Ey Peygamber! Şüphesiz ki Biz seni bir şahit, bir müjdeleyici, bir uyarıcı, Allah’ın izniyle Allah’a davet eden bir davetçi ve aydınlatan bir kandil olarak gönderdik. (1)

Davet, Allah’ın, Hz. Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem’e yüklemiş olduğu ilahi bir vazifedir. “Uyuma dönemi artık geride kaldı ey Hatice!” diyerek yatağı yorganı çekip atan Rasûlullah sallallahu aleyhi ve sellem Allah’ın kendisine yüklediği bu vazifeyi, geceli gündüzlü sürdürerek, cahiliyenin bataklığında saplanıp kalmış ve dünyada esamesi okunmayan bir topluluğu dünyanın seyrini değiştirecek eşsiz bir toplum haline getirdi. Rasûlullah sallallahu aleyhi ve sellem’in vefatından sonra bu sancağı devralan Sahabe-i Kiram(Allah hepsinden razı olsun) O’ndan aldıkları bu nuru dünyanın dört bir yanına ulaştırma gayretiyle mukaddes beldelerinden ayrılarak yollara döküldüler. Ve biz bugün, hâla onlar ve onlardan sonra gelen büyük davetçilerin yaktığı meşalelerle yolumuzu aydınlatmaktayız. Ancak şu var ki; Davet yolu reyhanlarla, güzel kokulu çiçeklerle bezenmiş vaziyette bizi bekleyen bir yol değildir. Bu yol, başından sonuna kadar dikenlerle dolu; ama sonu cennet olan bir yoldur. Davetin bu cennet yoluna giren büyük şahsiyetler bu uğurda çekmedik çile bırakmamış; mallarını, canlarını, ömürlerini feda etmekten geri durmamıştır. Bu yolun zorluk ve fedakarlıklarla dolu olması, dava erlerinin kendilerini hazırlamaları gereken hakikatin  ta kendisidir. Davetin zorlu yollarına talip olanlar, yolda dökülmemek için yolculuğun zorluğunu idrak etmeli, azığını hazırlamalı ve sığınacağı durakları iyice tespit etmelidir. Çünkü İslami davetin tarihi, büyük davetçilerin tarihi olduğu kadar, yolda dökülenlerin de bir tarihidir.

Şüphesiz davetçilerin önderi Hz Muhammed (sav)’dir. Rasûlullah sallallahu aleyhi ve sellem her alanda olduğu gibi davet alanında da bizim için en güzel örnektir. Bu nedenle, davet yoluna koyulan Müslüman davetçiler, bu yolun tehlikelerine karşı Rasûlullah sallallahu aleyhi ve sellem’in attığı adımların ardınca yürümeli,O’nun koyduğu yön levhalarını dikkatlice takip etmeli ve O’nun azıklandığı şeylerle kendilerini teçhiz etmelidirler.

Yirmi üç yıllık zorlu mücadelesinde kimi zaman şahsına hakaret edilen, kimi zaman olmadık eziyetler gören kimi zaman da ölümle burun buruna gelip memleketini terk etmek zorunda kalan Rasûlullah sallallahu aleyhi ve sellem bu mücadelesinde “Ne zaman bir musibetle karşılaşsa hemen namaz kılmak için ayağa kalkardı. “Her ne zaman geceleyin şiddetli rüzgar eserse O, mescide yönelir, rüzgar dinmediği sürece  oradan çıkmazdı. Aynı şekilde, ay veya güneş tutulduğunda, tutulma bitinceye kadar namaz kılmaya devam ederdi.” (2) Çünkü Namaz, Rasûlullah’ın gözünün nuru, gönlünün süruru ve bitmez tükenmez azığıydı. Allah(cc) daha yolun başındayken Rasul’ünü namaz ile bu ağır yüke hazırlamış ve O’na şöyle hitap etmişti:

“Ey örtünüp bürünen (Rasûlüm)!  Birazı hariç, geceleri kalk,namaz kıl. (Gecenin) yarısını (kıl). Yahut bunu biraz azalt. Ya da bunu çoğalt ve Kuran›ı tane tane oku. Doğrusu biz sana (taşıması) ağır bir söz vahyedeceğiz.  Şüphesiz geceleyin (ibadete) kalkmak daha zor ve daha tesirlidir.Kıraat yönünden de daha elverişlidir. Zira gündüz vakti, senin için uzun bir meşguliyet var.” (3)

Allah (cc) bu ayet ile, Elçi’si sallallahu aleyhi ve sellem’e ve O’ndan sonra gelecek müslüman/davetçilere bu ağır yükün altından nasıl kalkacaklarını gösteriyordu. Allah (cc), gündüzleri insanların hidayeti için defalarca kapılarına giden, onların bazen alaylı sözleriyle bazen de sert tavırlarıyla karşılaşan bir çıkış yolu ve rahatlama kapısı açıyor, bittiği tükendiği yerde O’nu namaz ile takviye ediyordu. Beş vakit namaz, yaşadığı sıkıntılara karşı Miraçta Rasûlullah sallallahu aleyhi ve sellem’e verilen bir hediye değil miydi? En yakını, baş hamisi ve destekçisi olan Hz. Hatice ve Ebu Talib’in ölümünü  hangi hediye unutturabilirdi ki namazdan başka! Taif’te insanların O’nu reddetmelerinin ve taşlamalarının acısını hangi lezzet giderebilirdi ki namazın dışında! Namaz, hüzün yılını ve Taif’i yaşayan Rasûlullah’a bir ödüldü. Öyleyse namaz, Rasûlullah sallallahu aleyhi ve sellem ve O’nun yolunu takip edenler için, kesinlikle bir meşakkat ya da yerine getirilmesi gereken sıradan bir ibadet değil, davetin ağır yükünü omuzlayan bir kaldıraç mesabesindeydi. Üstad Ebu’l Hasen en-Nedvi,  namazın Mümin/davetçi için nasıl bir anlam ifade ettiğini, onunla namaz arasındaki ilişkinin hangi boyutlarda olduğunu ne kadar da güzel tarif etmiş:

“Mü’min için namaz; yetim, güçsüz, yeteneksiz, dayanaksız  çocuk için her zaman kucağını açmış olan anneden daha güvenli bir sığınak ve başını sokup huzur duyacağı bir yerdir. Her ne zaman çocuk kendisine bir tehlikenin geleceğini hissederse, biri çocuğu incitirse yahut açlık, susuzluk onu perişan ederse ya da herhangi bir şeyden korkarsa; hemen annesine koşar, sarılır, onun kucağına oturur ve tam bir güvene kavuştuğunu kabul eder. Aynı bunun gibi, namaz Müminin en büyük sığınağı ve huzur yeridir. Bu onunla Rabbi arasında gerilmiş olan sağlam bir iptir. Ne zaman isterse bu ipe sıkıca tutunarak kendisini güvence altına alır. Bu namaz, onun ruhunun gıdası, derdinin dermanı, yarasının merhemi, hastalığının şifası, en büyük silahı ve koruyucusudur.” (4)   

Evet, insanların bazen sözlü bazen de fiili tepki ve tehditleriyle karşılaşan davetçi,  kendisini tehlikede  hissettiğinde, tükenmeye yüz tuttuğunda rabbine sığınacak, davet yolunda sabır abidesi olan Hz. Nuh (a.s) gibi rabbine yönelip şöyle münacatta bulunacak: Ve (Nuh, davetten vazgeçmeye) zorlanınca, Rabbine: Ben yenik düştüm, bana yardım et! diyerek yalvardı. (5)

Namaz ise; kulun rabbine yalvaracağı ve onunla rabbinin yardımını celbedeceği en güzel ibadettir. Çünkü, kendisinden nasıl yardım istenileceğini öğreten rabbimiz yardımının vesilelerini bize  şu şekilde bildiriyor: “Sabır ve namaz ile Allah’tan yardım isteyin. Şüphesiz o (sabır ve namaz), Allah’a saygıdan kalbi ürperenler dışında herkese zor ve ağır gelen bir görevdir. (6)

Namaz ile davetçi arasındaki bir başka ilişki ise; Namaz’ın başlı başına bir davet vesilesi olmasıdır. Hatta bunun da ötesinde davetin merkezi noktasında bulunmasıdır. İşte bu nedenden dolayı, Şuayb(a.s) insanları Allah’a davet ettiğinde, kavmi onun davetinin temelinde namaz’ın olduğunu görerek şu şekilde sormuştu: Ey Şuayb! Babalarımızın taptıklarını (putları), yahut mallarımız hususunda dilediğimizi yapmayı terk etmemizi sana namazın mı emrediyor? Oysa sen yumuşak huylu ve çok akıllısın! (7)

Allah düşmanları, namaz’ın davet içindeki bu önemli konumunu bildiklerinden dolayı namaz’a karşı hep düşmanlık etmişler ve onun hakkıyla ikame edilmesini her zaman engellemek istemişlerdir. Bu nedenledir ki; Rasûlullah sallallahu aleyhi ve sellem Mekke’de insanları İslam’a sözlü olarak davet ederken görmediği tepkileri, Kabe’nin yanında namaz kılarken görmüştü. Rasûlullah’ın İslam’a dair anlattıkları onların tahammül sınırlarını zorlasa da bardağı taşıran son damla; “Namaz” olmuştu.                                                                     

Urve b. Zübeyr’den(r.a) şöyle naklediliyor: Abdullah b. Amr b. As’a(r.a) dedim ki; “ Müşriklerin Rasûlullah efendimize sallallahu aleyhi ve sellemyaptıkları şeyin en şiddetlisini bana haber ver. Şöyle dedi: Rasûlullah sallallahu aleyhi ve sellem      Kabe’nin avlusunda namaz kılarken Ukbe b. Ebi Muayt geliverdi. Peygamberimizin omzundan tuttu ve elbisesini boynuna doladı, sıkıp boğmaya çalıştı. Bu sırada Ebubekir(r.a) geldi, oda onun omzundan yakalayıp çekti ve belayı Rasûlullah sallallahu aleyhi vesellem’den uzaklaştırdı…” (8)

Müşriklerin namaz’a bu kadar düşmanlık etmelerinin sebebi; O’nun insanlara tesirinin büyük olmasıydı. İnsanların namazdan etkilenmelerini engellemek için her şeyi yapıyorlardı. Bunun için Hz. Ebubekir’e(r.a) de çok baskı yaptılar. “Ebubekir(r.a) Mekke’de dinini yaşamasına fırsat verilmediği için  Habeşistan’a doğru yola çıkmışken İbn Dağne ile karşılaşmıştı. İbn Dağne, Ebubekir’i(r.a) geri dönmeye ikna etmiş ve onu himayesine almıştı. Ancak Hz. Ebubekir namazlarını açıktan kılınca müşrikler bundan korkarak, İbn Dağne’nin Ebubekir’i (r.a) uyarmasını istemişlerdi. Ancak tüm uyarılara rağmen O, namazını açıktan kılmış, bahçesine de bir mescit yapmıştı. Bunun üzerine müşrikler tekrar İbn Dağne’ye gelerek himayesini onun üzerinden kaldırmasını istemiş ve şöyle demişlerdi: “Biz O’na ibadetlerini evinde yapmasına izin verdik; ancak O haddini aştı. Bahçesine bir mescid yaparak namazını ve kıraatını açıktan yapmaya başladı. Biz çocuklarımızı ve kadınlarımızı f itneye düşürmesinden korkuyoruz.” (9)

Müşriklerin ve Allah düşmanlarının bir fitne vesilesi olarak gördüğü namaz, müslüman/davetçi için zorluklara karşı iltica ettiği bir sığınak, kendisiyle rabbine yaklaştığı  bir buluşma anı, yüklerinden kurtulup huzura erdiği rahatlama zamanıdır. Namaz; davetçinin en etkili silahı, en sağlam kalesi, en bereketli azığı, en sadık yol arkadaşıdır. Sözün özü namaz, davetçinin her şeyidir. Unutmayalım ki; namazı, hayatının ve davetinin eksenine koymayan Müslüman/ davetçiler, üzerlerine yüklenen ağır yükün altında ezilmeye mahkumdur.

————————-

1. Ahzab Suresi 45-46. Ayet
2. Taberani, Kebir’de rivayet etmiştir
3. Müzzemmil Suresi 1-7. Ayet
4. Dört Rükün, Ebul Hasen en- Nedvi,s. 48, İstanbul, 2010
5. Kamer Suresi 10. Ayet
6. Bakara Suresi 45. Ayet
7. Hud Suresi 87. Ayet
8. Buhari, Kitab’üt tefsir, Bab-ı Suret-i Ğafir, 6/659
9.  Buhari, Kitab’ül İcare,3/126