Hayat baştan sona bir adanış sürecidir. İnancı ve yaşam tarzı ne olursa olsun her insanın hayatı bir adanış öyküsüdür aslında. Her insanın bağlandığı bir anlayış, üzerinde bulunduğu bir yol vardır. Her hayatın bir yönü, bir çizgisi vardır. Kimi insan vardır hayatını nefsanî arzularının tatminine adamıştır. Yaşamının merkezine taraftarı olduğu futbol takımını, tuttuğu partiyi, hobilerini, zengin olmayı hasredenler… hep bir adanışın öyküsünü yazmaktadır. Oysa adanışların en güzeli, Âlemlerin Rabbi’ne adanmaktır. Malın, canın, mesainin Allah yoluna hasredilmesi adanış ve adayışların en hayırlısıdır. Rabbimizin “De ki: Şüphesiz benim namazım, ibadetlerim, hayatım ve ölümüm âlemlerin Rabbi olan Allah içindir.” (En’am 6/162) ayeti kerimesi bunu ne kadar güzel ifade etmektedir.
İnsan ya hayatını yüce Allah’a adayacak, ya da çeşitli aldanışların kurbanı olacaktır. İnsanın önünde şu iki seçenek vardır: Ya Allah’a adanmak, ya da aldatıcılara aldanmak.
Adayış ve adanış denince akla ilk gelenler, hidayet önderleri peygamberler olur. İbrahim aleyhisselam’ın oğlu İsmail’i adayışı, Yahya aleyhisselam’ın en kıymetli varlığını, yani canını adayışı, Hz. Peygamber’in yurdunu, evini-barkını adayışı bizim için ne güzel örneklerdir. Kur’an insanlık tarihindeki Allah’a adanış örneklerini konu edinerek bizleri bu kıssalardan ders çıkarmaya çağırır.
İhtiyarlık çağına gelinceye kadar evlat özlemi çeken Hz. İbrahim’in, onca özlemden sonra kendisine bahşedilen İsmail’i gözünü kırpmadan adayışında ve küçük İsmail’in Allah’ın buyruğu karşısındaki teslimiyet ve adanışı bizim için ne büyük dersler içermektedir.
Adamak denince akla gelen bir başka örnek aile de İmran ailesidir. Bünyesinden Hz. Meryem ve Hz. İsa gibi iki örnek muvahhid çıkaran bu kutlu aile, ardında Allah’a adayışın ve adanışın güzel örneklerini bırakmıştır. Annesi tarafından, daha doğmadan Allah yoluna adanıp çocukluğundan itibaren bir muvahhid olarak yetiştirilen ve teslimiyetiyle “dünyaların kadınlarına üstün kılınan” Hz. Meryem, dünya tarihindeki tevhid mücadelesinin temel köşe taşlarından birini teşkil etmiştir. Aşağıdaki ayet-i kerimelerde de belirtildiği gibi Yüce Allah, Hz. Meryem’in annesinin bu adağını kabul etmiş ve “onu güzel bir bitki gibi yetiştirmiştir.”
“İmrân’ın karısı şöyle demişti: “Rabbim! Karnımdakini azatlı bir kul olarak sırf sana adadım. Adağımı kabul buyur. Şüphesiz (niyazımı) hakkıyla işiten ve (niyetimi) bilen sensin.” (Al-i İmran 3/35)
“Rabbi Meryem’e hüsnü kabul gösterdi; onu güzel bir bitki gibi yetiştirdi. Zekeriyya’yı da onun bakımı ile görevlendirdi. Zekeriyya, onun yanına, mâbede her girişinde orada bir rızık bulur ve “Ey Meryem, bu sana nereden geliyor?” der; o da: Bu, Allah tarafındandır. Allah, dilediğine sayısız rızık verir, derdi.” (Al-i İmran 3/37)
İnsan bu dünyada tek bir defa yaşayacak ve tek bir defa ölecektir. İnsanın yaşadığı her an ömür sermayesinden eksilen bir zenginlik demektir. İnsan mademki dünyada tek bir defa yaşayacak, neden bu hayat âlemlerin Rabbine adanmasın? Mademki insanın yaşamı ve ölümü Allah’ın elindedir o halde neden Allah için yaşanmasın ve O’nun için ölünmesin? Neden hayat, onu insana bahşeden yüce Allah’ın yoluna adanmasın?
İnsanlar Rabbe adanmanın ne büyük bir erdem olduğunu bilselerdi mutlaka bu konuda birbirleriyle yarışırlardı. Allah’a adanan bir hayatın varoluşun en emin, en güvenilir limanına demirlemek olduğu idrak edilebilseydi, şüphesiz dünya bugünkünden çok farklı bir durumda olurdu. Bugün yeryüzüne hâkim olan fesat ve zulüm, yerini hayırlarda yarışmaya, iyiliklerde rekabete bırakırdı. Hiç şüphesiz hayat Allah’a adanmakla gerçek anlamına kavuşur, yaratılışın gayesi böylece gerçekleşmiş olur. İslam davetçileri de kendilerini Allah’a adayarak önlerindeki engelleri aşıp davet yolunda yılmadan, dökülmeden, bıkmadan, usanmadan yürümeye güç yetirebilirler.
Davet yolu, çileler, meşakkatler, zorluklar, sıkıntılarla dolu bir yoldur. Nefsin vesveseleri, yardımcıların azlığı, insanların dünya işlerinde yarışıp hayır işlerine meyillerinin az olması, kâfirlerin hak davetçilerine baskıları, tehditleri, öldürmeleri bunlardan birkaçıdır. Bu yolda yürümeye niyetli İslam davetçileri, Allah’ın dinine çağıran muvahhidler muvaffak olmaları için kendilerini bu yüce davaya adamalıdırlar.
Bu davanın lokomotifi olacak davetçiler, atananlar değil, bu yola gönül veren, Allah’ın kendilerine lutüfta bulunduğu bilinciyle hareket eden, daveti bir yük değil baş tacı görenler, hizmeti ve yorgunluğu bir sorun değil nimet bilenler, hak dinin hizmetçisi olma, muttakilere imam olma şerefine nail olacaklardır.
Kendini bu davaya adamayan ama atanan davetçiler ise lokomotif olamazlar. Çünkü adanmak yüce bir dava uğruna bilinçli olarak kendini harcamaya hazır olmak anlamına gelirken, atanmak bir göreve getirilmek anlamını ifade eder. Adananlar kendileri yok olma pahasına dinlerini yüceltenler ve Allah’ın da kendilerini yücelttiği kimselerdir. Atananlar, kendilerine yap denildiği için yapanlar, kendiliğinden harekete geçmeyenler, kendilerini feda etme pahasına hizmet etmeyenler, önder, öncü ve imam olamazlar. Tabi ki atananlar da adanıp bu yolun öncü nesli olma şerefine nail olabilirler.
Adanmak, önce kendi nefsinden sonra en çok sevdiklerinden, en yakınlardan ailenden, akrabalarından, dostundan, arkadaşından, işinden… fedakârlık etmeyi gerektirir. Atanmak ise belli mesai saatleri içerisinde görevini yapmak anlamına gelir.
Adanmak, mazeret üreten değil mevcut mazeretleri ortadan kaldırıp yürümektir. Adananlar dağları aşarken, atananlar çakıl taşlarına takılıp kalabilir.
Adananlar Nef’î’nin dediği gibi; “Ne dünyadan safa bulduk, ne ehlinden recâmız var / Ne dergâh-ı Huda’dan maada bir ilticamız var” bercestesini kendine rehber eden, dünya ehlinden bir şey beklemeyen, tek sığınakları Allah olanlardır.
Adananlar herkes bir adım attığında iki adım atan, herkes bir iş yaptığında iki iş yapanlardır.
Adananlar, ölesiye civanmertlikler gösteren ama bütün hizmetlerinde sırf Hakk’ın hoşnutluğunu hedefleyen, muvaffakiyetleri kendisinden bilmeyen, kimseden takdir bile beklemeyenlerdir.
Adananlar, kendilerine ait olan her şeyin Allah’tan olduğuna yakinen iman etmiş ve bu doğrultuda hayatlarını tanzim edenlerdir.
Adananlar, önlerine çıkan zorluk ve engellerden yılmak bir yana onları nasıl fırsata dönüştürürümün mücadelesini verenler, atananlar engellerin, mazeretlerin arkasına sığınarak vazifenin hakkını ifa etmeyenlerdir.
Adananlar, ölümün bir son değil, asıl hayatın başlangıcı olduğu gerçeğinin bilincindeyken, birçok insan gibi hayatının temelini ‘göçecek bir yarın (uçurumun) kenarına’ bina etmezler. Her şeyin yok oluşundan sonra da var olan, fani olmayan, mülkün ve din gününün sahibi olan Allah’a yönelirler. Mal-mülk, makam, kariyer, saygınlık ve fiziki güzelliğin geçici olduğunu ve dünya hayatında sahip olunan hiçbir metaın kendisini kurtuluşa götürecek yol olmadığını bilirler.
Adananlar Merhum şair M. Akif Ersoy’un dizilerinde ifade ettiği gibi çalışmayı kendisine şiar edinenlerdir. “Allah’a dayan, sa’ye sarıl, hikmete ram ol, / Yol varsa budur, bilmiyorum başka çıkar yol.”
Adananlar, her an Rabb’i ile beraber olduğunun bilincindedir. Allah’a, O’nun hoşnutluğuna ve sonsuz cennetine kavuşma beklentisi içindedir. Dünya hayatında ‘Rabbi için sabreder’, O’na güvenip dayanır; gökten yere her işi düzenleyip kontrolü altında tutanın, gizlinin gizlisini ve içindekini görüp bilenin Yüce Allah olduğunu bilir. Yaptığı her işte, izlediği her görüntüde Allah’ın ilmini, hayranlık uyandıran benzersiz yaratma sanatını ve O’nun sonsuz gücünü görüp, üzerlerinde derin derin düşünür.
Adananlar, Allah’ın hoşnutluğunu kazanmayı dünyevi hiçbir çıkara değişmezler, çünkü dünya üzerindeki -küçük ya da büyük- hiçbir çıkar, O’nun rızasını ve cennetini kazanmaktan daha önemli değildir. “Öyle erler vardır ki onları ne ticâret, ne alım satım, Allah’ı anmaktan ve namaz kılmaktan ve zekât vermekten alıkoymaz, gönüllerin ve gözlerin döneceği günden korkar onlar.” (Nur, 37) ayeti kerimesi de bunu ifade etmektedir.
Adananların en çarpıcı yanları, en önemli güç kaynakları, maddî-mânevî herhangi bir beklentilerinin olmamasında aranmalıdır. Onların hesap ve planlarında, ehl-i dünyanın çok önem verdiği maliyet-kâr-emek-kazanç-servet-refah… gibi hususların hiçbir kıymeti yoktur; asla değer ifade etmezler ve ölçü de kabul edilemezler. Zaten dünyevi hedefleri, dünyayı birinci hedef haline getiren kimseler gibi olanların onlar arasından sıyrılması, hakka adanması düşünülebilir mi?
Adananların düşünce ufku dünyevî değerlerin o kadar üstündedir ki, hedefe kilitlenmiş böyle birine yörünge değiştirtmek çok zor, başka bir hedefe bağlamak ise âdeta imkânsızdır. Aslında o, kalben, fâni ve zâil şeylerden tamamen sıyrılarak bütün bütün bâkîye müteveccih olma yönünde öyle bir değişim yaşamıştır ki, bir daha da dönüşüp başka bir şey olması ya da yükselip başka bir hâl alması –mefkûresinin üstünde herhangi bir yükseklik tanımadığı için– mümkün değildir.
Adananların kalb ve ruh dünyaları itibarıyla onların mazhariyetlerinin yanında bütün fâni nimetler, zevkler, safâlar bulaşık masalar üzerinde boş kâselerden farksızdır. Onların gönül dünyalarında tüllenen güzellikler karşısında, dünya ve içindekiler yalancı bir masaldan ibarettir. Zaten baharda yeşerip de yazda renk atanların başka türlü olması da düşünülemez. İşte her zaman bu gerçeğin şuurunda olan beka yörüngeli ruhlar, ebedî maiyyet vaadetmeyen her şeye bir iptal çizgisi çeker ve arkalarına bakmadan yürürler, gönül koridorlarıyla sonsuzun bağ ve bahçelerine takılmazlar dünyaya ve dünyevîliklere…
Adananlar, hiçbir zaman kendilerini anlatmayı düşünmez; kredilerini yükseltme adına reklâma, propagandaya başvurmaz ve tanınıp bilinme hususunda asla hırs göstermezler. Bunun yerine bütün güç ve kuvvetleriyle kalbî, ruhî hayat seviyesine ulaşmaya çalışır ve bu konudaki aktivitelerini de ihlâsa bağlar; sadece ve sadece Allah’ı hoşnut etmeyi düşünürler. Diğer bir tabirle bunlar, bütün faaliyetleriyle Allah rızasını hedefler ve ölesiye bir gayretle bu yüce hedefe ulaşmak için sürekli çırpınır dururlar ve o azimlerini dünyevî neticeler, hırs ve insanların teveccühü gibi hususlarla asla kirletmezler.
Adanmış ruhlar, vefat ettiklerinde kalabalık bir cemaat tarafından teşyi edilmeyi dahi beklemezler; adı bile unutulacak şeklide silinip gitmeyi dilerler. Unutmayan birisi varsa, başkalarının hatırlamasına gerek var mı? Allah nisyandan münezzehtir. Allah tarafından hep biliniyorsanız, hep yüzünüze bakılıyorsa, başkaları tarafından anılmanın ne anlamı olur ki? Niye anlamsız şeylere takılacaksın, anlamlı şey varken?!. Neden anlamlı şeye konsantre olmuyorsun!..
Şu çok iyi bilinmelidir ki âlemlerin Rabbine adanan hiçbir şey ziyan olmaz. Meryem aleyhisselam’ın kıssasında da anlatıldığı gibi, Allah’a adanan varlık en emin ele teslim edilmiş demektir. Bu canımız da olabilir, malımız da, çoluk çocuğumuz da… Rabbimiz yeter ki adağımızı kabul buyursun. Adanmışlığın yürekten ve samimî olmasına göre her zaman, böylelerine Cenâb-ı Hak tarafından özel bir teveccüh söz konusudur. Evet, bir insan, gönülden Allah’a bağlanması ve O’nu hoşnut etmeyi hayatının gayesi hâline getirmesi ölçüsünde iltifat görür, takdir alır ve Rabbinin iltifatına mazhar olur.
Hülasa adayış örnekleri bizlere, yani bu çağda yaşayan biz Müslümanlara ibret ve ders vermelidir.
Siz ey bugünün babaları! İbrahim gibi olmak istiyorsanız İsmailinizi Allah’a kurban etmelisiniz. Yeri ve zamanı geldiğinde size bu geçici dünyada bahşedilen yavrunuzu babalık hislerine kapılmadan, gözünüzü kırpmadan gerçek sahibinin yoluna kurban edip adamalısınız.  Adayın ki; samimiyetiniz, yakininiz belli olsun. Sabredip teslimiyet gösterin ki, sınavdan ilahi rızayı kazanarak çıkasınız.
Siz ey bugünün erkek evlatları! İsmail gibi olmak istiyorsanız sizi yaratanın emrine itaatte gevşeklik göstermeyin; ona olan inancınız kesin, sadakatiniz tam olsun. Ona bağlılığınız her şeyden ve herkesten fazlaysa, kulluk bilinciniz zirvedeyse bıçak sizi kesmeyecektir; aksine niyetiniz ve samimiyetiniz belli olduktan sonra kurbanlık koçla yardımınıza yetişilecektir.
Siz ey bugünün anneleri! Hanne gibi olmak istiyorsanız Rabbinizin davetine icabet edip en değerli kızlarınızı Meryem misali Allah’ın yoluna adayın. Adayın ki, Allah’a olan sadakatiniz evlad sevginizi, anne şefkatinizi geçsin. Yüreğinize ilahi sevgi yerleşirken ruhunuz ilahi terbiyeyle adanmaya alışsın.
Siz bugünün genç kızları! Meryem gibi olmak istiyorsanız ölümlü bedeninizi o ölümsüz diri Hayy olana adayın ki, ilahi hitaba mazhar olasınız. Ona ram olursanız sıkıntınızı ferahlığa dönüştürür; iffetli ve namuslu kalırsanız size gönderdiği rızık sofrasıyla size ihtiram ve ikramını gösterir, üzüntüden daralan göğsünüze müjdesini yerleştirir.
Allah’ın yolunda O’na yaraşır şekilde kendisini O’na adayanlardan ve O’na adananlardan olmak ümidiyle.