28 Şubat davasının sona yaklaşıldığı bu süreçte dönemin atmosferinde yapılan yargılamalar neticesinde hala cezaevinde yatmakta olan Müslümanların durumu çözüm beklemekte.                                                               

28 Şubat 1997..O günden bu güne 20 yıl geçti… İslâmi olan ne varsa ona düşmanlığın tavan yaptığı yıllar…

İman eden dindarların zorlu imtihan süreciydi. Zorbalığın, zulmün, işkencenin, insanlığa ihanetin, düşünceye hakaretin,  bedenlere yapılan hayâsızlığın, özgürlüklere set çekmenin, hukuksuzluğun prim yaptığı bir dönemdi.  Evlerin, sokakların, camilerin, şehirlerin hukuktan bu kadar mahrum olduğu bir dönem olmamıştı ve sonrasından gelen o soğuk ve çetin 28 Şubat… Karanlığın, hukuksuzluğun tüm ülkeye yayıldığı bir dönem.

Masa başında oluşturulan örgütler, delilsiz suçlamalar, işkenceler. Taraflı içtihatlarıyla aldıkları kararlar neticesinde başında bulundukları ceza dairelerinin (şimdilerde bunların kimisi FETÖ’den içerdeler) onadığı kararlarla müebbetle ve idamla yargılamalar.

Neticesinde yaklaşık 20 yıldır yüzlerce Müslüman o günlerden bugüne cezaevindeler. O gün 20 yaşlarında olan bir genç bugün muhtemelen 40’ına vardı. Bu süre zarfında çocukları büyüyenler, anne, baba, abla veya yakınları vefat edenler, cezaevinde hastalananlar, vefat edenler oldu. Dile kolay tam 20 yıl.

Her zulüm dönemlerinin bedelleri, sıkıntıları olmuştur, olacaktır. Bu sıkıntılı dönemlerin Ashabı Kehf’leri olmuştur, her zindanların Yusufları, her karanlık günlerin Ahmetleri, Abdüsselamları ve daha yüzlerce Müslümanı olmuştur. Zindanlarda bile boş durmayan, her biri birkaç üniversite bitiren, birkaç kitap yazan, ilim tedris eden yiğitler. Nice annelerin babaların gözlerini yollarda açık bırakıp gittiler.

20 yıl önce bu insanlara işkence yaparken işkence arası namaz molası veren çete de, onları sorgulayan dönemin yargı mensupları da aynı çetenin mensuplarıydı. Bugün o hain kalkışma sonrası bu mensupların tutuklanmalarına ve o dönem yargılamaların bu çetenin ürünü olduğu aşikâr olmasına rağmen hâlâ bu kadar ceza yetmedi mi?

Eski Cumhurbaşkanlarından A. Necdet Sezer’in sol örgütlerin mensuplarını birer ikişer affetmesi, PKK tutuklularının bile bu süreçte aftan faydalanmaları, hırsızların tecavüzcülerin bile serbest kalmaları aşikâr iken bu Müslümanlara bu kadar eziyet yetmez mi?

Hepimiz anne babayız, kardeşlerimiz, yakınlarımız var. 18, 20 yaşlarında bir çocuğumuzun bizden koparılıp dile kolay 20 yıl zindanlara atılması dayanılabilecek bir şey değil.  Bu insanlar mahpus iken ailelerinin, yakınlarının dostlarının acı veya mutlu günlerinde yanlarında olamadılar. Yaşı 80’leri geçmiş hasta ve kendi ihtiyacını karşılayamayacak durumda olup ve hala cezaevinde tutuklu olanlar var. Yetmedi mi?

Cezaevindeki Müslümanlardan Ahmet Şat’ın dediği gibi “Evet, mücadele bedel ödemeyi gerektirir. Ama Ergenekon ve Balyoz gibi darbeci-Kemalist örgütlenmelere mensup insanların yakalandığı ilk günden itibaren taraftarlarının gösterdiği kararlı destek ve direniş takdire şayandır. Bunun neticesinde hepsi özgürlüğüne kavuşmuş oldu. Bunun bize bir şey öğretmiş olması gerekmez mi?”

Bu aslında sadece içerdekilerin değil dışardakilerin de imtihanı değil midir? Genç yaşta zindan karanlıklarında bir davanın şahidi olmak. Yemin ederiz ki biz şahidiz onlar Müslüman gençlerdir. Ergenekon’cular, Balyoz’cular hatta Fetöcüler bile dışarda iken bunların hala içerde olması seslerimizin cılızlığından mıdır? Fakat bizim Rabbimiz var. O’na iman etmişiz.

Alınacak basit bir kararla yeniden yargılanmaları mümkün iken bu isteksizlik neden? Olağanüstü bir ortamdı, olağanüstü bir dönemdi, olağanüstü bir yargılama süreciydi. Geçti.  Yetmedi mi? 1

Suriye’deki İran ve Rusya, Türkiye’deki İran ve Rusya 2

Türkiye’nin Suriye politikası sadece Amerika ile çatışmıyor. Her ne kadar Soçi ve Astana’da anlamsız ve pratiğe yansımayan bir çatışmasızlık mutabakatına varılmışsa da Rusya ve İran’la da ciddi çelişkiler hatta çatışmalar yaşıyor Türkiye. Ne var ki; Suriye’deki PKK/PYD varlığının kontrolünü ağırlıklı olarak Amerika elinde tuttuğu için nispeten Rusya ve İran’la mutabakata daha yakınmış gibi bir zemin oluştuğu zehabı yaygınlaşıyor.

Cenevre görüşmelerini sonuç alınması imkânsız çirkin bir tiyatroya çevirip Türkiye’yi (Rusya ve İran’ın hegemonyasını güçlendirecek) Astana ve Soçi zirvelerine dâhil olmaya itekleyen bizzat Amerika’ydı. Amerika’nın, Türkiye-Suriye sınırını PKK/PYD garnizon devletçiğiyle kuşatma politikasını kırmak üzere zaruri olarak Rusya ve İran’la mutabakat arandı.                                                                                                  Fakat bu mutabakat arayışını her iki devlet de güçlü bir fırsata çevirmek üzere kullanmaya girişti. Beklendiği üzere Amerika-Türkiye arasındaki gerilim ve ayrışmayı her iki ülke de çok boyutlu bir kazanıma çevirmek üzere seferber oldu.                                                                                                              

Gerginliği Azalt, Katliamları Arttır!

Zeytin Dalı askeri harekâtına Amerika ve Avrupa’dan gelen tepkilere aşırı bir biçimde yoğunlaşınca, Rusya ve İran’ın gösterdiği askeri ve diplomatik tepkileri ya görmezden geliyoruz ya da yerli yerine oturtamıyoruz. Oysa bu süreçte Rusya ve İran özellikle İdlib ve Doğu Guta’ya dönük ileri düzeyde barbarlık içeren saldırılarını daha bir yoğunlaştırdılar. Başkent Şam’ın banliyösü sayılan Doğu Guta’ya yönelik olarak Esed rejimiyle birlikte havadan ve karadan saldırılar düzenleyen Rusya ve İran sivil yerleşim birimlerini resmen yakıp, yıkıyor. Klor gazı başta olmak üzere çok sayıda kimyasal saldırının düzenlendiği kayıtlara geçti.

4-5 Mayıs 2017’de Astana Zirvesi’nin en büyük kazanımlarından biri olarak gösterilen ‘gerginliği azaltma bölgesi’ kararı nerdeyse hiç devreye girmeden fiyaskoya dönüşmüş durumda. Bu bölgelerden biri de İdlip’ti. Ne var ki; Rusya bir taraftan savaş uçaklarıyla ardı arkası kesilmeyen ağır bombardımanlar düzenliyor İdlip’e. Diğer taraftan da Akdeniz’de konuşlandırdığı savaş gemilerinden balistik füzelerle harabeye çevirdiği şehirleri kanla suluyor.

İdlip’te sadece Ocak ayında 210’dan fazla insan hayatını kaybetti. 1.450’den fazla insan ağır bir biçimde yaralandı. Daha dün Lazkiye’deki Hımeynim üssünden havalanan Su-35 tip Rus savaş uçakları Cisr-eş Şuğur’da bir hastane ve iki okulu vurdu: 10 ölü, 15 yaralı. Daha öncekiler gibi bu katliam da ajans ve bültenlerin önemli bir kısmında haber değeri bile görmedi, ne yazık ki.

İran’ın, Suriye halkına karşı estirdiği terörün Rusya’dan asla geri kalır bir tarafı olmadı. Hatta Lübnan Hizbullahı ve Fatimiyyun Tugayları’yla beraber Suriye halkına karşı katliamlar tertipleyen Kudüs Orduları yetersiz kalınca General Kasım Süleymani bizzat devreye girip Putin’i ikna etmek üzere Moskova’ya bir sefer bile düzenledi. Neticede Rusya-İran ittifakı başta Halep olmak üzere PKK/PYD bölgeleri haricinde neredeyse taş üstünde taş bırakmamacasına büyük yıkımlar ve katliamlar tertipledi. İran ordusu organize ettiği Şii milislerle birlikte tıpkı Rusya gibi Suriye’ye el koymuş, işgal etmiş durumda.

Türkiye’ye Suriye’den gelen tehdit sadece PKK/PYD ile sınırlı değil. PKK/PYD kadar hatta daha önemli tehdit hiç tartışmasız Esed rejimidir. PKK/PYD nasıl ki kendi başına bir askeri güç ve tehdit olmayıp bazen Amerika adına bazen Rusya adına fonksiyon icra eden bir yapı ise, benzer bir durum; çapı büyütülmüş olarak Esed rejimi için de geçerlidir. Çünkü savaşan, saldıran, katleden Esed ordusundan daha çok İran ve Rusya askeri varlığıdır.

Nafile’nin Farsça Karşılığı

Afrin’e yönelik başlatılan Zeytin Dalı harekâtı ilerledikçe ve Türkiye adına belirli başarılar kayda geçtikçe İran’ın pozisyonu sertleşen bir tepkiye dönüşüyor. Mesela nerdeyse tamamı devlet kontrolünde işleyen İran basınında önce Türkiye aleyhinde yoğun bir kara-propaganda kampanyası devreye sokuldu. Ardından İran Dışişleri Bakanlığı Sözcüsü Behram Kasımi, Suriye’nin egemenliğinin ihlal edildiği gerekçesiyle “Türkiye derhal operasyonları durdurmalı” çağrısı yaptı. Devamında İran Cumhurbaşkanı Hasan Ruhani, Zeytin Dalı’nın yakın zamanda son bulması çağrısı yaparken şu cümleyi sarf etti: “Bu operasyon nafile!” Elbette konuşmasının içerisinde “Kürt kardeşlerimiz ölüyor, Türk kardeşlerimiz ölüyor” gibi son derece müşfik(!) gerekçeler de sıralanıyordu.

Gerilimin yükseldiği bir vasatta Dışişleri Bakanı Mevlüt Çavuşoğlu, Tahran’a varıp Cumhurbaşkanı Ruhani ile görüştüğü saatlerdeyse, İran devlet televizyonu IRİB’in haber sitesinde “Türkiye Ordusu Afrin’de kimyasal silah kullanıyor” yalan haberleri devreye sokuluyordu.

Suriye muhalefetini ve onları destekleyen direniş gruplarına karşı İran’ın yürüttüğü açık-örtülü savaş azalmak bir tarafa daha çok yoğunlaşıyor. Afrin’e yönelik askeri harekâtın PKK/PYD’yi zayıflatmasından hatta o bölgeden söküp atmasından Amerika kadar İran da endişe duyuyor. Fakat bir şey daha vardı bu tepkilerin arkasında: Birleşmiş Milletler Uluslararası Bağımsız Suriye Araştırma Komisyonu Başkanı Paulo Sergio Pinheiro, İdlib ve Doğu Guta’da klor gazının kullanılması iddialarına dair çarpıcı bilgiler ifşa ediyordu.

Deutsche Welle’de yayınlanan habere göre Almanya merkezli 100 kadar paravan şirket uzun zamandır İran ile silah ticareti yapıyordu. Üstelik bu firmaların İran’a kimyasal ve biyolojik silah teknolojisi sattığı ve İran’ın da bu silahlarla Suriye’deki sivillere saldırdığına dair raporlara atıflar yapılıyor. İran yapımı füzeler bileşenlerle teçhiz ediliyor ve Suriye halkını çocuk, kadın, yaşlı, hasta ayırmaksızın tepelerine fırlatılıyordu. Garip olan ise Türkiye’de zannedilenden daha geniş bir lobinin İran’ın işlediği işgal, katliam, yıkım, tehcir, teröre destek, despotizmi tahkim etme gibi pek çok cürmü örtmek üzere konuşlandırıldığının unutulmasıydı.

Evet, Rusya ve İran’ın Suriye’deki askeri varlığıyla işlediği cürümler var. Fakat bir de paralel ve eş zamanlı olarak Türkiye’deki siyasal, askeri, iktisadi, entelektüel hatta edebi sahayı ipotek altına alan örtülü operasyonları var. Oysa Amerika’nın kurduğu tuzaklar ve düşmanlıklarla mücadele etmek için Rusya ve İran’ın kurduğu tuzakları ve tırmandırdığı düşmanlıkları örtmenin, mazur görmenin veya belirsiz bir vadeye ertelemenin makul bir gerekçesi olamaz. 

1. Veysi SELİMOĞLU/Haksöz Haber                                                                                                                    

2. Kenan ALPAY/ Yeni Akit