Zikir, İslami metodun ana esaslarından birisidir. İslam’ın hareket metodunun temeli kulun Rabbi ile olan irtibatının canlı olması ve bu canlılığın hayatın her alanına yansımasıdır. Batılı izale edip hakkı ikame etmek isteyen davetçiler Allah’ın zikri ile kuşanarak yola çıkmalıdırlar. Çünkü davet yolu, tebliğ yolu, cihad yolu meşakkatler, zorluklar, engeller ve birçok imtihanlarla doludur. Bu yorucu ve uzun yolun müdavimleri önce yolculuk için gerekli olan azıklarını yanlarına almalılar ki yolda kalmasınlar, imanları/heyecanları azalmasın ve hayatlarının sonuna kadar Allah’a hakkıyla kulluk edebilsinler ve bunun mücadelesini verebilsinler. Müslümanlar içerisinde zikre en çok muhtaç olanlar, Allah’ı en fazla zikretmesi gerekenler Allah’ın dinine yardım etmek ve O’nun yolunda mücadele etmek için Allah’a beyat etmiş olan mü’minlerdir.
Rabbimiz Hz. Peygambere risalet görevini yükledikten sonra ilk emirler arasında; “Birazı hariç geceleri kalk namaz kıl…”(1) diğer bir âyette; “Rabbinin adını an, bütün varlığınla O’na yönel”(2) diye buyurmuş, bunun sebebini ise; “Doğrusu Biz sana (taşıması) ağır bir söz vahyedeceğiz”(3) âyet-i kerimesi ile açıklamıştır. Allahu Teâlâ İslâm daveti gibi büyük bir sorumluluğu omuzlayacak olan peygamberini, kulluk ve davet mücadelesine bir ön hazırlık olarak bu âyetlerle hazırlamıştır. Buradan anlamaktayız ki göklerin ve yerin yüklenmekten kaçındığı bu ağır yükü omuzlayacak fertler öncelikle imanî hazırlıklarını tamamlamalıdırlar. Rableri ile olan bağlarını güçlendirmelidirler.
Zikir, bu kulluk ve davet mücadelesinin uzun ve meşakkatli yolunda, kalbi takviye eden yol azıklarının başında gelmektedir. Bu yüzden onun varisleri olan biz mü’minlerde bu yüce dini hakkıyla yaşayabilmek ve yaşatabilmek için Rasûlullah sallallahu aleyhi ve sellem gibi zikirle, duâyla kuşanarak, îmânımızı kuvvetlendirmek durumundayız. Ancak bu durumda bizler de onun gibi kulluk, davet ve İslâm düşmanları ile olan mücadelemizde başarıya ulaşabilir; ferd ve toplum olarak içinde bulunduğumuz maddi ve manevî buhranlardan çıkış yolu bulabilir, dünya ve ahiretimizi ma’mur edebiliriz.
“İbadet ve zikir, İslam yolunun vazgeçilmez birer öğesidir. Çünkü İslam’ın yolu, teoride kalan soyut bir metod değildir. Sözde kalan teokratik bir tartışma konusu da değildir. Aksine o, beşerin mevcut halini değiştirmeye yönelik pratik bir hareket metodudur. Beşeri vakanın ise insanların kişilik ve yönetim biçimlerini aynı ölçüde etkileyen etki ve kalıntıları vardır. Cahili bir hayat yıkıp Allah Subhanehu ve Teala’nın çizdiği yolun doğrultusunda razı olacağı bir Rabbani hayat oluşturmak, kuşkusuz ki kolay değildir. Kesintisiz bir çalışma ve tükenmez sabır isteyen bir meseledir bu… Dava adamının gücü ise sınırlıdır. Rabbinden bir desteği bulunmadan bu meşakkatlere dayanması mümkün değildir. Öyleyse bulunması gereken şey, Allah Subhanehu ve Teala’ya ibadettir. Allah Subhanehu ve Teala’dan meded beklemektir. Bu, bir yol azığıdır, dayanaktır. Uzun ve zorlu yolun desteğidir.”(4)
Bilindiği üzere davetçi üç yönlü olgunluğa şiddetle muhtaçtır: 1.Aklî (fikri ve kültürel) 2.Ruhî (manevi) 3.Fiziki (bedensel) Bunların en önemlisi olan ruhî olgunlukta ise, zikir ve duânın ayrı bir yeri vardır. Bu yüzdendir ki, Kur’an ve sünnette, zikir ve duânın ruhî olgunluktaki rolüne dair deliller önemli yer tutar. Zira göklerin, yerin ve dağların dahi tahammül edemeyeceği kadar ağır olan mukaddes emaneti yüklenebilmek, mükemmel bir olgunluğu gerektirir. Unutmayalım ki, büyük ve önemli işleri ancak hazırlıklarını tam yapanlar başarabilirler. Rabbimiz zikrin önemine binaen şöyle buyurmaktadır;
“Sabah akşam Rabbinin ismini zikret. Gecenin bir kısmında O’na secde et; gecenin uzun bölümünde O’nu tesbih et.”(5)
“Temizlenen, Rabbinin adını zikredip O’na kulluk eden, namaz kılan kimse kuşkusuz kurtuluşa ermiştir.”(6)
“Rabbini, içinden, yalvararak ve O’ndan korkarak, yüksek olmayan bir sesle sabah ve akşam zikret. Gâfillerden olma!”(7)
Hz. Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem ise zikir konusunda şu tavsiyelerde bulunmaktadır;
“Cennet bahçelerini gördüğünüz zaman orada otlayınız.” ‘Cennet bahçeleri nedir?’ diye soruldu. “Zikir halkalarıdır” buyurdu.(8)
“Her şeyin bir cilâsı vardır; kalplerin cilâsı da Allah’ı zikretmektir. İnsanı Allah’ın azâbından en çok koruyacak şey, ancak zikrullahtır.” ‘Allah yolunda cihad da mı (zikirden hayırlı) değil?’ dediler. “Hayır, kesilinceye kadar vuruşsa dahi” dedi.(9)
“Dünya mel’undur, içindekiler de mel’undur; ancak Allah Teâlâ’yı zikir ve zikrullah’a yardımcı olanlarla âlimler ve ilim öğrenenler hâriç.”(10)
Hak ehlini Allah yolunda mücadele etmeye ve çalışmaya sevk edecek olan motor güç zikirdir.
Günümüzde batılın her taraftan saldırıya geçtiği, nefis ve şeytanların her daim hak yoldan saptırmak için cirit attığı, medya, internet, gazete, içki, kumar, sinema ve dergilerinin birçoğunun fuhşa davet ettiği bu zamanda mümini koruyan, hak yolda sebat ettiren, Allah için çalışmasında kendisini besleyen en büyük etken zikirdir. Hak yolun yolcuları olan müminler bu uzun ve imtihanlarla dolu olan yolda yılmadan, bıkmadan, usanmadan geçmelerinin tek yolu imanlarını güçlendirmeleri ve zikir ile kendilerini kuşatmalarıdır. Araba için yakıt ne ifade ediyorsa kişi için de zikir o mesabededir. Nasıl ki yakıtı olmayan veya yakıtı az olan araba uzun mesafe yol kat edemez ise Allah’ı zikretmeyen veya yeterince zikretmeyen mümin de hakeza yolunu tamamlayamaz. Çıkmış olduğu yolda aynı ivme ile hareket edemez. Yakıtı bittikçe hızı da azalır, heyecanı da…
Hz. Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem “Mümin cennete girene kadar hayra doymaz.” buyurmasına rağmen Müslümanlar Allah için çalışmaktan, mücadele etmekten yoruluyorsa bunun sebebi yeterince Allahu Teala’nın zikredilmemesidir.  Heyecanlar azalıyor, azimler kırılıyor, ümitler tükeniyorsa … zikrimizin azlığındandır. Çünkü ne şeytan ne de dostları Allah’ı hakkıyla zikreden müminleri değil hakka kulluk ve hak yolda hizmetten engellemek o yiğitlere vesvese vermeleri bile söz konusu değildir. Şeytan; “…”Rabbim! Beni azdırmana karşılık, andolsun ki yeryüzünde kötülükleri onlara güzel göstereceğim, içlerinde ihlâsa erdirilmiş kulların hariç, onların hepsini azdıracağım”…”(11) diyerek ihlâslı olan kulları doğru yoldan saptıramayacağını ifade etmektedir. Yine Rabbimiz yüce kitabında; “İki topluluğun karşılaştığı gün, içinizden yüz çevirip kaçanları, şeytan ancak yaptıkları bazı hatalardan dolayı yoldan kaydırmak istemişti…”(12) buyurarak şeytan’ın insanları kaydırmasının sebebi olarak yine kendilerinin yapmış olduğu hatalar olduğunu bizlere hatırlatmaktadır. Dolayısıyla şirkin, batılın önderi olan Şeytan ve yandaşlarını yerle bir etmenin birinci yolu onların girebileceği vesvese kapılarını kapatmaktır ki, bu zikir kalesinden başka bir şey değildir. Mümin bu kaleye girdiğinde şeytan ve dostlarından korunmuş olur.
Allah’ı hakkıyla zikredenleri ne şeytan ne de dostları etkileyemez. Bilakis zikir ehli Şeytanı ve dostlarını çarpar, tıpkı Hz. Ömer’i gören şeytanın yolunu değiştirmesi gibi…
“Allah’ı zikredenle zikretmeyen, diri ile ölü gibidirler.”(13) buyurmaktadır Rasulu zîşan bundan dolayıdır ki şehitler ölmez de, nice canlılar vardır aslında ölmüşlerdir de sadece gömülmeleri kalmıştır. Şehit Rabbini zikir uğrunda, ilâi kelimetullah yolunda canını verdiğinden her daim diridir ve asla ölmez. Ama nice insanlar vardır ki Rabbini zikretmediğinden dolayı fizyolojik olarak yaşasalar dahi manen ölmüşlerdir. Kendisine faydası olmayanın başkasına ne faydası olabilir ki!
Asr-ı saadet döneminde Müslümanların sayıca az olmaları, silah ve teçhizatlarının az olmasına rağmen düşmanlarına galip gelmelerinin sebebi nedir? Canlarını ve mallarını Allah için hiç tereddüt etmeden feda etmelerini sağlayan etken nedir? Onları gökteki yıldızlar mesabesine yücelten sebep ne olabilir? Bunların hepsinin tek bir cevabı vardır; İman ve onu güçlü kılan zikir…
Hak ehlini başarıya ulaştıran ana unsur zikirdir. Zikri terk edenler yenilmeye mahkûmdurlar. Rabbini unutanı, zikretmeyeni Rabbi de zikretmez, unutur… Zikirden uzaklaşmak, kişinin özünden uzaklaşması demektir. Çünkü zikir; aklın, düşünce ve duyguların tertemiz bir şekilde faâliyette olması demektir. İnsanın doğru yolda yürüdüğünün işaretidir. Zikirden uzaklaşmak ise bâtıla geçişin ve çöküşün bir başlangıcıdır. Allah’ın kitabının zikir olduğunu hatırlarsak, Kur’an’dan uzaklaşmak demek; delâlete/sapıklığa düşmek, İlâhî kitabın ışığından mahrum olmak, karanlıkta kalmak demektir. Rabbimiz, kitabına karşı ilgisiz kalan kimselerin kalplerinin katılaşmış olduğunu bildiriyor ve onlara “yazıklar olsun!” diyor: “Allah’ın, göğsünü İslâm’a açtığı kimse, Rabbinden gelen bir nur üzerinde değil midir? Kalpleri Allah’ın zikrine karşı katılaşmış olanlara yazıklar olsun! Bunlar apaçık bir sapıklık içindedir.”(14)
Allah’ın zikrinden uzaklaşanlar, şeytanın kardeşi olurlar. Şeytan da onları doğru yoldan uzaklaştırır. Bâtıllarla oyalar. Fakat, insanın bundan hiç haberi olmaz da kendini hidâyette zanneder: “Allah’ın zikrini kim umursamazsa, ona bir şeytanı musallat ederiz de, artık o, ondan hiç ayrılmayan bir arkadaş olur. O şeytanlar onları doğru yoldan ayırırlar da onlar kendilerinin hâlâ doğru yolda olduklarını zannederler.”(15)
Aslında zikir ibâdetinin bir sonu yoktur. Kur’an; “Ey iman edenler! Allah’ı çok zikredin ve O’nu sabah akşam tesbih edin.”(16) buyurarak, mü’minlere günün her saatinde Allah’ı zikretmelerini emrediyor. Sabah-akşam günün her saatini kapsar ve mü’min her güne ait ibâdetlerini yerine getirir. Mü’minin yerine getirdiği bütün ibâdetler birer zikirdir. Mü’min, Rabbini ne kadar anarsa ansın, hangi güzel zikirle hatırlarsa hatırlasın; bu, onun için fazilettir.
İnsanlar içerisinde Allah’ı en güzel ve mükemmel zikreden elbette Peygamberimiz (sallallahu aleyhi ve sellem)’di. O’nun bütün sözleri birer zikirdi. O’nun emirleri ve yasakları, Allah’ın adlarından ve sıfatlarından bahsetmesi, Allah’ın hükümlerinden ve fiillerinden söz etmesi, O’nun vaad ve vaidinden (müjde ve korkutmalarından) haber vermesi, O’na hamdetmesi, O’nu tesbih etmesi, O’ndan duâ ile bir şey istemesi, hep Allah’a rağbet etmesi, O’ndan korkup çekinmesi, O’na tevekkül etmesi, hep O’nun zikirlerindendi. Peygamberimizin susması bile kalbinin bir zikridir. Allah’ın Rasûlü her durumda ve her an Rabbini zikrederdi.
Hz. Âişe: “Peygamber (s.a.s.) (zamanının) her ânında Allah’ı zikrederdi” dedi.(17) Rasûlullah (s.a.s.) Rabbını zikretmek, O’na hamdetmek ve etrafındakilere O’ndan bahsetmek için, en ufak bir işi, bir değişikliğini fırsat biliyordu. Elbisesini giyerken, bineğe binerken, bir yokuş inişinde veya tırmanışında, yolda bir değişiklik olunca, enteresan bir durum karşısında, yatağa yatarken, uykudan kalkarken, tuvalete veya banyoya girerken ve çıkarken, evden dışarıya adım atarken… her durum karşısında zikir O’nun dilinde, gönlünde ve zihninde idi. Bütün bu durumlarda hamdettiğini, tesbih ve tekbir ile Allah’ın ismini andığını hadis kitapları zikreder. Nimet görür, Allah’a şükreder, yemeğe başlarken besmele ile zikreder, yemek esnâsında Allah’ın nimetlerini tefekkür eder ve insanlara Allah’ı hatırlatır, bunu tavsiye eder, sonunda mutlaka hamd ü senâda bulunur, şükrederdi. Allah’la kopuk bir sâniyesi olmadığını, her çeşit dünyevî zorluk ve kolaylık karşısında O’na yöneliyor, duâ ediyor, sabrediyor, şükrediyor; Allah’la bağını tazeliyor, zikrin tüm çeşit ve kapsamıyla zikrediyordu.
Davetçiler de Hz. Peygamber gibi her anını zikirle geçirmeli, her olayı Allah’ı zikretmek için bir fırsat bilmeli ki bu nurlu yolda yürümek ve bu nurlu yolun hizmetçilerinden olmak lûtfunu Allah bizlere ihsan eylesin.
Rabbimizi hakkıyla zikredip, O’nun da bizi daha hayırlı bir ortamda zikretmesi duasıyla…

———————————————————————-
1. Müzzemmil, 2.
2. Müzzemmil, 8.
3. Müzzemmil, 5.
4. Ahmed Faiz, Fi Zilal-il Kur’an’da Davet Yolu, 1. Baskı, Şehadet Yayınları, Konya, 2012, s. 229.
5. 76/İnsan, 25-26.
6. 87/A’lâ, 14-15.
7. 7/A’râf, 205.
8. Tirmizî, Deavât 83; Ahmed bin Hanbel, 3/150.
9. Buhârî, Deavât 5.
10. Tirmizî, Zühd 14, hadis no: 2323; İbn Mâce, Zühd 3, hadis no: 4112.
11. Hicr, 15/39.
12. Al-i İmran, 3/155.
13. Buhârî, Deavât 67.
14. 39/Zümer, 22.
15. 43/Zuhruf, 36-37.
16. 33/Ahzâb, 41-42.
17. Müslim, Hayz, 117, hadis no: 373.