında meydan gelen bir vakıada, sanki Allah seni görmüyormuşçasına bir davranış ve tutum sergilemek ateistin gözünde örnekliğin yıkılma sebebidir. Ya da Allah’ın varlığına inanan birinin amel yönünden zayıf olduğunu tespit ettiğimizi düşünelim. İstediğimiz kadar Salih amelleri anlatırsak anlatalım bu ameller bizim hayatımızda görünmüyor ise davetimizin samimi olmadığını karşı taraf tespit edecektir. Çünkü sizi rol model olarak benimsemiş, siz ise sözlerinizi amellerinizle desteklemediğinizden dolayı onda hayal kırıklığına sebep oldunuz. Tıpkı, babasını kahraman olarak gören, ancak bir kavga esnasında babasının dayak yediğine şahit olan çocuğun uğradığı hayal kırıklığı gibidir. Sözlerimiz ile amellerimizi uyuşturmamak Allah tarafından da razı olunmayan bir tutumdur. Ya uygulayacağımız sözleri sarf edeceğiz ya da susacağız. Aksi takdirde Allah Teâlâ’nın tehdidi ile karşı karşıya kalabiliriz. Allah Teâlâ Kur’an’ı Kerim’de şöyle buyurmaktadır: “Ey iman edenler! Yapmayacağınız şeyleri niçin söylüyorsunuz? Yapmayacağınız şeyleri söylemeniz, Allah katında büyük gazap gerektiren bir iştir.” 1

İnsanlara nasihat etmeden önce nasihat edeceğimiz şeyi önce kendimizin icra etmesi gerekmektedir. Mesela; sigara kullanan bir insanın nasıl ki sigaranın zararlarını başkalarına anlatarak sigaradan uzaklaştırmaya çalışmasını beklemek abes karşılanıyorsa aynı şekilde İslâm’ı insanlara taşıyan davetçilerin durumu da böyledir. Önce kendisine davayı taşıması, ardından ailesine ve sonra çevresine taşıması beklenen bir şeydir. Aksi takdirde Allah’ın şu ayetlerine muhatap olacaktır: “Siz; insanlara iyiliği emreder de kendinizi unutur musunuz? Halbuki kitabı da okuyorsunuz, hiç aklınızı başınıza almayacak mısınız?” 2

Seyyid Kutup rahmetullahi aleyh, bu ayetin tefsirini şu şekilde yapmıştır: “Başkalarını iyiliğe çağırıp da bu çağrıya ters düşen davranışlarla ortaya çıkmak, insanların vicdanlarında sadece bu çağrıyı seslendirenlere karşı değil, çağrı konusu olan davaya karşı da şüphe uyandıran büyük bir musibettir. Bu musibet, insanların kalplerinde ve kafalarında kargaşa doğurur. Çünkü bir yandan parlak sözler dinlerken öbür yandan çirkin davranışlar gören insanlar, sözle davranış arasındaki bu çelişki karşısında bocalarlar; inançlarının ruhlarında tutuşturduğu ateşin harareti söner, imanın kalplerinde parıldattığı aydınlık kaybolur; din adamlarına karşı güvenlerini yitirdikten sonra artık bu adamlar tarafından temsil edilen dinin kendisine karşı da güvenlerini kaybederler. İnanmış bir kalpten kaynaklanmayan söz ne kadar cazibeli, sarsıcı ve heyecanlandırıcı olursa olsun ölü ve soğuk bir ses yığınına dönüşmeye mahkûmdur. İnsanın söylediği söze gerçek anlamda inanmış sayılabilmesi için, kendi uygulamaları ile sözlerine tercüman olması, ağzından çıkan sözün davranışlarına yansıması gerekir. O zaman sözleri cazibeli ve etkili olmasa bile insanlar kendisine inanırlar, sözlerine güven duyarlar. O zaman onun sözleri gücünü cazibeli olmalarından değil, gerçek oluşlarından; güzelliklerini şimşek gibi çakmalarından değil, realiteye uygun olmalarından alırlar. Başka bir deyimle bu tür sözler yaşayan gerçek hayattan kaynaklandıkları için canlı bir enerji birikimine dönüşürler. Bununla birlikte sözle hareketin, inançla davranışın birbiri ile uyuşması basit bir şey, asfalt bir yol değildir. Bu iş; özel bir çabayı, bazı sıkıntılara katlanmayı, kararlı bir girişimi, yüce Allah ile sıkı sıkıya ilişkili olmayı, O’ndan sürekli yardım dilemeyi ve O’nun hidayetine sığınmayı gerektirir.” 3

 Davette örneklik teşkil etmek, davetin sonucu değil başlangıcıdır. Sahabelerin hayatına bakıldığında sözlerinden çok yapmış oldukları ile örneklik sergilediklerini görürüz. Dünyanın dört bir yanına dağılarak sosyal hayatta göstermiş olduğu ahlâkları ile insanların İslâm ile şereflenmelerine vesile olmuşlardır. İnsanlar; ticaretteki dürüstlüklerinden, verdikleri sözlerde durmalarından, yalandan kaçınmalarından, harama karşı titiz olmalarından, insanlara karşı yumuşak davranmalarından dolayı Müslüman olmuşlardır. Sahabeler, kendilerine samimi olduktan sonra, insanlara karşı da samimi davranışlar sergilemişlerdir. İnsanlar onların sözlerinde samimi olduklarını, samimi davranışlarından anlamışlardır.  Mesela; Halid b. Velid’in savaş meydanındaki samimi örnekliği, düşmanın hidayeti ile sonuçlanmıştır.

Yermük günü, düşman kumandanlarından biri olan Cerce ileri çıkarak Halid b. Velid’le konuşmak istediğini söyledi. Halid de bunu kabul ederek ona doğru ilerledi. Birbirlerine o kadar yaklaştılar ki, atlarının boyunları neredeyse birbirine değecekti. Cerce “Ey Halid! Senden bir şey isteyeceğim fakat bana doğruyu söyleyeceksin. Çünkü hür bir insan asla yalan söylemez. Beni kandırmayacaksın; çünkü Kerem sahibi, şerefli bir insan kendisine Allah ile yemin verdiren bir kimseyi kandırmaz. Acaba Allah sizin Peygamberinize gökten bir kılıç indirdi de o da bu kılıcı sana verdiği için mi önüne her çıkanı hezimete uğratıyorsun?” dedi. Halid “Hayır!” deyince, Cerce “Peki, niçin sana ‘Allah’ın Kılıcı (Seyfullah)’ ismi verilmiştir?” diye sordu. Halid “Allah bize Peygamber’ini gönderdi. O da bizi Allah’a davet etti. Biz hepimiz ondan korktuk ve kendisinden uzaklaştık. Sonra bir kısmımız onu tasdik etti ve kendisine tabi oldu. Bir kısmımızsa onu yalanladı. Ben de onu yalanlayan ve ondan uzaklaşanlar arasındaydım. Sonra Allah Teâlâ bizi kalplerimizden ve perçemlerimizden yakaladı; bize onun vasıtasıyla hidayet verdi. Sonunda ona biat ettik. Hz. Peygamber ‘Sen Allah’ın müşrikler üzerine çekilen kılıçlarından bir kılıçsın’ dedi ve bana yardım etmesi için Allah’a dua etti. İşte o zamandan beri insanlar bana ‘Allah’ın Kılıcı’ demektedirler. Ben Müslümanların müşriklere karşı en sert olanlarındanım” dedi. Daha sonra Cerce “Ey Halid! İnsanları neye davet ediyorsunuz?” dedi. Halid “Biz, insanları Allah’tan başka ilah olmadığına ve Muhammed’in de O’nun kulu ve Rasûlü olduğuna davet ediyoruz. Bir de Allah katından gelenleri (Kur’an’ı) ikrar etmeye çağırıyoruz” dedi. Cerce “Peki, sizin bu davetinize icabet etmeyen kimse ne yapacaktır?” dedi. Halid “Haraç verecektir; biz de onu koruyacağız” dedi. Cerce “Haracı vermediği takdirde ne olacaktır?” diye sorunca, Halid şu cevabı verdi: “Önce ona kendisine savaş açtığımızı bildiririz. Daha sonra da onunla savaşırız.”

Bu kez Cerce şunu sordu: “Size icabet eden ve emrinize girenin konumu nedir?” Bu soruya Halid “Allah’ın farz kıldığı şeylerde hiçbir farkımız yoktur. Büyük-küçük hepimiz eşitiz” cevabını verdi. Cerce ardından “Sizin dininize bugün giren bir kimse için ne kadar mükâfat vardır? Size verilen mükâfat ve ahiret azığı onun için de geçerli midir?” diye sordu. Halid “Evet hatta o bizden daha üstündür” dedi. Cerce “Siz İslâm’ı ondan daha önce kabul ettiğiniz hâlde nasıl eşit olabiliyorsunuz?” diye sordu. Halid b. Velid ise buna şöyle cevap verdi: “Biz bu emri zorla kabul ettik. Biz Peygamberimize o henüz hayattayken biat ettik. O sırada ona göklerden haberler geliyordu. O da bunları bize haber veriyor; mucizeler gösteriyordu. Bizim gördüğümüzü gören bir kimsenin bu dine girmesi, işittiklerimizi işiten bir kimsenin Müslüman olması, biat etmesi çok normaldir. Fakat size gelince; siz bizim gördüklerimizi göremediğiniz gibi bizim işittiğimiz şeyleri de işitmemişsinizdir. Bizim bildiğimiz olağanüstü delil ve hüccetleri de bilmiyorsunuz. İşte bu yüzdendir ki sizden biriniz hakkıyla ve halis niyetle bu dine girerse bizden daha üstün olur dedi. 4

Davette nasıl ki örnek şahsiyetlerin kitapları okunarak yaşantıları örnek alınıyorsa, günümüzde de insanlara davet götürenler bu zamanın öncüleridirler. Hiçbir şekilde konumlarını küçümsememeleri gerekir. Davetçi konumunu küçümser ise daveti ciddiyetsizleşir. Ya iyi örneklik sergileyerek Allah’ın dinini yaşatacağız ya da kötü örnekliğimiz ile Allah’ın dinine ihanet etmemek için kenara çekileceğiz. İhanet ağır bir itham olarak anlaşılabilir ancak Allah davetçilerin eliyle bir kimseye hidayet verecek iken, kimsenin İslâm’ı kötü göstermeye hakkı yoktur. Örneklik, daveti yaşanılır kılmaktır.

1. Saff Sûresi, 1-2

2. Bakara Sûresi, 44

3. Seyid Kutub, Fizilâli’l Kur’an s.29.

4. İslâm’da Davet ve Davetçi, s. 208.