“Andolsun ki Allah’ın Rasûlü, sizin için, Allah’a ve ahiret gününe kavuşmayı umanlar ve Allah’ı çokça zikredenler için güzel bir örnektir.” (1)

Allah celle celâluhu bizden kendisine kul olmamızı isterken, nasıl bir kul olmamız gerektiğini de rahmetinin tecellisi olarak gönderdiği, Hz. Muhammed sallallahu aleyhi ve sellem’in şahsında bizlere sunmuştur. Hz. Muhammed sallallahu aleyhi ve sellem’in görevi sadece, kendisine indirilen ilahi vahyi ulaştırmak değil, aynı zamanda bu ilahi emirler manzumesini pratik hayatta sergileyerek insanlara örnek olmaktır. Bu nedenle Hz. Muhammed sallallahu aleyhi ve sellem bizler için her alanda en güzel örnek olmuştur. Karşımıza kimi yerde iyi bir muallim, kimi yerde iyi bir baba ve eş, kimi yerde iyi bir arkadaş, kimi yerde hikmetli bir davetçi, kimi yerde de cesur bir komutan olarak çıkmıştır. Biz bu yazımızda Hz. Muhammed sallallahu aleyhi ve sellem’in hayatında cihadın yeri ve önemini ele alacağız inşallah.

İbn Kayyim el-Cevziyye, Rasûlullah sallallahu aleyhi ve sellem’in hayatında cihadın dört aşaması olduğunu belirtir. Bunlar; nefisle, şeytanla, kâfir ve münafıklarla, zalim ve bidatçilerle cihaddır. (2) Rasûlullah sallallahu aleyhi ve sellem nefisle cihadın önemini belirtmek için; ‘’Mücahid, Allah’ın emrine bağlılık için nefsiyle cihad edendir.‘’ (3) buyurmuştur. İnsanın şeytana ve Allah düşmanlarına karşı sağlıklı bir savaş verebilmesi için ilk önce içerdeki düşmanı kontrol altına alması gerekir. Kişi, bunu yapmadığı takdirde kendini eriten bir muma döner adeta.

“Beni azdırdığın için, andolsun ki, Senin doğru yolun üzerinde onlara karşı duracağım; sonra önlerinden, arkalarından, sağ ve sollarından onlara sokulacağım; çoğunu Sana şükreder bulamayacaksın” (4) diyerek açık bir şekilde düşmanlığını ilan eden Şeytan ise türlü türlü hile ve desiselerle insanoğlunun karşısına çıktığı için Cihad yolunda en çok dikkat edilmesi gereken hususların başında gelmektedir.

Bu bakımdan,”Ve sana yakin (ölüm) gelinceye kadar Rabbine ibadet et!” (5) ayet-i kerimesinin bir başka vecheyle izahı “Ölüm sana gelinceye kadar kulluk yolunda karşında engel olarak duran Şeytan ile Cihad et!” şeklinde olsa yanlış olmasa gerek.

Kâfirlere ve zalimlere karşı yapılan cihad ise; yerine göre can, mal, dil ve kalp ile yapılır. Esasında, canını ortaya koyarak sefere çıkan bir mücahid, bu amelin zorluğuna/ insanların eziyetlerine katlanmak ve bunların hepsini yalnız Allah rızası için göğüslemek suretiyle nefsine karşı, onu bu amelden vazgeçirmek için yolunun üzerine oturmuş şeytana karşı ve hem kendisini hem de dinini yok etmeyi gaye edinmiş düşmana karşı cihad etmektedir. Allah yolunda olan bu mücahid, cihadın bütün merhalelerini, yaptığı bu amelinde toplamaktadır. Dolayısıyla yapmamız gereken, cihadın aşamalarını birbirinden bağımsız düşünmek yerine bunların birbirini tamamlayan unsurlar olduğunu kavramaktır. Bizler Rasûlullah sallallahu aleyhi ve sellem’in hayatını incelediğimizde cihadın bu aşama ve çeşitlerinin birbirine mezc olunarak en güzel şekilde tahakkuk ettiğini görürüz.

Hz. Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem kendisinde bulunan cihad ruhunu beraberindeki müminlere de aşıladı. Sahabelerini öyle kıvama getirdi ki artık yedisinden yetmişine hepsi Allah yolunda canlarını ve mallarını feda etmek için birbirleriyle yarışır hale geldi. Umeyr isimli çok küçük bir çocuğun savaşa çıkma talebi reddedilince ağlamaya başlaması, bunun üzerine Rasûlullah sallallahu aleyhi ve sellem ona izin verdiğinde savaş takımlarını kendisi giyemediği için abisi Sad b. Ebi Vakkas’ın radiyallahu anh yardım etmesi, (6) Umeyr b. Hümam el-Ensari’nin radiyallahu anh elindeki birkaç hurmayı dahi yemeye sabredemeyip cihad meydanına atılması, (7) Amr b. Cemuh’un radiyallahu anh topal ayağıyla şehadeti arzulaması, Ebu Eyyüb el-Ensari’nin radiyallahu anh onca yaşına rağmen İstanbul surlarına kadar gelmesi, bir ârâbinin Hayber’de kendi payına düşen ganimeti almayı reddederek -boğazına işaret ederek- ben buraya ok atılıp ölmek ve cennete girmek için tabi oldum demesi (8) ve buna benzer yüzlerce örnek onlardaki cihad aşkını ifade etmeye kâfidir.

Cihad’ın Hz Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem’in ve Ashab-ı Kiram’ın hayatındaki önemini kavramak için Peygamberliğin Mekke ve Medine dönemlerine göz atmakta fayda vardır. Allah celle celâluhu Mekke döneminde müminlere silahlı mücadele izni vermemişti. İbn Kesir bunun sebeplerini irdelerken düşmanın sayı çokluğunun yanında Müslümanların az olmasını, Mekke’nin yeryüzünün en şerefli yeri ve harem belde olması hasebiyle orda savaş emrinin başlangıçta uygun olmayacağını zikreder. (9) Seyyid Kutub da bu sebepleri şu şekilde sıralar:

Mekke döneminin Müslümanlar için eğitilip hazırlanma dönemi olması. Bu dönemde müminler duygularına hâkim olma, Allah celle celâluhu rızası için sabretme ve önderlerinin emirlerine itaat etme noktalarında eğitimden geçtiler.

Kureyş gibi gurur ve onuruna düşkün ortamlarda barışçı davetin daha etkili olması,

Her evde bir çarpışma ve savaş alanı oluşturmaktan kaçınılması,

Müslümanların sayıca az olmaları ve Mekke’de kuşatılmış durumda olmaları. Bu dönemde Müslümanların toptan öldürülmeleri, İslam’ın dünyaya yayılmadan yok edilmesi anlamına geliyordu.
Rasûlullah sallallahu aleyhi ve sellem’in şahsının ve davetinin Haşim oğulları tarafından himaye edilmesi. Böylece davayı saklama ya da gizleme gereği duyulmuyordu. (10)

Mekke döneminde fiili cihadın yasaklanmasını, Müslümanların cihad meydanlarından uzak tutulmaya çalışılması şeklinde anlamak şüphesiz yanlış bir değerlendirme olacaktır. Aksine bu dönem Müslümanların kalplerinin ve zihinlerinin İslam’a ve İslam’ı müdafaa etmeye hazırlandığı, cihadın temellerinin atıldığı bir süreçtir. Bunun en büyük göstergesi, bu dönemde sahabelerin cihadı arzulaması ve Rasûlullah sallallahu aleyhi ve sellem’den izin istemeleri, Mekki surelerde geçen Cihad kavramı ve bu dönem surelerinde harekete geçirici bir üslupla anlatılan savaş sahneleridir. Mesela; Mekki bir sure olan Furkan Suresi 52. ayette geçen ‘’Cihaden Kebira (büyük cihad)’’ tabiriyle, müşriklere karşı Kur’an ile cihad edilmesi emredilmiş, yine Mekke döneminde nazil olan Adiyat Suresinde Allah celle celâluhu, cihatta düşman üzerine koşan atlara, bu atların ayaklarının altından çıkan seslere, savaştaki toz ve dumana yemin etmiştir.

Medine dönemine gelindiğinde ise müminler savaşa hazır konuma gelmişler, hicretten kısa bir süre sonrada Allah celle celâluhu savaşma iznini vermiştir. Rasûlullah sallallahu aleyhi ve sellem ensar ve muhacirden müteşekkil ‘İslam Ordusu’nun’ temellerini atmış, bu dönem içinde birçok gazveye katılmış ve seriyyeler göndermiştir. Rasûlullah sallallahu aleyhi ve sellem’in bizzat yönettiği savaşların sayısı Vakidi, İbn Hişam ve İbn Sa’d’ın tespitlerine göre 27’dir. (11) Seriyyelerin sayısı ise ihtilaflı olup 35 ila 56 arasında değişen rakamlar verilmektedir. Hz. Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem bu savaşları büyük bir titizlikle yürütmüş, çoğu zaman düşmanın saldırmasına fırsat vermeden onları hazırlıksız yakalamış ve bu 27 gazveden sadece 9’unda savaş meydana gelmiştir. Rasûlullah sallallahu aleyhi ve sellem’in savaşlarda gözettiği bir hukuk vardı. Bu hukukun ve Müslüman ahlakının gereği olarak fiilen savaşa katılmayan çocuk, yaşlı ve kadınların öldürülmesini yasaklamış, ashabına müsle yapmamalarını ve esirlere iyi muamelede bulunmalarını emretmiş, ibadet yerlerinin korunması noktasında ihtimam göstermiştir. Ayrıca bu savaşlarda kendi değerlerinden de hiçbir zaman vazgeçmemiştir. Babasıyla beraber Mekkeli müşrikler tarafından alıkonan ve Hz. Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem’in ordusuna katılmama sözünün karşılığında serbest bırakılan Huzeyfe b. El-Yemani’yi radiyallahu anh Bedir Savaşı’na katılmaktan engelleyen, (12) şüphesiz Rasûlullah sallallahu aleyhi ve sellem’in -savaş durumu dahi olsa- verilen söze sadakat gösterilmesi ilkesidir.

Buraya kadar anlatılanlar cihadın tüm yönleriyle Rasûlullah sallallahu aleyhi ve sellem’in hayatındaki yeri ve önemine işaret etmektedir. Rasûlullah sallallahu aleyhi ve sellem’in hayat özetinin ‘İman, Hicret, Cihad’ olduğunu söyleyen Hz. Ömer’in de dikkat çektiği nokta bu olsa gerek. Burada sözü Rasûlullah sallallahu aleyhi ve sellem’in kendisine bırakalım:

‘’Muhammed’in nefsini kudret elinde tutan Zat-ı Zülcelal’e yemin ederim ki, Müslümanlara meşakkat vermeyecek olsam, Allah yolunda gazveye çıkan hiçbir seriyyeden asla geri kalmazdım. Ancak onları(hayvana) bindirecek imkân bulamıyorum. Onlar da beni takibe imkân bulamıyorlar. Benden geri kalmak da onlara zor geliyor. Muhammed’in nefsini kudret elinde tutan Zat-ı Zülcelal’e yemin ederim ki, Allah yolunda gazaya çıkıp öldürülmeyi, sonra tekrar hayat bulup gazada tekrar öldürülmeyi, sonra tekrar gazaya çıkıp öldürülmeyi ne kadar isterim!” (13)

‘’Kıyametin kopmasına yakın bir zamanda kılıçla gönderildim. Ta ki sadece Allah’a kulluk edilsin ve ona hiçbir şey ortak koşulmasın…!’’ (14)

‘’Ben savaş peygamberiyim, ben rahmet peygamberiyim.’’ (15)

Günümüzde Rasûlullah sallallahu aleyhi ve sellem tüm bu hakikatlere rağmen maalesef sadece basit bir güle indirgenmiş, adı gül peygamberi olmuş, rahmet peygamberi denmiş; ancak savaş peygamberi olduğu hiç gündeme getirilmemiş ve kendisini bu şekilde tavsif etmesine rağmen savaş ve peygamber kelimelerini yan yana getirmemek için bin bir takla atılmıştır. Bunları söylerken Rasûlullah sallallahu aleyhi ve sellem’in savaş meraklısı, kan akıtmaya düşkün birisi olduğunu iddia etmiyoruz. Zaten yapılan gazveler sonucunda ölü sayısının azlığı(müşriklerden en fazla 250, müminlerden en fazla 150) (16) bunu açıklıyor. Ancak onu tamamen savaştan uzak bir peygamber olarak tanımlamak da ona yapılmış en büyük haksızlıktır. Cihad ve Hz. Peygamber’i sallallahu aleyhi ve sellem birbirinden ayırırsak onun hayatındaki onca gazveleri, seriyyeleri, cihad arzusuna dair sözlerini nasıl anlamlandırırız? “Ey peygamber! Müminleri savaşa teşvik et!” (17) ilahi buyruğunu nasıl izah ederiz?

“Düşmanla karşılaşmayı temenni etmeyiniz. Allah celle celâluhu’dan sulh ve afiyet isteyiniz. Fakat düşmanla karşı karşıya gelince de sabrediniz ve biliniz ki cennet kılıçların gölgesi altındadır.” (18)
Hz. Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem elbette savaşı sulha tercih etmiyordu. Sahabesine de savaşı temenni etmemeyi tavsiye ediyordu. Ama savaş emri gelince de yerlerine çakılıp kalmalarını istemiyor, onları savaşa teşvik ediyor, cihad meydanların(d)a en önde giderek ashabına örnek oluyordu.

Peki, savaşı temenni etmemesine rağmen O’nu sallallahu aleyhi ve sellem savaşmaya sevk eden saikler nelerdi? Niçin silahlı mücadeleye başvurma ihtiyacı hissetmişti? Bu soruların cevaplarını, Hudeybiye gününde Mekke’ye alınmadığında söylediği sözlerde arayalım:

“Yazık Kureyş’e! Daha önce kendilerini(Bedir ve Hendek’te) yiyip bitirdiler. Ne olurdu benimle diğer Arapların arasını serbest bıraksalar! Şayet öteki urban (bedeviler) bana galip gelirse istedikleri olmuş olur. Eğer Allah beni onlara üstün kılarsa topyekûn İslam’a girerler. Girmezlerse güçleri varken savaşırlar. Kureyş ne sanıyor! Allah’a andolsun ki Cenab-ı Hakk’ın beni gönderdiği şu dava uğrunda O, beni muzaffer kılıncaya kadar yada şu başım gövdemden ayrılıncaya dek durmadan kendileri ile cihad edeceğim.” (19)

Abdullah İbn Abbasradiyallahu anh diyor ki: “Rasûlullah sallallahu aleyhi ve sellem İslam’a davet etmeden hiçbir kavme savaş açmadı.” (20)

Bu sözlerden anlaşılacağı üzere Rasûlullah sallallahu aleyhi ve sellem’in asıl amacı insanları İslam’a davet etmek, onları dalaletten kurtarıp hidayete sevk etmekti. Şüphesiz bu yüce gaye Rasûlullah’tan sallallahu aleyhi ve sellem o seçkin sahabelerine de intikal etmişti.

Farsların ordu komutanı, şerefli sahabi Rib’i b. Amir’e; ‘Sizi buralara getiren nedir?’ diye sorduğunda Amir’inradiyallahu anh; “Allah bizleri, dileyen kimseleri kullara kulluktan Allah’a kulluğa, dünyanın darlığından genişliğine ve diğer dinlerin zulmünden İslam’ın adaletine çıkarmak için göndermiştir. Aynı zamanda bizi onun dinine davet etmemiz için insanlara elçi olarak göndermiştir.” (21) cevabını vermesi, Müslüman’ın savaşının altında, tüm insanlığın hidayet ve merhametinin yattığını gözler önüne sermektedir.

Evet! Cihad, Müslüman davetçiyle insanların arasındaki engelleri kaldırma amacıyla yapılan bir ameldir. Cihad, Allah’a karşı haddini aşmış toplum önderlerinin izale edilerek İslam davetinin insanlara ulaşması için çabalamaktır. Rasûlullah sallallahu aleyhi ve sellem cihadı, davet yolunun karanlıklarını aydınlatan bir kandil olarak kullanmış ve karşısına çıkan engelleri bu araçla ortadan kaldırmıştır. Araç diyoruz; çünkü cihad bir “araç”, insanların gönüllerini ve zihinlerini İslam’la fethetmek ise “amaçtır.” Nitekim Rasûlullah sallallahu aleyhi ve sellem’in, düşmanlarının bulunduğu Mekke’de kıtlık başlaması üzerine fakirlere dağıtılması için 500 dinar göndermesi, (22) Mekke’nin fethinde Ebu Süfyan’ın evine sığınanlara dokunulmazlık hakkı vermesi, fetihten sonra onları affederek salıvermesi, İslam’a davet edilmeden esir alınan birtakım kimseleri serbest bırakması ve kendi yurtlarına kadar emin bir şekilde ulaştırması (23) gibi onlarca örnek Rasûlullah sallallahu aleyhi ve sellem’in cihadının asıl amacına işaret etmektedir.

Sonuç olarak diyebiliriz ki;

Rasul’e iman, kendisini bize nasıl tanıttıysa o şekilde iman etmekle olur. Rasul’e iman, onun getirdikleri karşısında kayıtsız şartsız teslim olmakla ve onun yürüdüğü yolda yürümekle olur. Ne var ki Hz. Muhammed sallallahu aleyhi ve sellem’in iman edenleri olarak bugün geldiğimiz nokta hiç de iç açıcı değildir. Bir Müslüman kadının iffetiyle oynandığı için ya da sadece bir elçisi öldürüldüğü için sefere çıkan peygamberin ümmeti olarak bugün bizler, katledilen binlerce çocuğun, iffeti ayaklar altına alınan yüzlerce kadının, kanı heder edilen milyonlarca Müslüman erkeğin çığlıklarına ve yardım seslerine kulak tıkayarak hala başka maslahatlar düşünür olmuşuz! Tebük seferinden geri kalan Ka’b b. Malik ve diğer iki kişinin durumuna düşmüşüz; ama onları aklayacak olan tevbeye nail olamamışız! Ebu Eyyüb el-Ensari’nin dediği gibi-cihadı terk etmek suretiyle- kendimizi büyük bir tehlikeye atmışız; ama bunun da farkına varamamışız! Bedirler’in, Hendek’lerin bugün karşımızda bütün sıcaklığıyla durduğunu görememişiz! Bilal’lerin, Yasir’lerin, Sümeyye’lerin feryatlarını duyamaz olmuşuz!
Yazımıza Rasûlullah sallallahu aleyhi ve sellem’in şu hadisiyle son veriyoruz.

Beşir b. Husay’dan radiyallahu anh rivayet olunmuştur ki: “Ben Rasûlullah’a sallallahu aleyhi ve sellem biat etmek için gittim ve dedim ki: ’Ey Allah’ın Rasûlü! Benden ne üzerine biat etmemi istersiniz? Rasûlullah sallallahu aleyhi ve sellem elini uzattı ve bana:

-‘Eşi ve benzeri olmayan Allah’tan başka ilah olmadığına, Muhammed’in sallallahu aleyhi ve sellem onun kulu ve rasulü olduğuna şehadet edeceksin, farz namazlarını vaktinde eda edeceksin, farz olan zekâtını vereceksin, (ömründe bir kere) haccedeceksin ve Allah yolunda cihad edeceksin.’ buyurdular. Ben de;-‘Ey Allah’ın Rasûlü! Bunların hepsine gücüm yeter; yalnız şu ikisine; cihada ve zekâta gücüm yetmez. Zira Allah’a yemin ederim ki benim üç beş deveden başka malvarlığım yoktur. Onların sütlerinden de ailemin ve çocuklarımın maişetini temin ediyorum. Cihada gelince, şüphesiz ben korkak birisiyim. Ve diyorlar ki: ‘Kim(savaş meydanından) kaçarsa Allah’ın gazabını hak etmiş olur. Ben ise savaş anında meydanı terk edip kaçmaktan korkuyorum. Zira Allah’ın gazabını hak etmiş olurum.’ Rasûlullah sallallahu aleyhi ve sellem Beşir’in radiyallahu anh elini tuttu ve salladı, sonrada ona:

-‘Ey Beşir! Sadaka yok, cihad yok! O halde ne ile cennete gireceksin?” buyurdu. Ben de ona:

-‘Ey Allah’ın Rasûlü! Uzat elini de sana biat edeyim’ dedim. Bunun üzerine Rasûlullah’a sallallahu aleyhi ve sellem saydıklarının tamamını yapmak üzere biat ettim. (24)

————————-

1. Ahzab Suresi: 21
2. İbnKayyim, Zâdu’l-Meâd, Pınar Yayınları, İstanbul 2007,c. III, 21.
3. İbnHibban, 25.
4. Araf Suresi: 16-17.
5. Hicr Suresi: 99.
6. Kenzu’l-Ummal, c. VII, 53-57
7. Müslim, Kitabu’l-İmara, III, 1509-1511
8. Nesâi, Kitabu’l-Cenâiz, IV, 60-61
9. Bkz. İbn Kesir, Tefsîru’l-Kur’an’il-Azîm, Nisa Suresi, 77
10. Bkz. Seyyid Kutub, Fî Zılâli’l-Kur’an, Nisa Suresi, 77
11. El-Megâzi, I, 7; es-Sîre, II, 608-609, et-Tabakât, II, 6
12. Kenzu’l-Ummal, c. V, no: 5348
13. Buharî, İman, 25; Cihad, 2, 119
14. Ahmed b. Hanbel, Müsned, no:4869
15. İbnTeymiyye, Siyasetu’ş-Şerîa, s. 8 vd.;Ahmed b. Hanbel, V, 405.
16. Bkz. Muhammed Hamidullah, Hz. Peygamber’in Savaşları, s. 13
17. Enfal Suresi: 65 ; Nisa Suresi: 84
18. Sünen-i EbîDâvud, III, 95, no: 253
19. el-Bidaye: 4/165
20. İmam Serahsî, el-Mebsût, X, 30
21. İbn Kesir, el-Bidaye ve’n-Nihaye, VII, 39
22. El-Mebsût, X, 91-92
23. Beyhâkî: 9/107
24. Heysemî, Mecmau’z-Zevaid, Kitabu’l-İman, I, 42