Allah Yolunda İdam; Yok Olma(ma)k!

İdam, Hakkı yok etmek için ne yapacağını şaşırmış batı ve destekçilerinin silahlarından birisi. Zaman zaman müminleri sindirmek ve yok edebileceklerini zannederek sarıldıkları bir silah.
Adime sülasi fiilinden gelip efale babından ademe, yudimu, idâmen şeklinde türetilen idam kelimesi, lügatte yok etmek, imha etmek (1) manalarına gelmektedir. Terim olarak ise; Ölüm cezası, bir devletin suçun karşılığı olarak bir mahkûmun hayatına son vermesidir. Ölüm cezasına çarptırılan kişinin cezasının infaz edilmesine idam denir.
Hayatı dünyadan ibaret gören, Roma hukuku ceza sisteminden beslenen Firavunun takipçileri hem idam cezası ile hem de müebbet hapis cezası ile müminleri yok edebileceklerini zannetmektedirler. Onların inançlarına göre idam da hayatı sona erdirir, müebbet hapis cezası da. Nitekim müebbet hapis cezası Firavunlara göre ebedi hapis cezası demektir. Hayatın tamamını dünyadan ibaret gören Firavunlar ve takipçileri bir insanı ölene kadar hapsetmeyi ebedi hapis diye isimlendirmektedirler. Çünkü onlara göre dünyadan mahrumiyet ebedi bir cezadır ama bilmiyorlar ki dünya hayatı bir mümin için ahiret hayatına kıyasla bir [...]

AMEL, SÖZÜN EFENDİSİDİR!

Düşünmek ve konuşmak, insanı diğer canlılardan ayıran en mühim vasıftır. Aralarındaki alâka sebebiyle konuşma, sahibinin aklî seviyesini ve fikir yapısını gösteren pürüzsüz bir ayna gibidir. Dolayısıyla insanı insan yapan dilidir. İslâm, mü’minlerin söz disiplinine sahip olmalarını istemiş ve bu sahada pek çok esaslar koymuştur.

Konuşmak söz konusu olduğunda, pek çok insan bir konu hakkında olabilecek en güzel sözleri söyler; en doğru, en akılcı tavırlarda bulunmak gerektiğini anlatır. Olması gereken en iyi ahlakın ne olduğu hakkında hiçbir detay atlamadan en mükemmel sözleri söyler. Kendilerinin de, bu en iyi, en doğru, en güzel ve en mükemmel olanı yapmayı hedeflediklerini ve bunda da çok kararlı ve istekli olduklarını anlatırlar.

Ancak çoğu zaman, bu anlatılanları uygulamak söz konusu olduğunda, aynı insanlar sözlerindeki istek ve kararlılığı nedense tavırlarına yansıtamazlar. Bir anda en doğru, en iyi ve en mükemmelden kolaylıkla tavizler verirler. Kısacası sözleriyle tavırları birbirini tutmaz. Kimi zaman tavırlarında, sözlerinde anlattıklarından hiç eser dahi olmayabilir.

Aslında her [...]

KOŞUN, GEÇ OLMADAN

وَسَارِعُوا اِلٰى مَغْفِرَةٍ مِنْ رَبِّكُمْ وَجَنَّةٍ عَرْضُهَا السَّمٰوَاتُ وَالْاَرْضُ اُعِدَّتْ لِلْمُتَّقِينَ
“Rabbinizin bağışına, genişliği göklerle yer arası kadar olan ve Allah’a karşı gelmekten sakınanlar için hazırlanmış bulunan cennete koşun.”
(Âl-i İmran, 133)
“Koşun” (1),
“…Haydi, hep hayırlara koşun, yarışın!…” (2),
“…İşte yarışanlar, bunun için yarışsınlar.” (3)
Hayat bir koşuşturmaca. Ya dünyevî istek ve arzular peşinde ya da ilâhi rıza peşinde. Ya fâni dünyanın aldatıcı lezzetleri peşinde ya da bâki dünyanın gerçek lezzetleri peşinde. Ayetlerden anlaşıldığı üzere Rabbimiz bizlere hayır işlerine koşmayı hatta müsabaka edercesine birbirimizle yarışmamızı emretmektedir ki bu koşuyu başarı ile tamamlayanlar dünya ve ahirette mutlu ve mesut olacak kimselerdir. Dolayısıyla her Müslümanın bu hayır yarışından ne kastedildiği, niçin bu yarışa katılması gerektiğini, nereye koşacağını, kiminle koşacağını, koşarken nelere dikkat edeceğini iyi bilmelidir. Çünkü bu soruların cevaplarını iyi bilmeyen bir yarışçının yanlış yollara girmesi, yolda kalması kaçınılmazdır. Büyüklerimiz “usul olmadan vusul olmaz” derler, yani bir işe başlamadan önce [...]

  • zafermert
    Permalink Gallery

    HUMEYNÎ’NİN HAYATI ve ELEŞTİRİLER 1902-1989 (خميني)

HUMEYNÎ’NİN HAYATI ve ELEŞTİRİLER 1902-1989 (خميني)

Doğumu ve Çocukluğu

20 Cemâziyelâhir 1320 (23 Eylül 1902) tarihinde Kum’un 160 km. güneybatısındaki Humeyn kasabasında doğdu. İmam Mûsâ el-Kâzım soyundan gelen ataları, XVIII. yüzyılın sonlarına doğru Nîşâbur’dan ayrılarak Hindistan’ın Leknev bölgesindeki Kintur kasabasına yerleşmişlerdir. Aynı aileden tanınmış âlim Mîr Hâmid Hüseyin’in çağdaşı olan dedesi Seyyid Ahmed, XIX. yüzyılın ortalarında Leknev’den (veya Humeynî’nin ağabeyi Seyyid Murtazâ Pesendîde’nin bir ifadesine göre Keşmir’den; bk. Ali Devânî, VI, 760) Necef’e gelerek Hz. Ali’nin türbesini ziyaret etti; bu arada Humeyn’in ileri gelenlerinden Yûsuf Han’la tanıştı ve onun teklifi üzerine Humeyn’e yerleşmeye karar verdi. Burada kendisi ve soyu Hindî nisbesiyle tanındı.

Humeynî beş aylık iken babası Seyyid Mustafa bir cinayete kurban gittiğinden çocukluğunu annesi ve halasının himayesinde geçirdi. Bunların 1918’de vefatı üzerine ağabeyi Seyyid Murtazâ’nın yanında kaldı. Bu dönemde içinde bulunduğu güvensizlik ortamının Humeynî’de mücadeleci bir ruh halinin gelişmesine yol açtığı anlaşılmaktadır. Nitekim kendisi bu dönemi anlatırken, “Çocukluğumdan beri savaş halindeyim” demiştir (Sahife-yi Nûr, X, 63). [...]

KURBAN; EN SEVDİĞİNİ ALLAH’A ADAMA BİLİNCİ

Kurban, vermektir. Kurban, teslimiyettir, Allah’a adanmışlıktır. Kurban, Hz. İsmail gibi Hz. Meryem’in annesi Hanne gibi her şeyden vazgeçebilmek, en sevdiğini feda edebilmektir. Kurban, uzun yıllar çocuğu olmayan bir baba olan Hz. İbrahim ile yine uzun zaman çocuğu olmayan bir anne olan Hanne validemizin en sevdikleri evlatlarını Allah’a adama şuurunun bir göstergesidir. Kurban, Hz. İbrahim gibi emre itaat, Hz. Hacer annemiz gibi teslimiyettir. Kurban en sevdiğini daha çok sevdiğin için bırakabilmektir. Sadece Allah için hesapsız ve içten vazgeçebilmektir.

Kurban; Rabbimizin bizlere bahşettiği en değerli hayatı, değersiz şeylerle harcamaktan kaçınarak en yüce değer uğruna adamanın temsilidir. Kurbanın sembolize ettiği gerçek; Hakk’a adanmanın, teslimiyetin diğer bir adıdır.

Yüce kitabımız Kur’an-ı Kerim bize bu hususta iki büyük kıssayı överek birini ise ibret almamız için aktarmaktadır. Rabbimizin övdüğü iki tablo Hz. İbrahim ile Hz. Hanne’nin fedakârlıkları, yerdiği tablo ise yine bir kurban sahnesi olan Kabil’in takınmış olduğu tavırdır. Kurban ibadeti bu kıssalar çevresinde anlaşılmalı ve yerine [...]

TEDBİR TEVEKKÜL OLUNCA, TAKDİR LÜTUF OLUR

Tevekkülün iman, düşünce, çalışma ve sosyal hayatımızda önemli bir yeri vardır. Tarihin her döneminde fert ve toplumun başarısı; azim, sabır, gayret, tevekkül ve istikrar gibi kişinin moral ve heyecanını canlı tutan değerlerle orantılı olmuştur. İlk görünüşte bu tür mücerret kavramlar sadece inançla ilgili gibi görünüyor olsa da geniş anlamda ele alındığı zaman toplumun maddi ve manevi bütün sosyal hayatını etkilediği anlaşılmaktadır. Çünkü inancın hayata yansımasının temelini oluşturan tevvekkül; azim, sabır, cehd, gayret, kanaat, takva ve teslimiyet gibi hususların bilincinde olarak uygulanmaya konmasıdır. Bu yüzden İslam’ın inanç sistemini yakından ilgilendiren bu kavram asıl amacına uygun olarak yorumlanmalıdır.
Sözlükte “Allah’a güvenmek” anlamındaki vekl kökünden türeyen tevekkül “birinin işini üstüne alma, birine güvence verme; birine işini havale etme, ona güvenme” mânasına gelir. Birine güvenip dayanan kimseye mütevekkil, güvenilene vekîl denir.

Tevekkül bir terim olarak “bir kimsenin kendini Allah’a teslim etmesi, rızkında ve işlerinde Allah’ı kefil bilip sadece O’na güvenmesi” şeklinde tanımlanmaktadır. İbn [...]