İslâm’ın zirvesi ve en faziletli amellerden biri olan cihad, dinin sadece Allah’a ait olması için girişilen muazzam bir faaliyettir. Öyle ki bu amel, Allah ile yapılan bir ticarette cennetin karşılığı olarak satın alınan hayatın ortaya koyulmasıdır. Asırlar boyu Müslümanlar Allah’a verdikleri sözde durmuş ve bundan sonra verdikleri söze sadık kalmaya devam edeceklerdir.

Cihad amelinin mükâfatının büyük olması, ortaya konan gayretin kıymetini göstermek içindir. Zira Müslüman hayattaki en değerli varlığını, bedenini ortaya koymakta, yakınlarını ve varlığını bu yolda feda edebilmektedir. İşte bu durum cihadın ne kadar çetin ve cesaret isteyen bir amel olduğunu göstermektedir. Bu durum özellikle de düşmanla karşılaşma anından yakinen hissedilmekte, müşahede edilmektedir. Mücahid, düşmanla karşılaştığı anda Allah’a dayanmalı ve bütün cesaretini ortaya koyarak zafer için mücadele etmelidir. Çünkü ortaya konan bu gayret İslâm’ın tüm dinlere hâkim olması yolunda atılan önemli bir adımı teşkil etmektedir. Ancak mücahidin cenk esnasında kumandanının emri olmaksızın ya da bir taktiğe bağlı kalmaksızın cepheden kaçması haramdır, büyük günahlardan biridir. Bu yazıda zikri geçen hususa bazı ayet ve hadislerle işaret edilerek meselenin fıkhî boyutuna ayrıntıya girilmeden kısaca değinilecektir. Fıkhî boyutundan daha çok, savaştan kaçmanın neden büyük günahlardan olduğu hususuna kaynaklardan yararlanarak özet olarak işaret edilecektir.

Kur’ân’da savaştan kaçma ile ilgili şu ayet-i kerime konuyla yakından ilgilidir: “Ey iman edenler! Savaş için ilerlerken, inkâr edenlerle toplu halde karşılaştığınızda onlara arkanızı dönmeyin. Tekrar savaşmak için bir tarafa çekilmek veya bir başka topluluğa katılmak maksadı dışında, o gün arkasını düşmana dönen kimse Allah’tan bir gazaba uğramış olur. Onun varacağı yer cehennemdir. Ne kötü bir dönüştür!” (1) Bu ayet, taktik gereği yer değiştirme veya destek için gelen ya da destek olunacak bir topluluğa katılma amacı olmaksızın kâfirlere arkalarını dönüp savaştan kaçmanın ne kadar ağır günah olduğunu açıkça dile getirmektedir.  Ayette geçen emir, müminlerin savaşta kendilerinden iki kat fazla olanlara galip geleceği ayeti (2) dikkate alındığında bu orandan fazla olanlara karşı geri çekilmenin caiz olduğu hükmüyle sınırlıdır. Diğer bir ifade ile mü’min topluluk kendilerinden iki kat fazla olan bir topluluk karşısında geri çekilebilirler. Dolayısıyla Müslümanlardan bir grup, kendilerinin iki katı bulunan bir toplulukla karşılaşacak olursa, farz olan onların önünden kaçmamaktı. İkiye karşı bir halinde kaçan kişi savaş kaçan durumunda olur. Ancak, bire karşı üç halinde kaçan kişinin savaştan kaçtığı söylenemez ve tehdit bu kimseye yönelik olmaz. (3)

Yukarıda zikredilen ayetin nüzul olmasının sebebine işaret eden rivayeti aktarmak konuyu daha iyi anlamamızı sağlayacaktır: İbni Ömer’den rivayet edildiğine göre, şöyle demiştir: Biz bir savaşta idik. İnsanlar (harpten) bir dönüş döndüler(darmadağınık olmuşlardı). “Biz, savaştan kaçmışken Hz. Peygamber ile nasıl karşılaşacağız?” dedik. Bunun üzerine “Tekrar savaşmak için bir tarafa çekilmek veya bir başka topluluğa katılmak maksadı dışında, o gün arkasını düşmana dönen kimse Allah’tan bir gazaba uğramış olur. Onun varacağı yer cehennemdir. Ne kötü bir dönüştür!” ayeti nazil oldu. “Medine’ye girmeyelim, bizi kimse görmesin.” dedik. Sonra da gidelim dedik. Bu sıra da Peygamberimiz sabah namazından çıktı. “Biz kaçaklarız, (savaşta firar edenleriz).” dedik. Peygamber şöyle buyurdu: “Sizler güç kazanmak için dönüp tekrar savaşacak kimselersiniz.” Biz de Peygamberin elini öptük. Bunun üzerine o da: “Ben sizin birliğinizdenim.” buyurdu. (4) Bu hadise Mute savaşında vuku bulmuştu. Bu savaşa gönderilen askerlerin sayısı, düşman-kuvvetlerine nispetle çok az bulunduğundan bir yenilgi olmasın ve takviye kuvvetle bunlara karşı çıkılsın diye askerler geri dönmüşlerdi. Bu hususta henüz âyet-i kerîme nâzil olmamış bulunduğundan, ashab-ı kiram bu savaştan dönüşün sorumluluk derecesini bilmiyorlardı ve Hz. Peygamberin onlara ne söyleyeceğinden korku içindeydiler. Böylece durum izaha kavuşmuş oldu.

Cihad için safta hazır olunduğunda savaşmak farz olan bir husustur, bundan dolayı savaştan kaçmak haram olur. Eğer savaştan kaçma; taktik icabı bir yere pusu kurup saldırmak, dar bir yerden düşmanı daha geniş bir alana çekebilmek, güneş yahut rüzgârın yönünden kaçınmak için ise caizdir. Aynı şekilde bir topluluğun başka bir topluluğa katılması uygundur. (5) Günümüz için ise benzer amaçlarla yapılabilecek taktikler aynı bağlamda değerlendirilebilir. Savaştan kaçmanın fıkhına dair verilen kısa bilgilerle yetinip bu eylemin ahiretteki cezasına ve sebat gösterilmesi hakinde verilecek ecirlere işaret edilebilir. Konu hakkındaki fıkhî ayrıntılar ve tartışmalar için dipnotta verilen eserlere bakılabilir.

Savaştan kaçma, büyük günahlar arasında zikredilmiştir. Bununla ilgili pek çok rivayet vardır. Bunlardan birinde Hz. Peygamber şöyle buyurmuştur: Ebu Eyyub el Ensarî radiyallahu anh’ten rivâyet edildiğine göre, Rasûlullah sallallahu aleyhi ve sellem: “Hep Allah’a kulluk edip hiçbir şeyi Allah’a ortak koşmayan, namaz kılan, zekât veren ve büyük günahlardan sakınan kimse Cennetliktir” buyurdu. Kendisine: “Büyük günahlar nelerdir” diye sorduklarında: “Allah’a ortak koşmak, Müslüman kimseyi haksız yere öldürmek ve savaş anında savaştan kaçmaktır.” buyurdu. (6) Diğer bir rivayette ise Peygamberimiz şöyle buyuruyor: “Yedi büyük günahtan sakınınız.” “Ey Allah’ın Rasûlü bunlar nelerdir?” diye soruldu. O da şöyle cevap verdi: “Allah’a şirk koşmak, Allah’ın haram kıldığı bir nefsi öldürmek, yetimin malını yemek, faiz yemek, karşılaşma gününde (düşmandan) kaçmak, iffetli mümin bayanlara iftira atmaktır.” (7)

Savaştan kaçmayarak sebat etme ile ilgili rivayetlerden bazılarını dile getirmekte de yarar vardır. Zira savaştan kaçmanın ne kadar kötü bir davranış olduğu, savaşta sebat göstermenin mükâfatının ne derece büyük olduğu ile daha iyi anlaşılabilir. Ebû Âmir el Eş’arî radiyallahu anh’ten rivâyet rivâyete göre, Rasûlullah sallallahu aleyhi ve sellem şöyle buyurdu: “Esed ve Eş’arîler ne iyi kabilelerdir. Savaştan kaçmaz ganimet malına da hainlik etmezler, onlar benden ben de onlardanım.” (8) Başka bir rivayette Peygamberimiz şöyle buyurdu: “Uhud’ta kardeşleriniz şehit olunca Allah onların ruhlarını yeşil kuşların içine yerleştirdi. Şehitlerin ruhlarını taşıyan kuşlar cennetteki ırmaklardan içerler, cennet meyvelerinden yerler. Arşın gölgesinde asılı altın kandilleri yuva edinirler. Yedikleri ve içtiklerinin lezzetine varıp yataklarının rahatlığını görünce, bizim cennette diri olduğumuzu ve bize nimetlerle lütfedildiğini kardeşlerimize kim bildirir? Bunu bilsinler de onlar da cihada yönelsinler, savaştan kaçmasınlar.’ Bunun üzerine Yüce Allah şehitlere seslenir: (Merak etmeyin!) Ben onlara sizin haberlerinizi iletirim. Efendimiz (ekledi): ‘(Nitekim) Allah, ‘Allah yolunda öldürülenleri ölü zannetmeyin…’ (mealindeki) ayet-i kerimeyi, -sonuna kadar- bunun için indirdi’” (9)

Savaşta sebat etme ile ilgili şu rivayet de dikkat çekicidir: Rasûlullah, minberde hutbe verirken bir adam gelerek: “Allah yolunda sabrederek ecrimi de Allah’tan bekleyerek savaştan kaçmaksızın hep ilerleyerek düşmana karşı savaşırsam. Allah günahlarımı affeder mi?” diye sordu. Peygamber efendimiz “Evet” buyurdu. Biraz sustu ve: “Az önce soru soran nerededir?” buyurdu. O adam: “Buradayım” dedi. Rasûlullah: “Ne demiştin?” diye sordu. O adam da: “Allah yolunda sabrederek ecrimi de Allah’tan bekleyerek savaştan kaçmaksızın daima ilerleyerek düşmanla savaşırsam, Allah günahlarımı affeder mi?” demiştim dedi. Rasûlullah da: “Evet fakat kul borcu müstesnadır” buyurdu ve: “Bunu bana biraz önce Cibril söyledi” dedi. (10)

Sonuç olarak, savaşta sebat etme izzeti, muharebe meydanında savaştan kaçma zilleti temsil ettiği söylenebilir. Ölüm korunaklı kalelerin içinde de olsa gelip kişiyi bulacaktır. Va’d edilen müddetten başkası yaşanmayacaktır. Ölüm, Allah yolunda savaşılırken ya da dünya hayatının peşinde koşarken gelebilir.  Cihad muhakkak ki, zor bir uğraştır ve mükâfatı da büyüktür. Cihad meydanında, o zor anda sebat etmek bu mükâfatın değerini göstermektedir. Ancak bunun tersine ölüm korkusu ya da başka bir sebepten savaştan kaçmak övülen sevabın kaybolmasına sebep olmaktadır. Bununla birlikte ölüm savaştan kaçarken de gelip kişiyi bulabilir. Ama bu durumda ki kayı ne büyüktür. Rabbim cihad yolunda olanlara sebat ve istikamet versin, kalplerini iman ve cesaretle doldursun…

Şayet rızıklar takdir edilmiş dağıtılmış ise

Kişinin rızıkta az hırslı olması daha güzeldir

Şayet mal, terk edilmek üzere toplanıyorsa 

Kişinin onu terk etmesi cimrilik sayılmaz

Şayet dünya değerli addediliyorsa

Allah’ın sevabının değeri daha yüce daha üstündür

Bedenler ölüm için yaratılmış ise

Kişinin Allah için kılıçla ölmesi/öldürülmesi daha güzeldir. (11)     

 

————————-

 

  1. Enfal, 15-16.
  2. Enfal, 65-66.
  3. Kurtubî, el-Câmi’ li-ahkami’l-Kur’ân, Buruc Yayınları, VII, 605.
  4. Buhârî, Edebü’l-Müfred, 444.
  5. İbn Nehhas, Cihad, Takva Yayınları, s. 354.
  6. Nesâî, Muharebe, 3.
  7. Müslim, İman, 145; Buhârî, Hudud, 46.
  8. Tirmizi, Menâkıb, 73.
  9. Ebu Davud, Cihad, 25.
  10. Nesai, Cihâd, 32.
  11. İbn Nehhas, Cihad, s. 362.