Bismillahirrahmanirrahim.

Geçen ay ki yazımızda ‘Cemaat olmanın önemi’ üzerinde durmuştuk. Bu ay ki yazımızda da yine cemaatleşme konusu üzerinde bazı notlarımızı aktarmaya devam edeceğiz inşallah.

Cemaat; her ne kadar topluluk, çokluk, kalabalık anlamına gelse de her topluluk, her kalabalık, her çokluk cemaat değildir. Cemaatle topluluğu, cemaatle çokluğu, cemaatle kalabalığı birbirinden ayıran çok önemli noktalar vardır.  

Cemaat mensupları rasgele tanışmış, aralarında inanç, amaç, ilke ve yöntem birliği olmayan, şartların mecburen bir araya getirdiği insanlar topluluğu değildir.

Bir topluluğun cemaat olabilmesi için,

  1. İnancının açık ve net olması,
  2. Amacının açık ve net olması,
  3. Hedeflerinin açık ve net olması,
  4. Amaç ve hedeflerini gerçekleştireceği Metodun/yönteminin açık ve net olması,
  5. İlke ve prensiplerinin -müntesipleri nezdinde farklı yorumlara fırsat vermeyecek şekilde- açık ve net olması,
  6. Teşkilatlanma usul ve kriterlerinin net olması,
  7. Önlerinde; aynı inanca, aynı amaca, aynı ilkelere, aynı metoda inanmış; yetkin, salahiyetli ve basiretli bir önderin/emirin olması,
  8. Mevcut lider ve topluluğun belli bir hiyerarşi içerisinde ortak hareket ediyor olması gerekir.

İşte bu vasıflara/özelliklere sahip olan topluluğa; ancak cemaat denir.

Bu vasıflara/özelliklere sahip olmayan topluluklar kendilerini cemaat zanneden kuru kalabalıklardır. Yâda daha iyimser bir tabirle söylersek; henüz tam anlamıyla cemaat olamamış fakat cemaat olma yolunda ilerleyen topluluklar demektir(!)

Bireyselcilik Hastalığı

Bireysel takılma ya da kişinin hayatını ‘ben merkezli’ görmesi; İslam’ın emrettiği toplumsal hedeflere ulaşmak için asla yeterli olamaz. Rasûlullah (sallallahu aleyhi vessellem)’in “İnsanların arasına girip de onların sıkıntılarına sabreden mü’minin mükâfatı, insanların arasına girmeyen ve onların sıkıntısına sabretmeyen mü’minin mükâfatından daha fazladır.” (İbni Mace; fiten/ Tirmizi)  ifadesi; bireysel takılmayı ve bireysel olmayı övünülecek bir iş zannedenlere önemli bir uyarıdır.

Şahsi çalışmalar uzun soluklu ve bereketli olamaz. Beşer olmanın getirdiği zaafları düşündüğümüzde kişiler, ister istemez süreç içinde durağanlaşır ve yorulurlar. Hak ve batıl mücadelesi kıyamete kadar sürecek uzun koşulu bir bayrak yarışı gibidir. Bu koşuyu tek başına bitirmek hiçbir faniye nasip olmadı, olmayacakta.

Kulluk Mücadelesi ve Dava Erlerinin Yetiştirilmesi

Bizlerin küçük plandaki ‘kulluk mücadelesi’ aslında büyük planda ‘İlahi Nizam’ın’ yeryüzüne hâkim olmasını sağlayacak yegâne hakikattir. Nefis mücadelesini kazanamayanların savaş meydanında muzaffer olması düşünülemez.

Kulluk bilinci cemaat bilincini, cemaat bilinci ümmet bilincini, ümmet bilinci ‘Nizamı Âlem’ bilincini doğurmuyorsa orada bir sorun vardır.

Mademki Hak ve Batıl mücadelesi kıyamete kadar sürecek uzun koşulu bir bayrak yarışıdır; o halde bu kutsi bayrağı teslim alacak dava erlerini yetiştirmediğimiz müddetçe büyük planda; ‘ilahi nizamın yeryüzüne hâkim olma’ süreci sekteye uğrayacaktır.

Cemaatleşmek aynı zamanda ilahi nizamın yeryüzüne hâkim olmasını sağlayacak dava erlerinin yetiştirilmesine öncülük etmektir.

Küfür Tek Millettir

Allah Rasûlü sallallahu aleyhi ve sellem: “Küfür tek millettir” buyurarak bizlere önemli bir ikaz yapıyor. Bugün dünya küfrü Nato, Şangay, Avrupa Birliği gibi birçok askeri ve ekonomik ortaklıklar kurarken, Müslümanların ‘küçük olsun benim olsun’ anlayışı ile diğer İslami yapılardan her noktada uzak durması, ortak stratejiler geliştirememesi utanılacak bir durumdur.

Asıl Olan Şahıslar Değil İlke Ve Prensiplerdir

Hak, şahıslara göre ölçülmez. Hakikatin ölçüsü şahıslar değildir. Tam aksine şahıslar hak ile ölçülür, hak ile hesaba çekilirler. Asıl olan hocalar, liderler, abiler, ablalar değildir. Asıl olan Kur’an ve Sünnet‘in değişmez ilahi ölçülerdir.

Dolayısıyla hiçbir liderin, hiçbir hocanın, hiçbir abi veya ablanın ‘İslam’ın temel hükümlerine aykırı’ söz söylemeye dahası insanları buna davet etmeye hakkı ve haddi yoktur.

Aynı şekilde hiçbir liderin, hocanın, abi veya ablanın ‘Kur’an ve sünnet ışığında belirlenmiş ilke ve prensipler’ dışına çıkarak keyfe keder hareket etme, işi savsaklama, sulandırma, tevil etme hakkı yoktur. 

Hiçbir hocanın, liderin, abi veya ablanın kendi şahsi görüşlerini cemaatin genel görüşünün üstünde görmeye, diğer âlimlerin görüşlerini yok saymaya ve insanlara üstten bakmaya hakkı ve haddi yoktur.

Geçmişte Gülen hareketinin Fetö’ye dönüşmesinin en büyük sebebi; hoca, abi ve ablaların kendilerini La yüs’el/sorgulanamaz görmeleri, buna mukabil cemaat mensuplarının da onları masumiyet makamına çıkarmaları ve tüm davranışlarını peşinen mutlak doğru kabul edip sorgulamamalarıdır.

Liderlerini, şeyhlerini, abilerini, ablalarını İslam’ın bildirdiği temel hakikatlere göre hesaba çekmeyen, onların İslam’a uymayan söz ve davranışlarına ses çıkarmayan, basiretsiz, hikmetsiz ve yanlış tasarruflarında onlara Allah için nasihat etmeyen tüm yapılar er yada geç hak yoldan ayrılanlar kervanına katılacaktır.

Netice olarak; bağlılık hocaya, lidere, abi veya ablaya değil Kur’an ve sünnet ışığında belirlenmiş olan ilke ve prensipleredir.  Ölçü, ilke, prensip, kalkınca bağlılıkta kalkar. Fakat ölçü, ilke, prensipler muhafaza olduğu müddetçe cemaate bağlılık da vaciptir. Ayrılık ise fitnedir.

İhtilaf Usulü Artık Özümsenmeli

Bir cemaat mensubunun görüşü cemaatin genel görüşünden farklı ise bu durumda şuna bakılır; ihtilafa düşülen konu “Allah’ın birliği, cennet ve cehennemin varlığı, zinanın, içkinin, faizin, domuz etinin haramlığı, beşerî sistemlerin Allah’ın nizamının alternatifi olamayacağı” gibi akidenin temel esaslarından yani ‘Zarûrat’ı Diniyye’den bir şey ise; o zaman fert, ahkâm’ı şer’iye’nin hilafına amel eden o toplulukla birlikte yol alamaz, almamalı.

Bununla beraber ister akidevi olsun ister fıkhi olsun fertlerin görüş ayrılığına düştüğü konu; ilim sahipleri arasında ihtilaflı ve nasslarla sabit olan bir mesele değilse artık o konu; Zarûrat’ı Diniyye’den değildir. İçtihada açık bir meseledir.

Müslümanların arasında bu türden ihtilaflar varsa, emir o hususta içtihat ederek görüşler arasından herhangi bir görüşü tercih eder. İsabet ederse iki ecir, hata ederse bir ecir vardır. Bu içtihat/karar; cemaat fertleri için bağlayıcı bir karardır.

Bu durumda fert kendi görüşünü muhafaza etmekle beraber cemaate tabi olur, cemaatle beraber yol alır ve kader birliği yapmaya devam eder. Bu durum cemaati terk etmeye, cemaatten ayrılmaya asla mazeret olamaz.

Bir topluluk bu hususlara uyduğu zaman cemaat olur. Yoksa şuursuz, kuru kalabalıklar topluluğundan bir farkı olmaz.

İslami camialar olarak ihtilaf usûlü hususunda fertlerimizi bilinçlendirmeli, ihtilaflarımıza rağmen beraber yaşamayı ve beraber yol almayı öğrenmeliyiz. Aksi takdirde İslami camiaların kendi içinde bin parçaya bölünmesi ve dağılıp gitmesi kaçınılmaz bir sondur. Bu amel; elbette şanı yüce Allah’ın razı olacağı ve Müslümanların fayda bulacağı bir amel değildir. Bu durum en başta şeytan ve dostlarını mutlu edecektir.

Müslümanların ihtilaf edip çekişmesi şanı yüce Allah’ın uyardığı belanın başımıza gelmesinin en büyük sebebidir. Rabbimiz bu hususta şöyle buyurmaktadır; “Allah ve Rasûlüne itaat edin ve birbirinizle çekişmeyin. Sonra gevşersiniz ve gücünüz/devletiniz elden gider.” (Enfal, 46)

Cemaatler Hareket Fıkhını Açık Olarak Belirlemelidirler

Cemaatler yaşadıkları ülkelerin şartlarına göre hareket fıkhını belirlemelidirler. Azimet, ruhsat, maslahat, mefsedet konuları ehil, adil, sorumluluk sahibi ilim adamları tarafından ele alınmalı ve bu doğrultuda cemaatlerin hareket fıkhı oluşturulmalıdır.

Müslümanlar; yaşadıkları mevcut siyasal yapının içinde fert veya kurum olarak; aile hukuku, ticaret, eğitim, sağlık ve benzeri alanlarda yapabilecekleri veya yapamayacakları amel ve faaliyetleri netleştirmelidirler.

Şer’i Şerif’in usullerine riayet ederek, hakkı bulmak arzusu ve niyetiyle yapılan bir içtihat, velev ki yanlış bir içtihat dahi olsa yine de kararsızlıktan bin kat daha hayırlıdır.

Bu konuların ciddi olarak ele alınıp netleştirilmemesi, meselelerin geçiştirilip iki arada bir derede bırakılması İslami camialar içerisinde ciddi ihtilaflara, zanlara, suçlamalara ve ayrılıklara sebep olacaktır.

Davamızın sonu Allah’a aittir. O Göklerin ve Yerin nurudur.

Es Selamu Aleykum. Allah’a emanet olunuz.