Allah’ın zikrini kapsayan Kitab’ı Mübin’i indirerek, O›nu nasıl zikredeceğimizi biz Âdemoğullarına öğreten ve kılıçla Kitab’ı korumayı emreden Rabbü’l-Alemin’e hamd olsun. Allah Azze ve Celle’yi zikreden bütün zâkirlerin serzâkiri ve Allah Teâlâ’nın yolunda cihad eden bütün mücahidlerin kumandanı olan Peygamberimiz, Efendimiz sallallahu aleyhi ve sellem’e; hayatlarında zikir, ibadet ve cihadı mezcederek kâmil müslümanlar olan onun âline, ashabına ve kıyamete kadar gelecek olan etbâına salât ve selam olsun.

İmdi; Dünyevi ve uhrevi saadete talip olanlar, ubudiyet yoluna girip; kul olduklarının bilinç ve şuuruyla hareket etmelidirler. Kul ise; kendisi için kolay gelen şekilde değil de yüce Mevlâ’sının emirlerine göre amel eder. Yüce Mevlâ’sının rızasına ulaştıran amelleri tefrik etmeksizin, gücü nisbetinde hepsini yapmaya gayret eder. O bir taraftan rıhle-i tedriste ilim öğrenen ve öğreten bir ilim talibi; bir taraftan zikir meclisinde yerini alan bir zâkir; diğer taraftan Allah’a çağıran bir davetçi ve Allah Azze ve Celle’nin kelimesini/şeriatını yüceltmek ve hâkim kılmak için O’nun yolunda savaşan bir mücahittir. Çünkü bütün bunları ona emreden, onun Mevlâ’sı olan yüce yaratandır. İnsanların mizac ve tabiatları farklı olduğundan ve fıtrî kabiliyetleri ayrı ayrı bulunduğundan dolayı her ne kadar her bir insanın daha çok meyledeceği husus bunlardan biri olsa da; kulluk/ubudiyet yoluna giren sâlik yüce Mevlâ’sının bu ve benzeri emirlerinin hiçbirini ihmal etmez. Şahsiyeti kâmil olan bir müslüman gücü yettiğince Allah Azze ve Celle’nin dinini bir bütün olarak kâmil bir şekilde yaşamaya çalışır. Farklardan birisi de bu olsa gerektir. Sahabe’i kiram ve selef’i salihinden her bir zat aynı anda hem ilmi ile âmil bir âlim, hem ârif’i billâh bir zâkir ve âbid, hem basiretli ve hikmetli bir davetçi ve hem de savaş meydanlarında Allah’ın kelimesini yüceltmek için kılıç sallayan bir mücahid idi. Onlardan sonra gelenler ise, bu mukaddes vazifeleri birbirinden ayırarak, her bir taife bu vazifelerden birine yapışıp diğerlerini ihmal etti. Kimisi sadece ilme yöneldi, kimileri zikir ve ibadetle iktifâ ettiler, diğer bazıları kendilerini tebliğ ve davet işine hasrettiler, daha başkaları da cihad ve savaş meydanlarına yöneldiler. Böylece hak bölüşülünce, hakikat da ortadan kayboldu. Sahabe’i kirama müyesser kılınan muvaffakiyet, zafer, fetih ve ilâhi yardım daha sonraki nesillere nasip olmadı. Bu taifelerin her birinde hayır bulunsa da ancak hayrın kâmil bir şekilde meydana gelebilmesi için, dinin bir bütün olarak kâmil bir şekilde yaşanması gerekir. Nitekim Kur’an-ı Kerim ve sünnet’i seniyyeye baktığımızda böyle şahsiyeti tekâmül etmiş bir müslüman tipinin yetiştirilmesinin amaçlandığını açık bir şekilde görmekteyiz. Bu mü’min kardeşlerine karşı merhametli, şefkatli ve mütevazi; Allah’ın düşmanları olan kâfirlere karşı öfkeli, şiddetli, sert ve izzetli; Allah’ın dinini yaşarken ve yayarken kendisine yöneltilen kınama, ayıplama, eleştiri ve azarlamalardan çekinmeyen; gönül dünyası ve kalbi Allah’ı zikretmekle mutmain olmuş, Allah’ı ve Rasûlü’nü her şeyden daha fazla seven ve Allah Azze ve Celle yolunda cihad eden bir müslüman tipidir. Şimdi Kur›an-ı Kerim›den, sünnet’i seniyyeden ve selef’i salihinin hayatından bazı örnekler verelim:

Allah Teâlâ şöyle buyurmaktadır: “Andolsun, elçilerimizi apaçık delillerle gönderdik ve beraberlerinde Kitab’ı ve mizanı (adalet terazisini) indirdik ki, insanlar adaleti yerine getirsinler! Demiri de indirdik, elbette onda şiddetli bir be’s (vurucu güç) ve insanlar için birçok menfaatler vardır. Böylece Allah, kendisine ve elçilerine kimin gıyaben (görmeden) yardım ettiğini bilecek (belirleyecek)tir. Kesinlikle Allah çok kuvvetlidir, çok izzetlidir.” (Hadid; 25) Görüldüğü gibi Allah’a ve elçilerine yardım etmek için iki şeye sahip olmak gerekir: En büyük zikir olan Kitab’ın ilmi ve Kitab’ın ortaya koyduğu şeriatı hâkim kılmayı ve korumayı sağlayacak olan kılıç… Hidayet yoluna ileten Kitab ve onu koruyan kılıç… İlim ve cihad… Bu ikisi birbirinden asla ayrılmazlar. Ayrılmaları takdirinde cihadsız kalan ilim, güç ve kuvvet unsurlarından tecrid edilen Kitab heybet ve azametini kaybeder ve âlimler sadece münazara ve münakaşa meclislerinde toplumların üzerinde ciddi etkisi olmayan tartışmalar icra ederler. Kitab’ın hidayetinden ve ilmin nûrundan mahrum kalan cihad ise, gerçek gayesinden uzaklaşır ve insanlara tahakküm ve zulüm aracına dönüşür. Yine Allah Teâlâ şöyle buyurmaktadır: “Ey iman edenler, bir (düşman) grupla karşılaştığınızda sebat edin ve Allah’ı çokça zikredin; tâ ki felaha (kurtuluşa/zafere) eresiniz. Allah’a ve Rasûlü’ne itaat edin ve birbirinizle çekişmeyin; bu durumda başarısızlığa uğrarsınız ve rüzgârınız (gücünüz) gider! Sabırlı olun; şüphesiz Allah sabredenlerle beraberdir.” (Enfâl; 45-46)

Bu ayet’i kerimenin tefsirinde hikmet sahibi bazıları şöyle demişlerdir: “Allah Teâlâ bu ayet’i kerimede savaşın âdabını bir arada zikretmiştir.”
İbni Nehhas bu sözü şöyle açıklamıştır: “Bu kişi gerçekten doğru söylemiştir. Çünkü Allah Azze ve Celle bu ayet’i kerimede mücahidlere beş şeyi emretmektedir ki, bu beş şey birlikte bir toplulukta bulunsa, onların sayısı az ve düşmanlarının sayısı çok olsa dahi muhakkak onlara yardım edilir ve onlar zafere ererler. Bu beş şey şunlardır:

1– Sebat etmek
2– Allah Azze ve Celle’yi çokça zikretmek
3– Allah’a ve Rasûlü’ne itaat etmek. Kitab’a ve sünnete muvafık hareket etmek
4– Zayıflayıp dağılmayı netice veren çekişmekten uzak durmak
5– Sabretmek ve düşmana karşı dayanıklı olmak(1)

Görüldüğü gibi ilâhi tevfike mazhar olabilmeleri ve muzaffer olmaları için diğer şartlarla birlikte Allah Azze ve Celle’yi çokça zikretmeli ve gece âbid, gündüz faris/süvari olmaları gerekir. Zira zikir, dua, tazarru’ ve niyaz ile kalpleri yumuşayıp itmi’nana kavuşur ve böylece yüce Mevlâ ile aralarında çok kuvvetli bir bağ ve yakınlık meydana gelir. Böylece Mevlâ’larının muhabbet ve yardımına müstehak olurlar. Zira zafer ancak çok izzetli, çok hikmetli Allah Azze ve Celle katındandır. Allah Azze ve Celle, muzaffer kıldığı Tâlut ve ashabının savaş meydanındaki dua ve tazarru’larını bizlere aktarırken şöyle buyurmaktadır: “…Allah’a kavuşacaklarını yakînen bilenler de dediler ki: “Nice az sayıda topluluk, Allah’ın izniyle çok sayıdaki topluluğu mağlup etmiştir. Allah sabredenlerle beraberdir.” Câlut ve askerlerinin karşısına çıktıklarında şöyle dedi (dua etti)ler: “Ey Rabbimiz, üzerimize sabır yağdır, bize dayanma gücü ver ve bu kâfir kavme karşı bize yardım et!” Nitekim Allah’ın izniyle onları bozguna uğrattılar…” (Bakara; 249- 251)

Yine Allah Azze ve Celle, dünyada ve ahirette saadet’i ebediyyeye mazhar kıldığı nice peygamberler ve onların ashabı hakkında şöyle buyurdu: “Maiyetinde birçok rabbânilerin (Allah’ın erlerinin) savaştıkları nice peygamber var ki, Allah yolunda başlarına gelenlerden ötürü gevşemedi, zaafa düşmedi ve (düşmana) boyun eğmediler. Allah, sabredenleri sever. Onların sözleri sadece şundan ibaretti: “Ey Rabbimiz, günahlarımızı ve işlerimizdeki israf (savurganlık)larımızı bağışla, bize sebat etme gücü ver ve kâfir kavme karşı bize yardım et!” Nitekim Allah onlara dünya sevabını ve ahiret sevabının da en güzelini (cenneti) verdi. Allah iyi davrananları sever.” (Âl-i İmrân; 146-148)

İşte gerçek manada Allah Azze ve Celle ile buluşacakları anın muhasebesini yapan, o çok önemli an için hazırlanan, kalpleri Allah Teâlâ’ya bağlı; dua, zikir ve tazarru’ ehli olanlar! Bunlar Allah Azze ve Celle’nin yolunda savaşan peygamberler ve onların maiyetinde bulunan gönülden Allah’a bağlı rabbâni erlerdir. Dünyada mükâfat, zafer, yardım ve muvaffakiyet ve ahirette de Firdevs cennetini talep eden herkes bu kutlu insanlara uymalı ve hayatında dua ve zikir ile cihadı bir araya getirmelidir. Yoksa dua, zikir ve tazarru’dan uzak bir şekilde savaşanların kalpleri katılaşacak; cihaddan uzak bir şekilde zikir ehli olduklarını iddia edenler bir miskinliğe mahkum olacaklardır.
Ebû Mûsâ el-Eş’ari radıyallahu anhu dedi ki: “Biz, Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem ile birlikte bir seferde (gazvede) idik. Bir tepeye çıktığımız zaman (yüksek sesle tehlil ve) tekbir getiriyorduk. Bunun üzerine Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem şöyle buyurdu: “Ey insanlar, kendinize acıyıp, nefislerinize yumuşak davranınız. Zira sizler duymayan ve gâib olan (sizleri görmeyen) birine seslenmiyorsunuz; bilakis sizler işiten ve gören bir Zât’a sesleniyorsunuz.” Sonra ben içimden: “Lâ havle velâ kuvvete illâ billâhi” demekte olduğum halde benim yanıma geldi ve şöyle buyurdu: “Ey Abdullah b. Kays, Lâ havle velâ kuvvete illâ billâhi de. Çünkü bu cümle cennet hazinelerinden bir hazinedir.”(2)

Cabir b. Abdullah dedi ki: “Bizler (Rasûlullah sallallahu aleyhi ve sellem ile birlikte bir seferde olduğumuz zaman) her bir tepeye çıktığımızda tekbir getirir, her bir vadiye indiğimizde tesbih ederdik.”(3)

Abdullah b. Ömer radıyallahu anhuma dedi ki: “Rasûlullah sallallahu aleyhi ve sellem bir gazveden veya hacdan ya da umreden döndüğü vakit, her bir bayıra çıktığında üç defa tekbir getirir, sonra da şöyle derdi: “Allah’tan başka ilâh yoktur. O’nun şeriki yoktur. Mülk O’nundur. Hamd O’na mahsustur. O her şeye kadirdir. Dönenleriz, tevbekârız, abidleriz, secde edenleriz, ancak Rabbimize hamd edenleriz. Allah va’dinde sadıktır. Kuluna yardım etmiş, tek başına bütün hizipleri tarumar etmiştir.”(4)

İşte bizim üsve’i hasenemiz olan Efendimiz sallallahu aleyhi ve sellem ve ashabının hâli! Onlar bütün hallerde ve her yerde Allah Azze ve Celle’yi zikrediyor, O’nu ta’zim ederek yüceltiyor; tesbih, tekbir, tahmid ve tehlillerle sürekli O’nu anıyorlardı. Bununla birlikte aynı zamanda gazveden gazveye, seriyyeden seriyyeye koşuyorlardı. Efendimizin ve ashabının izinde olduğunu iddia eden herkesin de onların yaptığı gibi yapması gerekmez mi?! “Andolsun, sizin için, Allah’a ve ahirete umut bağlayan ve Allah’ı çokça zikreden herkes için Allah’ın Rasûlü’nde elbette parlak bir örnek vardır! Mü’minler, hizipleri gördüklerinde, “bu Allah ve elçisinin bize vaad ettiği durumdur; Allah ve elçisi doğru söylemiştir” dediler ve bu, ancak iman ve teslimiyetlerini arttırdı. Mü’minlerden Allah’a verdikleri söze sadık kalan nice erler vardır ki, kimi adağını yerine getirdi kimi de bekliyor ve (durumlarını) hiç değiştirmediler.” (Ahzâb; 21-23)

Samimi olan ve düşünen bir kavim için, Allah Azze ve Celle’nin bu beyanı kâfi değil midir?! İşte Allah’ı çokça zikreden, Allah’a ve ahiret gününe umut bağlayan gerçek mü’minlerin hâli budur!
Ebu’d-Derdâ radıyallahu anhu’nun rivayet ettiğine göre Rasûlullah sallallahu aleyhi ve sellem ashabına sordu: “Sizin için en hayırlı, melikiniz (olan Allah Teâlâ) katında en değerli, derecelerinizi en fazla yükseltecek, sizin için sadaka olarak altın ve gümüş dağıtmaktan daha kazançlı, düşmanla karşılaşıpta sizin onların boyunlarını vurmanızdan, onların da sizi öldürmesinden daha çok sevap getirecek amelin ne olduğunu size haber vereyim mi?” Onlar da: “Evet, haber ver ya Rasûlallah” dediler. Rasûl’i Ekrem şöyle buyurdu: “(Bu) Allah Azze ve Celle’yi zikretmektir.”(5)

Allah Azze ve Celle’yi zikretmenin bu kadar faziletli olmasının sebebi şudur: Allah’ı çokça zikreden kul, Allah’ı sever ve kalbi O’nun muhabbetiyle ma’mur ve münevver olur. Allah ve Rasûl’ünü, onların dışındaki her şeyden daha çok sever ve her şeye önceler. Artık bu kulun kalbi, yüce Mevlâ’sına tam birşekilde bağlanır ve onun tek derdi yüce Mevlâ’sının emirlerini yerine getirerek O’nun rızasına nail olmak olur. Açıktır ki Mevlâsına tam bir şekilde bağlanıp itaatkâr olan böyle bir kul, Allah Teâlâ’nın emirlerinden birisi olan malını infak etmesi ve diğer önemli bir emri olan O’nun yolunda cihad etme vazifelerini hakkıyla yerine getirmeye gayret eder. Dinin zirvesi kabul edilen bu yolda asla gevşeklik ve zaaf göstermez.

Allahu Teâlâ’nın Kur’an-ı Kerim’de ve Rasûlullah sallallahu aleyhi ve sellem’in sünnet’i seniyyesinde ısrarla teşvik ve emir buyurdukları ve ihmal edenleri şiddetli bir azapla tehdit ettikleri cihad gibi bir farizayı terkeden kimsenin Allah Azze ve Celle’yi hakkıyla zikrettiği söylenebilir mi? Allah’ın emirlerini ve farz kıldığı hususları ihmal eden kişi, olsa olsa Allah’ı zikrediyorum diye kendisi avutup duran gafil bir kimsedir. Aynı şekilde Allah Azze ve Celle’nin yolunda cihad eden bir kimse, nasıl olur da uğrunda canını ve malını feda ettiği yüce Rabbini zikretmekten gafil kalabilir?! Makalemizi, selef’i salihinden gayet muhterem iki zât arasında geçen bir kıssayı aktararak bitirelim:
Muhammed b. İbrahim b. Ebi Sekine dedi ki: Abdullah b. Mübarek, hicri 177 senesinde Tarsus’ta bana şu şiiri yazarak Fudayl b. İyaz’a gönderdi:

Ey Harameyn’in âbidi, eğer bizi görmüş olsaydın,
İbadet hususunda eğlenip oyalandığını anlardın.
Sinesini göz yaşlarıyla ıslatan kişi bilmeli ki,
Bizim sinelerimiz kanlarımız ile boyanmaktadır.
Atını boş ve bâtıl işlerde yoran kişi bilmeli ki,
Bizim atlarımız sabah baskınında yorulmaktadır.
Karışımlı kokular sizin olsun! Bizim kokumuz ise,
At toynaklarının savurduğu güzel toz ve topraktır.
Peygamberimizin sahih, sâdık ve yalanlanmayacak şu sözü bize vârid oldu ki:
Allah’ın yolundaki atların savurduğu tozla,
Alevlenen ateşin dumanı bir kişinin burnunda asla bir araya gelmeyecektir.
İşte Allah’ın Kitab’ı aramızda beyan etmektedir ki:
“Şehit ölü değildir!” Bu da asla yalanlanmayacak bir hakikattir.

Muhammed b. İbrahim dedi ki: Harem’de Fudayl ile karşılaşıp mektubu ona verdim. Fudayl mektubu okuyunca ağladı ve sonra şöyle dedi: “Ebû Abdurrahman doğru söylemiş ve nasihat etmiştir.”(6)

—————————–
1. İbni Nehhas, Muhtasaru Meşârii’l-Eşvâk: 387
2. Buhari: 6384. Parantez içindeki bölüm Buhari’de 2992 rakamlı hadiste geçmektedir.
3. Buhari: 2993
4. Buhari: 685; Müslim: 1344
5. İmam Ahmed, Müsned: 5/195; Tirmizi: 3374; İbni Mâce: 3790; Hâkim (1/496) tashih etmiş, Zehebi de ona muvafakat etmiştir.
6. Zehebi, Siyeru A’lami’n-Nübelâ: 8/412