Cehaletin mazeret olması meselesinde iki hususa değinilecektir.
Birinci Husus: Cehaletin mazeret olduğunun delilleri
Cehaletin genel olarak mazeret olduğuna dair Kur’ân-ı Kerîm’de birçok ayet zikredilmiş, Rasûlullah sallallahu aleyhi ve sellem’den de pek çok hadis varit olmuştur.

1. Ayetler
“Biz, bir peygamber göndermedikçe, azap ediciler değiliz.”(1) “Eğer biz, onları Muhammed’den önce bir azapla helak etseydik, muhakkak ‘Rabbimiz! Bize bir peygamber gönderseydin de zelil ve rüsva olmadan önce, ayetlerine uysaydık ya’ derlerdi.”(2) “Allah … müjdeleyen ve uyaran peygamberler gönderdi ki, peygamberler geldikten sonra insanların Allah’a karşı herhangi bir bahaneleri kalmasın. Allah, her şeye galiptir, hüküm ve hikmet sahibidir.”(3) “… Bu Kur’ân, kendisiyle sizi ve ulaştığı kimseleri uyarmam için bana vahyolunmuştur…”(4) “Cehennem, öfkesinden parçalanacak bir hale gelir. Cehenneme her topluluk atıldığında zebanileri onlara ‘Size bir uyarıcı gelmemiş miydi?’ diye soracaklardır. Onlar da ‘Evet, bize bir uyarıcı gelmişti fakat biz yalanlamıştık ve Allah hiçbir şey indirmedi. Siz ancak büyük bir sapıklık içindesiniz demiştik’ diye cevap verirler.”(5) “Cehennem ateşinde bulunanlar, cehennem zebanilerine ‘Rabbinize dua edin de, azabımızdan bir gün olsun hafifletilsin’ derler. Cehennem zebanileri ‘Size peygamberleriniz apaçık delillerle gelmiyor muydu?’ derler. Onlar da ‘Evet, geliyordu’ derler. Cehennem zebanileri de ‘O halde kendiniz dua edin!’ derler. Oysa kâfirlerin duası hep boşunadır.”(6) “İşte bu da bizim indirdiğimiz mübarek bir kitaptır. Ona uyun ve Allah’tan korkun ki, size merhamet edilsin. Bu Kur’ân’ı indirdik ki, ‘Kitap, bizden önceki Yahudi ve Hıristiyan taifelerine indirildi. Biz ise, onların kitabını okumaktan habersizdik’ veya ‘Eğer bize kitap indirilseydi, biz onlardan daha doğru yolda olurduk’ demeyesiniz. Şimdi ise, Rabbinizden size apaçık bir delil, bir hidayet ve rahmet gelmiştir…”(7) “Ey cin ve insan topluluğu! İçinizden size ayetlerimi okuyan ve sizi bu gününüze kavuşacağınız hususunda uyaran peygamberler gelmedi mi? Onlar ‘Kendi aleyhimize şahidiz’ derler. Dünya hayatı onları aldattı ve kendi aleyhlerine kâfir olduklarına dair şahitlik ettiler.”(8) “Biz, onlara zulmetmedik. Fakat onlar kendileri zalim idiler. O suçlular, (cehennem zebanisine) ‘Ey Mâlik! Rabbin canımızı alsın’ diye bağırırlar. Mâlik de ‘Siz bu azapta bekletileceksiniz’ der. Şüphesiz biz, size (dünyada peygamber vasıtasıyla) hakkı gönderdik. Fakat birçoğunuz bu hakkı sevmedi.”(9)
Görüldüğü gibi bu ayetler kendilerine peygamber gönderilenlerin ve aleyhlerine delil olacak şeyleri öğrenmiş olanların ahirette hesaba çekilip ceza göreceklerini ifade etmektedir. Bundan da kendilerine din ulaşmayanların böyle olmayacakları anlaşılmaktadır. Bu itibarla cehaletleri kendileri için mazeret sayılmıştır. Ayrıca ayetlerde Allahu Teâlâ’nın kimseye zulmetmediği, cehennemliklerin kendi kendilerine zulmettikleri, daha sonra da cehennemin baş idarecisi Mâlik’e seslenerek azaplarının hafifletilmesini istedikleri, Mâlik’in de onlara “Siz burada devam edeceksiniz, size hak ulaşmıştı fakat çoğunuz onu sevmediniz” şeklinde hitap edeceği zikredilmektedir. Şüphesiz ki, bir insanın zalim olması için kendisine peygamberin davetinin ulaşması ve ona karşı çıkması gerekir. Peygamberin daveti kendisine ulaşmayan ve o daveti bilmekten aciz olana nasıl zalim denilecektir?
Şehristânî bu ayetlerin izahında şöyle diyor: “Bir kimseye peygamber daveti ulaşmazsa, onun kâfir olmayacağı sahihtir. Şayet ona davet ulaşır, buna rağmen iman etmezse, o kâfirdir. Ona davet ulaştığında iman eder de dinle ilgili bazı hususlar kendisine ulaşmaz, o da o ulaşmayanlar hakkında herhangi bir inanca düşer veya herhangi bir işi yapacak olursa yahut fetva verecek olursa, aslında bu kimse üzerine bir sorumluluk yoktur, ta ki o mesele ile ilgili hüküm kendisine ulaşsın. Dinden kendisine ulaşmayan bölüm de ona sahih bir şekilde ulaşırsa, bu defa bakılır; eğer bu ulaşan meselede neyin hak olduğu belli olmaz da, o da içtihad eder hata yaparsa bu, diğer müçtehidler gibi içtihadında hata eden biridir. Mazurdur, bir mükâfat alır. İçki imal edene üzüm satmanın caiz olduğuna dair içtihad bunun örneğidir. Sonuç olarak; Müslüman olmayan bir insan, kendisine İslâm ulaşır da iman etmezse, kâfirdir. Müslümanlardan biri herhangi bir nassı te’vil eder de hata yaparsa, ona deliller açıklanmaz, o da doğrunun ne olduğunu bilemezse, bu kimse mazurdur ve içtihadının ecrini alır. Bir Müslüman bir meseleyi te’vil eder de hata yaparsa, bundan sonra kendisine yanlış olduğuna dair deliller açıklanır, o da gerçeği öğrenir ve te’vilinde diretirse, bu fasıktır. Fakat kendisine deliller açıklanıp hakkı bildikten sonra Allah’a ve Rasûlü’ne karşı gelme inadı ile hatasında ısrar edecek olursa, bu kâfirdir, mürteddir. Bu hususlarda itikadî meselelerle şer’î hükümler ve verilen fetvalar arasında herhangi bir fark yoktur.”(10)
İbn Kayyim el-Cevziyye de bu ayetlerin bir kısmına yorum yaparak şöyle diyor: “Allahu Teâlâ, yalnız, peygamberi aracılığıyla kendisine daveti ulaştırdığı ve Allah’a karşı ileri sürecek herhangi bir gerekçe bırakmadığı kimseye azap eder. Bu mesele halkın genelinde kesin bir hükümdür. Fakat fertlere inerek, “filan adama dava ulaşmıştır veya ulaşmamıştır, onun ileri sürecek bir mazereti vardır veya yoktur” meselesine gelince; bu hususta Allah ile kullar arasına girmek mümkün değildir.” “Genelinde kula düşen şuna inanmasıdır: İslâm Dini’nden başka bir dini din edinen kimse kâfirdir. Allahu Teâlâ, kulun Allah’a karşı ileri süreceği herhangi bir delili ortadan kaldırmadıkça ona azap etmez. Fakat meseleyi belli kişilere indirgeyerek bu kişinin Allah’a karşı herhangi bir mazereti vardır veya yoktur dememek gerekir. Bunun bilgisini ve hükmünü Allah’a bırakmak icap eder. Bu hüküm ahiretteki sevap ve ceza bakımından geçerlidir. Dünyada ise zahire bakılır. Bu nedenle kâfirlerin çocuklarına ve delilerine dünyada kâfir hükmü uygulanır.”(11)
İbn Teymiyye de şunları zikretmektedir: “Bazen insan, Rasûlullah’ın haber verdiğini ve emrettiğini bilmeyerek bir kısım meseleleri yalanlamış veya inkâr etmiş olabilir. Eğer bilmiş olsaydı, bunları yalanlayıp inkâr etmezdi. Sonra konu ile ilgili bir ayet veya bir hadis duyar yahut bildiği ayet ve hadisi düşünür ya da onlar buna açıklanır yahut da herhangi bir yönle bunların manasını bilmiş olur, bundan sonra yalanladığını tasdik ederse, işte bu yeni bir tasdik, yeni bir imandır. İmanı bununla artmış olur. Bu adam bu halinden önce kâfir değildi. Sadece cahildi. Bu mesele mücmel (özet olarak bilme) ve müfesser (izah edilmiş olma) meselesine benzer. Meseleleri özet olarak bilenin kalbi, detaydakilerini yalanlamaktan veya tasdik etmekten berîdir. Fakat daha sonra kendisine detaylar ulaşır ve onlara iman eder. Hatta âlimlerin birçoğunun kalbinde dahi meselelerin detaylarında Rasûlullah sallallahu aleyhi ve sellem’den gelene ters düşünceler vardır. Onlar bunun Rasûlullah sallallahu aleyhi ve sellem’in sünnetine muhalif olduğunu bilmezler, bildiklerinde daha önceki kanaatlerinden vazgeçerler. Bunlar şu kimseye benzerler: Kişi mü’min olduğu halde din hakkında bir söz söyleyerek veya bir amel işleyerek hata edip bid’ate düşer, daha sonra Rasûlullah’ın ne söylediğini bilir, ona iman eder ve onu bırakıp başka bir şeye başvurmaz.” “Eğer bir müçtehid içtihad ederek harama helal veya helale haram derse, bununla da peygambere uyduğu kanaatinde olur ve mesele hakkındaki doğru hüküm de kendisine belli olmazsa, böyle bir müçtehid gücü yettiği ölçüde Allah’tan korktuysa, bu içtihadından dolayı sorumlu olmaz, bilakis sevap alır.” “Buna karşılık bir insan yaptığı içtihadının Allah’ın Rasûlü’nden gelene ters düştüğünü bilir, buna rağmen hatasında devam eder, Rasûlullah sallallahu aleyhi ve sellem’in sözünden yüz çevirecek olursa, işte bu adamın Allah’ın kınadığı şirkten bir payı vardır. Hele hele heva ve hevesine kapılır, bu görüşünün Allah’ın Rasûlü’ne muhalif olduğunu bilmesine rağmen diliyle ve eliyle bu görüşünün revacı için yardım edecek olursa, işte bu bir şirktir, yapan azabı hak etmiş olur.”(12)
İbn Kudâme diyor ki: “Bir haramın veya günahın helal olduğuna dair verilen bir hüküm, mesele hakkındaki asıl hükmü bilmeyen bir kişi tarafından verilecek olursa, onun küfrüne hüküm verilmez. Mesela; yeni Müslüman olan yahut İslâm diyarı dışında yaşayan veya şehirlerden ve ilim erbabından uzakta, çöllerde ikamet eden kimseler bu kabildendirler. Şayet böyle bir kimse, içtihad ettiği mesele hakkındaki asıl hükmü bilir ve ona ait deliller de kendisi için sabit olur, bundan sonra da asıl hükmü inkâr ederse, kâfir olur. Yine bir insan İslâmî şehirlerde ilim erbabının içinde yaşar da, dinen herkes tarafından bilinen hükümlerden birini inkâr edecek olursa, bu da kâfir olur. Zekât, hac, oruç bu kabildendir. Çünkü bunlar İslâm’ın temel esaslarıdır. Bunların delilleri hemen hemen kimseye meçhul değildir.”(13)

2. Hadisler
Cehaletin mazeret olacağına dair Rasûlullah’tan şu ve benzeri hadisler rivayet edilmiştir: Ebû Saîd el-Hudrî radıyallahu anh şunu rivayet etmiştir: Rasûlullah sallallahu aleyhi ve sellem geçmiş insanlar içinde yahut sizden evvelki milletler içinde bir adamı zikretti de bir kelime söyledi. Yani “Allah o adama mal ve evlat verdi” dedi. Nihayet vefat zamanı yaklaştığında, oğullarına hitaben “Ben size nasıl bir baba oldum?” diye sordu. Oğulları “Sen bize hayırlı bir baba oldun” dediler. Adam “Şu muhakkak ki, bu baba Allah yanına önden bir hayır göndermedi yahut bir hayır biriktirmedi. Şüphesiz Allah, bu babayı ele geçirdiğinde, ona azap edecektir. Şimdi bakın! Ben öldüğüm zaman sizler beni kömür oluncaya kadar yakın. Sonra beni ezip öğütün -yahut beni toz yapın.- Sonra rüzgârı şiddetli esen bir gün olunca, benim tozlarımı bu şiddetli rüzgârın içinde uçurup dağıtın” dedi. Rasûlullah sallallahu aleyhi ve sellem sözlerine devam ederek şöyle buyurdu: “O adam, Rabbim’e yemin olsun ki, bu dediklerimi muhakkak yapacaksınız diye, oğullarından misaklarını yani taahhütlerini aldı. Onlar da babaları öldükten sonra onun vasiyet ettiği işleri yaptılar. Sonra onun tozlarını rüzgârı şiddetli esen bir günde uçurup dağıttılar. Aziz ve Celil olan Allah, o tozlara ‘Ol!’ emrini verdi. Derhal o tozlar ayakta dikilen bir adam oluverdi. Allah ‘Ey kulum! Bu yaptığın işleri yapmana seni sevk eden nedir?’ diye sordu. O kişi ‘Senin korkun yahut senden korkmaktır’ dedi. Rasûlullah buyurdu ki: “Adamın ağzından bu sözler çıkarçıkmaz Allah ona merhamet etti ve onu affetti.”(14)
Bu hadis çok az farklılıklarla Ebû Hureyre,(15) Huzeyfe b. el-Yemân,(16) Ebû Bekir es-Sıddîk,(17) Abdullah b. Mesud(18) ve Muâviye b. Hîde radıyallahu anhum’dan(19) da rivayet edilmiştir.
Görüldüğü gibi bu hadiste zikredilen kişi, Allahu Teâlâ’nın öldükten sonra ölüleri diriltmeye ve çürümüş kemiklere tekrar hayat vermeye dair kudretini inkâr etmiş, kendisinin öldükten sonra yakılması halinde Allah’ın kendisini diriltemeyeceğine inanmış, bununla birlikte Allahu Teâlâ, kulunun cehaletinden dolayı onu mazur görmüş ve affetmiştir. Hadis altı sahâbîden sahih kaynaklarda rivayet edilmiştir.
Halid b. Zekvân, Muavviz’in kızı Rubeyyi’nin şunları söylediğini rivayet etmiştir: “Gelin olduğum günün kuşluk vaktinde Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem benim düğünüme geldi ve senin benim yanıma oturuşun gibi benim döşeğimin üzerine oturdu. O sırada bazı kızlar def çalıyor ve babalarımızdan Bedir Gazvesi’nde şehit olanların güzel vasıflarını zikrediyorlardı. Nihayet bu kızlardan birisi “İçimizde yarın ne olacağını bilen bir peygamber var” dedi. Bunun üzerine Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem “Kızım böyle söyleme; evvelce söylemekte olduğun sözleri söyle!” buyurdu.(20)
Bu hadiste “İçimizde yarın ne olacağını bilen bir peygamber var” diyen kıza Rasûlullah sallallahu aleyhi ve sellem “Sen dinden çıktın, tevbe et” dememiştir. Çünkü gaybı Allah’tan başka kimse bilmediğinden, aksini iddia eden küfre düşer. Fakat kızın cehaleti Rasûlullah sallallahu aleyhi ve sellem tarafından mazeret sayılmış ve Allah Rasûlü onu tekfir etmemiştir.
Abdullah b. Ebî Evfâ radıyallahu anh şöyle demiştir: Muâz b. Cebel Şam’dan geldiği zaman, Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem’e secde etti. Allah Rasûlü ona “Bu ne ey Muâz?” diye sordu. Muâz “Ben Şam’a vardım, onların, papazlarına ve patriklerine secde ettiklerini gördüm. Bunu sana yapmamızı içimden arzuladım” diye cevap verdi. Bunun üzerine Rasûlullah sallallahu aleyhi ve sellem “Sakın böyle bir şey yapmayın. Çünkü eğer ben Allah’tan başkasına secde etmeyi herhangi bir kimseye emretmiş olsaydım, kadının kendi kocasına secde etmesini emretmiş olurdum. Muhammed’in canı elinde olan Allah’a yemin ederim ki, kadın, kocasının hakkını ödemedikçe, Rabbi’nin hakkını ödemiş olmaz…”(21)
Bu hadisi Ahmed b. Hanbel de Abdullah b. Ebî Evfa’dan rivayet etmiştir. Bunun rivayetinde Muâz’ın Yemen’den veya Şam’dan geldiği zikredilmekte ve ilaveten şu ifade bulunmaktadır. “Muâz Hıristiyanlara dedi ki: “Siz bunu niçin yapıyorsunuz?” Onlar da “Bu, bizden önceki peygamberlere verilen selâmdır” dediler.(22)
Heysemî’nin, Mecmau’z-Zevâid adlı eserinde zikrettiğine göre, bu hadisi Bezzâr ve Taberânî, Suheyb er-Rûmî’den,(23) Ahmed b. Hanbel ve Taberânî, Ebû Zabyân tariki ile Muâz’dan(24) ve Bezzâr ile Taberânî, Zeyd b. Erkam’dan(25) rivayet etmişlerdir.
Hz. Âişe şunları anlatmıştır: “Bir gece Rasûlullah sallallahu aleyhi ve sellem ona (Âişe’ye) hissettirmeden yataktan ayrılıp Bakîu’l-Garkat isimli Medine’deki kabristana gitmiş, Hz. Âişe de gizlice Rasûlullah’ı arkadan takip etmiştir. Rasûlullah sallallahu aleyhi ve sellem’in dua edip dönmesinden sonra Hz. Âişe hızlıca yürüyüp ondan önce eve dönmüş ve yatağının içine girmiştir. Ancak Hz. Âişe nefes nefese kaldığından Rasûlullah sallallahu aleyhi ve sellem gelince “Ey Âişe, ne var?” diye sormuş. Hz. Âişe “Bir şey yok” diye cevap vermiştir. Rasûlullah sallallahu aleyhi ve sellem ona “Ya sen bana haber verirsin veya her şeyin detayını bilen ve haberdar olan bana haber verir” buyurmuştur. Bunun üzerine Hz. Âişe durumu Rasûlullah sallallahu aleyhi ve sellem’e anlatmıştır. Rasûlullah da ona “Allah’ın ve Rasûlü’nun sana haksızlık edeceğini mi zannettin?” buyurmuştur. Hz. Âişe “İnsanlar neyi gizlerlerse Allah onu bilir mi ki?” diye sormuş, Rasûlullah sallallahu aleyhi ve sellem de ona “Evet” diye cevap vermiştir.(26)
Bu hadiste Hz. Âişe’nin Allahu Teâlâ’nın insanların gizlediği her şeyi bilip bilmediği hususunda cahil olduğu ve bunu Rasûlullah’a sorarak öğrendiği zikrediliyor. Rasûlullah bu soruyu soran Hz. Âişe’ye “Allah’ın insanların kalbindeki her şeyi bilip bilmeyeceğinde şüphe ettin, bu itibarla dinden çıktın, tekrar dine dön” diye bir şey söylememiştir. Onun cehaletini mazeret kabul edip giderecek cevabı vermiştir. Bu da cehaletin mazeret olduğunu göstermektedir.
Ebû Vâkıd el-Leysî radıyallahu anh’tan rivayet edildiğine göre, Rasûlullah sallallahu aleyhi ve sellem, Hayber’e çıktığında yolda müşriklerin kutsayıp silahlarını astıkları bir ağaca rastladı. İnsanlar “Ey Allah’ın Rasûlü! Onların askılı ağacı olduğu gibi bize bir askılı ağaç tayin et” dediler. Bunun üzerine Rasûlullah sallallahu aleyhi ve sellem taaccüp ederek şöyle buyurdu: “Fe Subhanallah! Bu söz Musa’nın kavminin Musa’ya söylediği “Ey Musa bize o insanların ilahları gibi bir ilah yap”(27) sözüne benzedi. Canım elinde olan Allah’a yemin ederim ki, sizler kendinizden önceki Yahudi ve Hıristiyanların yoluna mutlaka uyacaksınız.”(28)
Rasûlullah sallallahu aleyhi ve sellem’in işaret ettiği olay şu ayette beyan edilmiştir: “İsrailoğulları’nı denizden geçirdik. Onlar kendilerine ait putlara secde eden bir kavme rastladılar ve Musa’ya şöyle dediler: “Ey Musa! Bunların nasıl ilahları varsa, bize de öyle ilah yap.” Musa da şöyle dedi: “Şüphesiz ki siz, cahillik eden bir kavimsiniz.”(29)
Hülasa; her küfür sözünü söyleyen veya küfre götürecek ameli yapan kâfir olmayabilir. Zira kişi, cehaletinden dolayı veya tehdit edileceği maddî manevî cebir sebebiyle yahut yapacağı bir te’vil vasıtası ile mazur görülebilir, kâfir olmaz.
Bu konuda çok dikkatli davranılmalı, konu iyice tahkik edilmeli, hakkında hüküm verilecek kişinin İslâm’la bağını koparıp açıkça küfre düştüğü görüldüğünde küfrüne hüküm verilmelidir. Böyle davranmak hem ihtiyatlı hem de hikmetli olandır.

İkinci Husus: Cehalet kimler için mazerettir?
Cehaletin mazeret olması iki kısım insan için söz konusudur.
Birinci Kısım: Fetret ehli olan insanlar
Bunlar, iki peygamberin arasındaki bir dönemde yaşayan ve kendilerine dinden hiçbir şey ulaşmayan insanlardır. Bunlarda asıl olan, ahirette dinin genelinden sorumlu olmamalarıdır. Zira Allahu Teâlâ bir insanı ancak gücünün yettiği şeylerden sorumlu tutar. Bunların, semavî vahiy ulaşmadığından din hakkında bilgileri yoktur. Sırf beşerî akılları ile dini bilmeleri imkânsızdır. Ancak insan, Allah’ın onda yarattığı akıl gücüne sahiptir. Bu güç, fetret ehlinin, Allah’ın zâtı ve özet olarak sıfatlarını bilmelerini gerekli kılar mı yoksa kılmaz mı? İşte bu mesele ihtilaflıdır.

1. Ebû Hanife, Mâturîdî ve Bunlara Katılan Âlimler
Bunlara göre kendisine din ulaşmayan akıllı bir insanın, Allah’ın zatını ve özet olarak sıfatlarını bilmesi ve bunlara iman etmesi gerekmektedir. Aksi takdirde ahirette sorumlu olacaktır. Sorumluluğunun derecesi hakkında ise bu âlimlerden iki görüş nakledilmektedir. Ağır basan görüşe göre, ahirette ebedî olarak cehennemde kalacaktır. Diğer bir görüşe göre ise, böyle biri ahirette günahkâr sayılacak ve ona günahkârların muamelesi yapılacaktır. Ebû Hanife ve ona katılanlar, görüşlerine delil olarak şunları zikretmişlerdir:

a. Ayetler
“Hani Rabbin, Âdemoğullarının sulblerinden zürriyetlerini çıkarmış, onları kendilerine şahit tutarak ‘Ben sizin Rabbiniz değil miyim?’ demiş, onlar da ‘Evet şahidiz, sen bizim Rabbimizsin’ diye cevap vermişlerdi. Bu, kıyamet gününde ‘Bizim bundan haberimiz yoktu’ dememeniz içindir.”(30) Ayette “Bu, kıyamet gününde bizim haberimiz yoktur dememeniz için” buyuruluyor. Bu da gösteriyor ki, Allahu Teâlâ’nın kula vermiş olduğu akıl, Rabbini ve özet olarak sıfatlarını bilme gücündedir ve kul bununla yükümlüdür. Öyle olmasaydı, hatırlamadığımız bir söz vermeden nasıl sorumlu tutulabilirdik?
“(Ey Muhammed!) Hakka yönelerek yüzünü dosdoğru bir şekilde dine çevir. Bu, Allah’ın, insanlarda var ettiği bir fıtrattır. Allah’ın yaratışında hiçbir değişiklik yoktur. İşte dosdoğru din budur. Fakat insanların çoğu bilmezler.”(31) Allahu Teâlâ bu ayette insanları temiz bir fıtrat üzere yarattığını beyan etmektedir. Bu temiz fıtrat, insanı, Allah’ın zatını ve özet olarak sıfatlarını bilmeye iletir. Bu nedenle cahiliye dönemi müşrikleri, göklerin, yerin ve onlarda bulunanların yaratıcısının kim olduğu sorulduğunda, düşünmeden “Allah’tır” diyorlardı. Bu hususta Yüce Allah şöyle buyuruyor: “Yemin olsun ki, eğer onlara ‘Gökleri ve yeri yaratan, güneşi ve ayı hizmete amade kılan kimdir?’ diye sorsan, mutlaka ‘Allah’tır’ derler. O halde nasıl döndürülüyorlar?”(32) “De ki: ‘Eğer biliyorsanız, söyleyin bakalım, yeryüzü ve oradakiler kimindir?’ ‘Allah’ındır’ diyecekler. ‘O halde hiç düşünmez misiniz?’ de.”(33)
Evet, âlimler, Rasûlullah sallallahu aleyhi ve sellem dönemindeki müşriklerin bu gibi cevaplarını, onların akıllarıyla Allah’ı bildiklerine delil göstermişlerdir. Fakat bizim kanaatimiz şudur: Müşriklerin bu cevapları vermeleri, beşerî akıllarından kaynaklanmaktan öte, kendilerinde kalıntıları bulunan semavî dinlerdendir.

b. Hadisler
Enes b. Mâlik diyor ki: Bir adam Rasûlullah sallallahu aleyhi ve sellem’e geldi ve cahiliye döneminde ölen babası için “Ey Allah’ın Rasûlü! Babam nerede?” diye sordu. Rasûlullah sallallahu aleyhi ve sellem “Ateşte” buyurdu. Adam geri dönüp gidince, Rasûlullah sallallahu aleyhi ve sellem onu çağırdı ve şöyle buyurdu: “Şüphesiz ki benim babam da senin baban da ateştedir.”(34)
Bu görüşte olan âlimler, bu hadisin, fetret döneminde yaşayanların sorumlu olacaklarına delil oluşunu şöyle izah etmişlerdir: Rasûlullah sallallahu aleyhive sellem bu hadisinde fetret döneminde yaşayan müşriklerin ateşte olduğunu beyan etmiştir. Bu da gösteriyor ki, akıllarının gereği olarak Allah’a ortak koşmadan iman etmeleri icap ediyordu, oysa onlar iman etmediklerinden dolayı sorumlu olmuşlardır.
Bu âlimlerin görüşüne katılmayan ve aşağıda aktaracağımız görüşü benimseyen Nevevî, bu hadisin izahında şunları söylüyor: “Evet, bu hadis fetret döneminde yaşayan putperest Arapların cehennem ateşinde olduğunu ifade ediyor. Fakat bunun manası “Din kendisine tebliğ edilmeden önce ölen kimse, ahirette sorumludur” demek değildir. Zira Rasûlullah sallallahu aleyhi ve sellem’in zikrettiği Arap putperestlerine Hz. İbrahim’in ve diğer peygamberlerin daveti ulaşmıştı. Buna rağmen onlar putperest olmuşlardı. Bu nedenle sorumludurlar. (35)
Ebû Hureyre radıyallahu anh demiştir ki: Rasûlullah sallallahu aleyhi ve sellem, annesinin kabrini ziyaret etti ve ağladı. Yanındakileri de ağlattı. Sonra şöyle buyurdu: “Anneme af dilemek için Rabbim’den izin istedim. Fakat bana izin verilmedi. Kabrini ziyaret etmek için izin istedim, buna izin verildi. Binaenaleyh sizler de kabirleri ziyaret edin. Çünkü kabir ziyareti ölümü hatırlatır.”(36) Görüldüğü gibi bu hadiste Rasûlullah sallallahu aleyhi ve sellem’e annesi için af dilemesine izin verilmediği zikrediliyor. Bu da ahirette ehl-i fetretin Allah’ın zatını ve özet olarak sıfatlarını bilmekle sorumlu olacaklarını göstermektedir.

2. Eş’arî ve onun gibi düşünen âlimler
Bunlara göre ise, kendilerine semavî din ulaşmayan insanlar, ahirette Allah’ın zatını, özet olarak sıfatlarını ve diğer iman edilmesi gereken şeyleri bilmekten sorumlu değildirler. Zira Allahu Teâlâ şöyle buyurmuştur: “… Biz, bir peygamber göndermedikçe, azap ediciler değiliz.”(37) Birinci gruptan olan âlimler “Bu ayet, kendilerine dünyada azap edilmeyeceğini ifade etmektedir” demişlerdir. Ancak ayetin metninde buna işaret edecek herhangi bir alamet görülmemektedir. Bu nedenle ikinci görüş daha tercihe şayandır.

İkinci Kısım: Müslümanlardan uzakta yaşayanlar
Cehaleti mazeret sayılacak ikinci kısım insanlarsa, Müslümanlar topluluğundan uzaklarda yaşayan ve kendilerine dinin bir kısmı ulaşıp diğer kısmı ulaşmayan insanlardır. Müslümanlarla ilişkisi kopuk olan Daru’l-Harp’te yaşayanlar, ulaşım araçlarının gitmediği çöllerde veya dağ başlarında yaşayan insanlar bu türe örnek gösterilmiştir.
Sahih olan görüşe göre, bunlar dinin yalnız kendilerine tebliğ edilen bölümünden sorumlu olup ulaşmayan bölümünden sorumlu değildirler. Zira İslâmî topluluklardan uzakta yaşayan insanların, cehaletle küfür sözlerini söyledikleri veya küfre götürecek amelleri işledikleri çokça görülmüş, buna rağmen bu insanlar tekfir edilmeyip sadece dünyevî cezalara çarptırılmışlardır.
Daha önce içkiyi te’vil ederek helal görüp içenlere nasıl davranıldığını izah etmiştik. Hatta Rasûlullah sallallahu aleyhi ve sellem döneminde bile sahâbîlerden bazıları Hz. Peygamber’e secde etmeye kalkışmış, buna rağmen Rasûlullah sallallahu aleyhi ve sellem bunlara “kâfir oldunuz, tekrar dine dönün” dememiş, sadece ciddi bir şekilde kendilerini uyarmıştır. Hülasa; bu gibi insanların cahillikleri kendileri için bir mazerettir. Eğer bunlardan biri, bilmeyerek bir küfür işi işlerse veya küfür sözünü söylerse, hak kendisine ulaştırılıp tebliğ edilinceye kadar mazur görülür. Kişi sıhhatli bir şekilde tebliğ edildikten sonra da inat eder ve küfründe devam ederse, artık kendisi için mazeretin kalmadığı muhakkaktır.

Dipnotlar
1. İsrâ 17/15.
2. Tâhâ 20/134.
3. Nisâ 4/164-165.
4. En’âm 6/19.
5. Mülk 67/8-9.
6. Mü’min 40/49-50.
7. En’âm 6/155-157.
8. En’âm 6/130.
9. Zuhruf 43/76-78.
10. Konu ile ilgili olarak bkz. Şehristânî, el-Milel ve’n-Nihal, s. 258.
11. Bkz. İbn Kayyim, Tarîku’l-Hicreteyn, s. 413.
12. Bkz. Mecmûu’l-Fetâvâ, VII, 237.
13. Konu ile ilgili olarak bkz. İbn Kudâme, el-Muğnî VIII, 131.
14. Buhârî, Tevhîd 35, Rikâk 25; Müslim, Tevbe 27, no: 2757; Ahmed b. Hanbel, III, 13, 17, 69, 77,
78.
15. Buhârî, Tevhîd 35; Müslim, Tevbe 24-25, no: 2756; Nesâî, Cenâiz 117; Mâlik, Cenâiz 51; Ahmed
b. Hanbel, II, 269-304.
16. Buhârî, Enbiyâ 50; Nesâî, Cenâiz 117; Ahmed b. Hanbel, V, 395.
17. Ahmed b. Hanbel, I, 5.
18. Ahmed b. Hanbel, I, 398.
19. Ahmed b. Hanbel, IV, 447.
341 Buhârî, Megâzî 12, Nikâh 48, no: 1859; Ebu Davud, Edeb 51, no: 4922; Tirmizî, Nikâh 6, no:
20. (Tirmizî hadisin hasen-sahih olduğunu söylemiştir); İbn Mâce, Nikâh 21, no: 1897.
21. İbn Mâce, Nikâh 4, no: 1853; (Heysemî bu hadisi İbn Hibbân’ın da zikrettiğini söylemiş, Sindî
de Heysemî’nin bunu söyleyerek hadisin isnadının sahih olduğunu söylemek istediğini belirtmiştir.)
22. Konu ile ilgili olarak bkz. Ahmed b. Hanbel, IV, 381; Heysemî, Mecmau’z-Zevâid, IV, 309.
(Heysemî “Bu hadisi tam olarak Bezzâr rivayet etmiştir, Ahmed ise özet olarak rivayet etmiştir.
Ahmed’in isnadındaki raviler Müslim’in Sahîh’inin ravileridir. Taberânî de bunun bir
bölümünü rivayet etmiştir” demiştir.)
23. Bkz. Taberânî, el-Mu‘cemu’l-Kebîr, VIII, 31, no: 7294; Bezzâr, Müsned, II, 17.
24. Bkz. Ahmed b. Hanbel, V, 227-228; Taberânî, el-Mu‘cemu’l-Kebîr, XX, 174, no: 373.
25. Bkz. Taberânî, el-Mu‘cemu’l-Kebîr, V, 208-209, no: 5116-5117; Bezzâr, Müsned, no: 1468,
1469, 1472.
26. Bkz. Müslim, Cenâiz 103, no: 974; Nesâî, Cenâiz 103, no: 3973; Ahmed b. Hanbel, VI, 221.
27. A‘râf 7/138.
28. Tirmizî, Fiten 18, no: 2180. (Tirmizî “Bu hadis hasen sahihtir. Ebû Vakîd Leysî’nin ismi Harîs
b. Avf’tır. Bu konuda Ebû Saîd’den ve Ebû Hureyre’den de hadis rivayet edilmiştir” demiştir);
Ahmed b. Hanbel, V, 218.
29. A‘râf 7/138.
30. A‘râf 7/172.
31. Rûm 30/30.
32. Ankebût 29/61.
33. Mü’minûn 23/84-85.
34. Müslim, Îmân 347, no: 203; Ebu Davud, Sünnet 18, no: 4718.
35. Bkz. Nevevî, Şerhu Sahîhi Müslim, III, 79.
36. Müslim, Cenâiz 105, 106, no: 976; Ebu Davud, Cenâiz 77, no: 3234; Nesâî, Cenâiz 101, no: 1242; İbn Mâce, Cenâiz 48, no: 1572; Ahmed b. Hanbel, II, 441.
37. İsrâ 17/15.