İnsan, tehlike sezinlediği yerlerden geçerken bir başka dikkatli ve endişeli olur. Kavga, gürültü ve anarşi söz konusuysa uyarırız sevdiklerimizi böyle ortamlardan zarar görmesinler diye. Mevcut bir düşman ve hasım var ise girip çıktığımız yerlere daha dikkat kesiliriz. Savaş ortamında keyfi ve rahat davranamaz insan, yapısı gereği. Her türlü tedbir ve önlemi almak durumundadır hesap etmediği bir sona uğramamak için. Bizler daha vücuda gelip dünyayı meşgul etmeden önce başlamış olan bir savaşın ortasında açarız gözlerimizi dünyaya. Olup-olmayacağından değil sadece taraf seçmek durumunda olduğumuz bir savaşın gölgesinde başlarız hayata. Allah azze ve celle tarafından ilan edilmiş Âdem ve İblis, Hak-Batıl, İman-Küfür, Tevhid-Şirk savaşının göbeğinde. Cephelerin sürekli el değiştirdiği, cephanelerin devamlı güncellendiği, tuzaklara yeni formatlar uyarlanıp uygulamaya konulduğu ve sürekli ayağa kalkan, yere düşen yığınlarla dolu amansız, duraksız, acımasız bir savaş…
İnsan, düşmanını tanıdığı oranda zafere yakın olur. Söylem üreten değil, kafasını kullanıp düşmanını zayıf yerinden yakalayarak zafer kazanan ve kahramanlaşan liderlerle doludur insanlık tarihi. Casusluk faaliyetleri de bunun için değil mi zaten. Zayıfını yakala ve ummadığı anda zayıf tarafından vur. Gözlerimizi açtığımızda kendimizi içinde bulduğumuz bu savaşın ilan edicisi olan Rabbimiz, evladının kavgada zarar görmesini istemediği için kendisini uyaran ana-babadan daha müşfiktir bizlere. O, er-Raûf’tur, er-Rahman ve er-Rahimdir, merhameti ve şefkati sonsuzdur O’nun. Bu sebeple kendi huzurunda terbiyesizliğe yeltenen sinsi düşmanımız şeytana karşı bizi sürekli uyarmış ve ne tür vasıfları, hileleri, tuzakları, zaafları varsa bize haber vermiştir. Usta bir asker gibi, sadece slogan atarak değil dikkatli ve uyanık bir şekilde çeşitli açıdan bizden daha fazla imkâna sahip gözüken bu sinsi düşmana, yeri geldiğinde gereken hamleyi yapıp yapmamak Allah’ın izni ile bizim elimizdedir artık.
Evvela bilmeliyiz ki, çok mahir ve usta bir düşman gibi gözüken şeytanın en büyük özelliklerinden biri korkaklıktır. Dilerseniz onun Bedir savaşında müşriklerle olan diyaloğunu Kerim Kitabımızdan okuyalım: “Hani şeytan onlara yaptıklarını güzel gösterdi de: Bugün insanlardan size galip gelecek kimse yoktur, şüphesiz ben de sizin yardımcınızım, dedi. Fakat iki ordu birbirini görünce ardına döndü ve: Ben sizden uzağım, ben sizin göremediklerinizi (melekleri) görüyorum, ben Allah’tan korkuyorum; Allah’ın azabı şiddetlidir, dedi.” (Enfal Suresi 48) Ezan okunduğunda korkudan mafsalları gevşediği için yellenerek kaçan, Kur’an duyduğunda rahatsız olup o ortamı terkeden korkak bir düşman. İkinci olarak tuzak ve hileleri zayıftır şeytanın. (Bkz. Nisa Suresi 76) İki müslümanı neredeyse kavgaya tutuşturacak kadar fitleyip vesvese veren ve onları dolduruşa getiren iblis, bir istiâze ile sıvışıp gidecek ve onca maharetle hazırladığı tuzaklar beyhude olacaktır. Size sesleniyorum eşler! Öfke anında yanınızda kıs kıs gülerek sizi kışkırtanın, ezeli düşmanınız olduğunu biliyor musunuz? Bir birine küs duranlar, kimin kayığında olduğunuzu, kimin tuzağına yem olduğunuzu farkedemiyor musunuz hâlâ? O çelikten gibi gözüken duvara, ihlâslı bir istiâze ve öfkesinden kudurmuş, yenilginin nedametiyle yanıp tutuşan iblis… Hz. Yusuf’a ne maharetli tuzaklar kurmuş, oyunlar oynamıştı şeytan ama müstahkem bir kaleye sığınış, iblisin de yularını elinde bulunduran Allah’a iltica ve onca sene hazırlıkları yapılan bir tuzağın örümcek ağı gibi bir çırpıda yok oluşu. O sebeple sevin kardeşim, şeytanın tuzağı zayıf, hem de onu alevli ateşten yaratanın ilanıyla zayıf. Ne kadar alevli olursa olsun, nitelikli bir su ile hemencecik sönüveren bir ateştir onun tuzağı.
Bir de çok yalancıdır iblis, aldatır ve kandırır kendisinin adımlarına uyanları. Birinci adımı attın mı alamazsın kendini diğer adımlardan ve ustaca süslenmiş yalanlar halkası içersinde kayboluverirsin birden. O sebeple uyanık olmalı sürekli yalan söyleyip kuruntu ve pembe hayallerle avutan düşmanımıza karşı… Hz. Âdem’i de yalanla kandırmadı mı? “Sizin iyiliğinizi istiyorum”, “Size nasihat ediyorum” diyerek aldatmadı mı onları? (Bkz. A’raf Suresi 21) O yüzden çok dikkat çekici bir şekilde vurgulanmıştır iblis’in aldatıcılığı ve bir o kadar vurucudur ilah-i ikaz: “Şeytan, Allah’ın affına güvendirerek sizi kandırmasın.” (Lokman Suresi 33, Fâtır Suresi 5) “Şeytan, insanlara, aldatmadan başka bir şey vadetmez.” (İsra Suresi 64) Onun usta bir yalancı olduğu hususunda şu ayet-i kerime ne kadar da ibretliktir: “Şeytan insana “İnkâr et” der. İnsan inkâr edince de: Ben senden uzağım, çünkü ben âlemlerin Rabbi olan Allah’tan korkarım, der.” (Haşr Suresi 16)
Dilerseniz bu amansız düşmanımızın diğer bazı özelliklerini yine yüce Rabbimizin buyruklarından dinleyelim:
Şeytan, israfçıdır. “Zira böylesine saçıp savuranlar şeytanların dostlarıdırlar. Şeytan ise Rabbine karşı çok nankördür.” (İsra Suresi 27)
Aramızı bozmak ister. “Sonra şeytan aralarını bozar. Çünkü şeytan, insanın apaçık düşmanıdır.” (İsra Suresi 53)
Fakirlikle korkutur. “Şeytan sizi fakirlikle korkutur ve size cimriliği telkin eder.” (Bakara Suresi 268)
Kötülüğü, fuhşu ve Allah hakkında bilgisizce konuşmayı emreder. “O size ancak kötülüğü, çirkini ve Allah hakkında bilmediğiniz şeyleri söylemenizi emreder.” (Bakara Suresi 169)
Batıl ve yanlış sözleri ilka eder. “Böylece biz, her peygambere insan ve cin şeytanlarını düşman kıldık. (Bunlar), aldatmak için birbirlerine yaldızlı sözler fısıldarlar.” (En’am Suresi 112)
Yaradılışı bozmaya-bozdurmaya çabalar. “Onları mutlaka saptıracağım, muhakkak onları boş kuruntulara boğacağım, kesinlikle onlara emredeceğim de hayvanların kulaklarını yaracaklar (putlar için nişanlayacaklar), şüphesiz onlara emredeceğim de Allah’ın yarattığını değiştirecekler.” (Nisa Suresi 119)
İblis’in bize karşı belki de en büyük avantajı bizi görüyor olmasıdır. Zira biz onu göremiyoruz. “Ey Âdemoğulları! Şeytan, ana-babanızı, ayıp yerlerini kendilerine göstermek için elbiselerini soyarak cennetten çıkardığı gibi sizi de aldatmasın. Çünkü o ve yandaşları, sizin onları göremeyeceğiniz yerden sizi görürler.” (A’raf Suresi 27)
Bu ve bunlar gibi daha başka özellikleri bulunan iblise karşı biz müslümanların, Allah’ın buyruklarına gönülden kulak vererek boyun eğmeleri ve açık bir şekilde ifşa edilen bu tuzaklara karşı gereken hazırlıkları yapmaları gerekmektedir. Kur’an-ı Kerim’in çeşitli yerlerinde çeşitli münasebetlerle 88 defa “şeytan” (18 tanesi “şeyâtîn” şeklinde) ve 11 defa “iblis” diye uyarıp ikazda bulunduğu bu en büyük düşmanımızın, en büyük derdi insanların arasını bozarak birbirlerine düşman olmalarını sağlamak ve bu şekilde huzursuzluklara sebebiyet vererek Allah’tan uzaklaştırmaktır. Eşler arasındaki ilişkileri bozmak, kardeşler arasındaki münasebetleri dumura uğratmak, akrabalar arasında anlaşmazlıklar çıkarmak ve müslümanları küstürüp ihtilaflarına sebep olacak hallere sevketmek, şeytanın üzerinde hassasiyetle çalıştığı ve efor harcadığı alanlardır. Onun tuzaklarına kanıp yanlışa düşmemek için tedbirli olmalı vesvese ve fısıltılarına karşı uyanık kalmalıyız. Çünkü o, Habil’i Kabil’e öldürttüğünde çok parlak bir zafer kazanmıştı. Yusuf’u kendi kardeşleri eli ile kıskançlık kuyusuna attırdığında pek sevinmişti. Kardeş olan Evs ve Hazrec’in arasını bozma fırsatı yakaladığında ellerini oğuşturuyordu. Eşleri birbirlerinden uzaklaştırmak için her daim tetikte bekliyordu. O zaman bizler de onun bu kandırma ve vesveselerine karşı “Melik’in-nâs”, “İlâh’in-nâs”, “Rabb’in-nâs” olan Allah’a sığınmalıyız. Zira Hz. Peygamber aleyhisselam’ın da haber verdiği gibi iblis, namaz kılanların kendisine kulluk yapmalarından ümidini kesmiştir ancak onların arasını bozmak “et-tahriş” en büyük emeli ve arzusu olmuştur.
Hak-batıl savaşının devam etmektedir ve devam edecektir. Bu savaşta Allah celle celâluh’un tarafında olmayanlar doğal olarak şeytanın tarafında yer almaya mahkûm olacaklardır. Zira iblisin peşine düştükleri ve onun peşinden sürüklenenler, Allah’tan uzak olmanın neticesinde böyle bir akıbete düçar olmuşlardır. Bakın yüce Rabbimiz şeytanın tuzaklarına açık hedef olanların özelliklerini bize nasıl haber veriyor. “Kim Rahman’ı zikretmekten gafil olursa, yanından ayrılmayan bir şeytanı ona musallat ederiz. Şüphesiz bu şeytanlar onları doğru yoldan alıkoyarlar da onlar, kendilerinin doğru yolda olduklarını sanırlar. O şeytan dostu kimse, en sonunda bize gelince arkadaşına: Keşke benimle senin aranda doğu ile batı arası kadar uzaklık olsaydı, ne kötü arkadaşmışsın! der.” (Zuhruf suresi 36-38) Demek ki zikirden, fikirden, şükürden uzaklaştıkça -boşluk kabul etmeyen varlık âleminde- şeytanın kucağına doğru yuvarlanan bir nasipsiz haline geliyor insan. Dünyadayken peşinden gidilen dost, kıyamet gününde “Ne kötü arkadaşmışsın sen” serzenişleriyle şikâyet edilen bir düşman oluyor.
Adımlarına uyup peşinden gidecek olursak şeytanın bizi nereye götüreceği en can alıcı ifadelerle anlatılmıştır bizlere, yüce kitabımız Kur’an-ı Kerim’de. Şeytanın adımlarına uyanların akıbetleri ile ilgili ibretlik birkaç ayet-i kerime…
Aileyi tahrip “Sonra şeytan aralarını bozar. Çünkü şeytan, insanın apaçık düşmanıdır.” (İsra Suresi 53) “…ve şeytan benimle kardeşlerimin arasını bozduktan sonra…” (Yusuf Suresi 100)
Uhrevi Hüsran “Kim Allah’ı bırakır da şeytanı dost edinirse elbette apaçık bir ziyana düşmüştür.” (Nisa Suresi 119)
Alevli azap “Çünkü şeytan, sizin düşmanınızdır, siz de onu düşman sayın. O, kendi taraftarlarını ancak ateş ehlinden olmaya çağırır.” (Fâtır Suresi 6)
Azgınlık “(Şeytanların) dostlarına gelince, şeytanlar onları azgınlığa sürüklerler. Sonra da yakalarını bırakmazlar.” (A’raf Suresi 202)
Damarlarımızda dolaşan, namazda bizi bırakmayan, yatarken gaflet düğümleriyle kendine tutsak etmeye çalışan, çarşı-pazarları çok seven, yemeğimizden pay almak için çabalayan, evimize işimize ortak olmaya çalışan, doğduğumuz gibi bize rahatsızlık vermek isteyen şeytanın şerrinden korunmak için her daim Allah’a sığınmalıyız. Zira şeytan, çeşitli kılıklara girmiş köpeklerini sürekli bizim üzerimize salmakta ve manevi açıdan paramparça olmamız için uğraşmaktadır. İblisin hizmetinde bulunan onca yaveriyle teker teker mücadele etmenin zorluğu hepimizce malumdur. O zaman daha sağlam ve etkili olan yönteme başvurmalı, iblis de dâhil bütün yaverlerinin iplerini elinde bulunduran Allah’ın himayesine iltica etmeliyiz, sürünün sahibinden yardım istemeliyiz. “Eğer şeytandan gelen kötü bir düşünce seni dürtecek olursa, hemen Allah’a sığın. Çünkü O, işiten, bilendir.” (Fussilet Suresi 36) “Takvaya erenler var ya, onlara şeytan tarafından bir vesvese dokunduğunda (Allah’ın emir ve yasaklarını) hatırlayıp hemen gerçeği görürler.” (A’raf Suresi 201)
Her daim bize karşı pusuda bekleyen bu amansız düşmanımıza karşı uyanık olmalı ve sürekli Allah’a sığınmalı ve bu konuda gevşeklik göstermemeliyiz. Daha dünyaya gelmemiş yavruyu zifaf gecesinde yaptığımız dua ile Allah’ın himayesine teslim etmemiz gerektiğini öğretmektedir bize Hz. Peygamber. “Allahım, şeytanı bizden sav! Bize bahşedeceğin çocuklardan da uzaklaştır onu Allahım!” Doğar doğmaz yine Allah’ın korumasına bırakırız bizler yavrularımızı Hz. Meryem’in annesinden öğrendiğimiz terbiyeyle. “…Kovulmuş şeytana karşı onu ve soyunu senin korumanı diliyorum.” (Âl-i İmrân Suresi 36) Ve yine büyüyüp serpilmeye başladıklarında yine Rabbimize teslim ediyoruz ciğerparelerimizi. Aynen Hz. Hasan ve Hz. Hüseyin radıyallahu anhumâ’yı dedeleri Hz. Muhammed’in Rabb’ül-âle’în’e teslim ettiği gibi. “İkinizi, bütün şeytanlardan, kem gözlerden Allah’ın himayesine sığındırırım.” Kur’an okurken, bir işe girişirken, her önemli işte, önemsediğimiz ve şeytanın ortak olmasını istemediğimiz bütün işlerimizde Allah’a sığınmaya devam etmeliyiz. Ve dudaklarımızdan sürekli Rabbimizin bize öğrettiği şu dua çıkmalı. “Rabbim! Şeytanların kışkırtmalarından sana sığınırım! Onların yanımda bulunmalarından da sana sığınırım, Rabbim!” (Mü’minûn Suresi 97-98)
Şeytanın vesveselerine karşı bir kalkan mesabesinde olan mübarek sözlerle bitirelim. Ebu Hureyre radıyallahu anh’den rivayet edildiğine göre Ebu Bekir es-Sıddîk radıyallahu anh Peygamber aleyhisselâm’a:
– Yâ Resûlallah! Bana sabahleyin ve akşamleyin okuyacağım mübarek kelimeleri öğretseniz de okusam,  dedi. O da:
– “Allâhümme fâtıre’s-semâvâti ve’l-ardı âlime’l-gaybi ve’ş-şehâdeti, rabbe külli şey’in ve melîkehû. Eşhedü enlâ ilâhe illâ ente. Eûzü bike min şerri nefsî ve şerri’ş-şeytâni ve şirkihî: Gökleri ve yeri, görünen ve görünmeyen âlemleri yaratan Allahım! Ey her şeyin Rabbi ve sâhibi! Senden başka ilâh bulunmadığını kesinlikle söylerim. Nefsimin şerrinden, şeytanın şerrinden, onun Allah’a şirk koşmaya davet etmesinden sana sığınırım” diye dua et ve bunu sabahleyin, akşamleyin ve yatağa yattığın zaman söyle!” buyurdu. (Ebu Davud, Edeb 101; Tirmizi, Daavât 14, 95.)