عَنْ أبي يَحْيَى صُهَيْبِ بْنِ سِنَانٍ رَضِيَ اللَّهُ عَنْهُ قَالَ : قَالَ رَسُولُ الله صَلّى اللهُ عَلَيْهِ وسَلَّم : عَجَباً لأمْرِ الْمُؤْمِنِ إِنَّ أَمْرَهُ كُلَّهُ لَهُ خَيْرٌ ، وَلَيْسَ ذَلِكَ لأِحَدٍ إِلاَّ للْمُؤْمِن : إِنْ أَصَابَتْهُ سَرَّاءُ شَكَرَ فَكَانَ خَيْراً لَهُ ، وَإِنْ أَصَابَتْهُ ضَرَّاءُ صَبَرَ فَكَانَ خيْراً لَهُ  رواه مسلم

1- “Ebu Yahya Suheyb İbni Sinan radıyallahu anhu’dan rivâyet edildiğine göre Resûlullah sallallahu aleyhi ve sellem  şöyle buyurdu: “Mü’minin durumu gıpta ve hayranlığa değer. Çünkü her hâli kendisi için bir hayır sebebidir. Böylesi bir özellik sadece mü’minde vardır: Sevinecek olsa, şükreder; bu onun için hayır olur.  Başına bir belâ gelecek olsa, sabreder; bu da onun için hayır olur.” (1)

 

عنْ أَبي سَعيدٍ وأَبي هُرَيْرة رضي اللَّه عَنْهُمَا عن النَّبيِّ صَلّى اللهُ عَلَيْهِ وسَلَّم قَالَ : مَا يُصِيبُ الْمُسْلِمَ مِنْ نَصَبٍ وَلاَ وَصَبٍ وَلاَ هَمٍّ وَلاَ حَزَن وَلاَ أَذًى وَلاَ غمٍّ ، حتَّى الشَّوْكَةُ يُشَاكُها إِلاَّ كفَّر اللَّه بهَا مِنْ خطَايَاه  متفقٌ عليه

2- Ebû Saîd ve Ebû Hureyre radıyallahu anhümâ’dan rivâyet edildiğine göre Resûlullah sallallahu aleyhi ve sellem şöyle buyurdu: “Yorgunluk, sürekli hastalık, tasa, keder, sıkıntı ve gamdan, ayağına batan dikene varıncaya kadar müslümanın başına gelen her şeyi, Allah, onun hatalarını bağışlamaya vesile kılar.” (2)

 

İçinde bulunduğumuz dünya hayatı, sadece hayallerimizi süsleyen güzel hülyalarla değil bir takım zorluk ve sıkıntılarla doludur. Zorluk ve sıkıntı kelimesinin bir miktar karşılığı olabilecek olaylar silsilesi ile karşı karşıya kalırız hepimiz. Kimi zaman dünyanın sayılı mutlu insanlarından olma hissine kapılabilirken çoğu zaman da yakınırız başımıza gelen musibetlerden ötürü. Hepimiz biliriz şu fani dünyanın cennet olmadığını ama yine de cennete çevirme yanılgısına düştüğümüz olur kimi zaman. Cehennem de değildir dünya ama cehennem gibi telakki ederiz başımıza gelen musibetleri.

Zorluk ve sıkıntılar dünya hayatının gerçeğidir tıpkı kolaylık ve rahatlıklar gibi. Rahmeti de hissedebiliriz bir nebze, zahmeti de. Şer de çalar kapımızı, hayır da. Ne mahza rahmet ve ne de mahza azap yeri değildir dünya. Zahmetsiz rahmetin yeri cennet, amansız azabın yurdu ise cehennemdir. Dünya hayatında başımıza gelen her türlü olay da bu iki ebedi diyar için önümüze gelen fırsat veya tuzak konumundadır. Daha işin başında ne için dünyayı meşgul ettiğinin farkında olanlar fırsatları değerlendirmeye ve tuzaklardan korunmaya çalışacaklardır. Cehennem diye isimlendirilen ilahi ceza diyarı da var olduğuna göre bir takım kimseler de dünyada önlerine çıkan tuzaklara kanarak fırsatları kaçırma bedbahtlığına düçar olacaklardır.

Rabbi kendisine “Teslim ol!” buyurduğu için O’nun buyruklarına kayıtsız şartsız teslim olan müslüman, dünya hayatında başına gelen her türlü olayı Rabbinin razı olacağı şekilde nihayete erdirmeye çalışır. Hayra muhatap olduğunda da rıza-i Bâri’dir asıl maksadı şer ile karşı karşıya kaldığında da. İmkân sahibi olduğunda vereni bilir şımarmaz, mahrum kaldığında alanı bilir sarsılmaz. Zor zamanlar geçirirken isyana düşmemek, huzur anında istikbara kapılmamak tek endişesidir.

Müslümanın kulluğunun iki kanadı vardır ve maazallah her hangi birinde meydana gelecek aksaklık cennete doğru çıktığı yolculukta başına iş açabilir. Rahmete gark olduğunda şükür, zahmete düçar olduğunda da sabır müslümanın kulluğunun özetini ifade etmektedir. Şımarmadan şükredebilmek, sarsılmadan sabredebilmek cennete doğru yol almak isteyen her müslümanın olmazsa olmaz erdem ve tutumlarındandır.

Kulluğun sabır kanadında zuhur edecek her hangi bir arıza cehennemliklerin vasfı olan isyana sevk edebilirken aynı zamanda kulluğun diğer kanadı olan şükür erdeminde meydana gelecek bir arıza yine cehennem ehlinin vasıflarından olan şımarma ve istikbara sevk edebilecektir. Sabır ve şükür mekanizmalarını yerli yerinde kullananlar kulluğu tam manası ile yerine getirmiş olacak ve bunun neticesinde Allah’ın izni ile ilahi rahmet diyarı olan cennetlerde konaklayacaklardır.

Zorluk ve sıkıntılar dünya hayatının gerçeğidir tıpkı kolaylık ve rahatlıklar gibi. Rahmeti de hissedebiliriz bir nebze, zahmeti de. Şer de çalar kapımızı, hayır da. Ne mahza rahmet ve ne de mahza azap yeri değildir dünya. Zahmetsiz rahmetin yeri cennet, amansız azabın yurdu ise cehennemdir. Dünya hayatında başımıza gelen her türlü olay da bu iki ebedi diyar için önümüze gelen fırsat veya tuzak konumundadır. Daha işin başında ne için dünyayı meşgul ettiğinin farkında olanlar fırsatları değerlendirmeye ve tuzaklardan korunmaya çalışacaklardır. Cehennem diye isimlendirilen ilahi ceza diyarı da var olduğuna göre bir takım kimseler de dünyada önlerine çıkan tuzaklara kanarak fırsatları kaçırma bedbahtlığına düçar olacaklardır.

Her müslümanın, başına gelen musibet ve sıkıntılarda gönlünü teskin edecek, isyan ve hataya düşmeden içinde bulunduğu zor durumu atlatabilecek manevi dinamiklere ihtiyacı vardır. Bu, şahsi problemlerde geçerli olduğu gibi, ailevi, sosyal, dini, hukuki vs. bütün konularda geçerli olan bir durumdur. Hayatımızın her alanında daha önceden takdir edemeyeceğimiz zorluk, sıkıntı ve problemlerle karşılaşma ihtimali her zaman bulunduğuna göre, başımıza gelebilecek musibetlere karşı bir fıkıh geliştirmediğimiz sürece kulluk sınavında bocalamamız işten bile değildir. “Musibet Fıkhı” diye isimlendirebileceğimiz bu durum; cinnet toplumuna dönüşmüş, maddi sebeplerden dolayı canavar kesilmiş, merhametine katran katılmış sözde müslüman toplumların, İslam’ın istediği ölçülerde hayat sürmelerinin de yegâne çaresi gibi gözükmektedir. Kanımızca müslüman olduğunu söylediği halde en ufak sıkıntı ve zorluk anında isyan etme cüretini gösterebilen yığınlarca ferdin içinde bulunmuş olduğu ruh halinin en kısa özeti gibidir bu durum. “Musibet Fıkhı”ndan mahrum olma… Evlatlarına hunharca kıyan, ana-babasının kendisinden korktuğu, az bir dünyalık için en yakınlarına her türlü haksızlığı meşru gören ve sayısı hiç de azımsanmayacak kadar korkunç vakıaların haberlere yansıdığı bir toplumda kulluk ve buna bağlı olarak “musibet fıkhı” ciddi manada hasar görmüş demektir. İmtihan edip alanı, ikram edip vereni yani mülkünde dilediği gibi tasarruf yetkisine sahip olan Allah azze ve celle’yi takdir edememe hastalığına bir kez daha yakalanmıştır insanlık. Eski ümmetler bu curmü işlediklerinde peygamberleri tarafından ikaz edilmişler, şayet inat edip devam etmişlerse yaptıklarının karşılığı olarak cezalandırılmışlardır. Kıyamete kadar peygamberlik vazifesini hakkıyla deruhte etmiş Muhammed Mustafa aleyhisselam’ın ümmeti olan bizler, Allah’ı hakkı ile takdir edememe günahına saplanmamalıyız. Bizi kendisine kulluk için yaratan Allah sübhânehu ve teâlâ’nın cenneti kazanmamız için fırsat olarak sunduğu imtihan çeşitleri isyana değil itaate yönlendirmelidir hepimizi. Bu da başa gelecek musibetlere karşı ön hazırlık sayılabilecek donanım ile mümkün olacaktır. Beyan edebilecek mazeret bırakmayacak kadar örnek sunmuşken Rabbimiz, bu konuda gafil davranıyorsak eğer kendimizden başkasını kınamamalıyız.

Birkaç ana başlık altında kısaca özetlenmesi mümkün olan “musibet fıkhında” bu yazıda hatırlatacağımız başlık; Başımıza gelen musibetler dolayısıyla sevap kazandığımız ve günahlarımızı affettirebilme imkânına kavuştuğumuz muştusudur. Bizim için en yüce gaye olan Allah’ın rızasına ulaşabilmenin sebepleri arasında, sevaplar ve günahlardan arınmışlık önemli yer tutmaktadır. Yine buram buram burnumuzda tüten cennetlere hem de en yüce makam olan Firdevs-i A’lâ’ya olan özlemimizde en büyük yardımcılarımız arasında sevaplarımız ve affedilmiş günahlar vardır. Başımıza gelen musibet ve sıkıntılar sevap kazandırıp günahlarımızı affettiriyorsa aynı zamanda Allah’ın rızasına ulaştırıyor ve cennetlere de yaklaştırıyordur. Rızasına ulaşmak ve cennetine kavuşmak için başımıza imtihan gereği çeşitli sıkıntı ve zorluklar veren Rabbimiz, kulluk vazifemizde sabır mekanizmasını çalıştırmamızı ve karşılığında hesapsız nimetlere kavuşmamızı istemektedir. O halde başa gelen musibetten dolayı isyan etmek yerine belki de Kendisini hatırlama imkânı verdiği için âlemlerin Rabbine hamdetmek gerekir. Kitabımızın başı, dualarımızın sonu şudur; Hamd, alemlerin Rabbi olan Allah’adır.

————————-

1. Müslim, Zühd 64
2. Buhârî, Merdâ1, 3; Müslim, Birr 49