Hayırlı Ümmet’in İnşâsına Doğru

İslam ümmetinin o nurlu sahifelerini, tarihini araştıran her Müslüman bilir ki; bir zamanlar İslam ümmeti her yönden galipti.  Müslümanların her coğrafya da ki izzetleri dilden dile dolaşırdı. Nam salmışlardı tüm dünya’ya. Sayıları azdı ama koca orduları dize getiriyor, Rumları, Persleri haritadan siliyorlardı. Bir Allah’a inanıyorlardı. Azıkları takvaydı. Sabredip Allah’tan korkuyorlardı. Allah da bu seçkin topluluğa rahmet etmiş onları desteklemişti.
Harun Reşid ölüm döşeğindeyken gökyüzünde bir bulut geçmekteydi. O şöyle diyordu buluta bakarak: “Ey bulut! Nereye gidersen git, nasıl olsa yağdığın yerden bize cizye veya zekât gelecektir.” Sonra kendi kefenini elleri ile hazırladı ve ona bakarak şu ayeti okudu:
“Malım bana hiç fayda sağlamadı; saltanatım da benden (koptu), yok olup gitti.”(1)
O zaman zaferin ve izzetin hakikati gün ortasındaki güneşin parlaklığı kadar net ve açık bir şekilde görünebiliyordu.
Daha düne kadar bir geminin bilakis dünyanın komutası, ipleri bizim ellerimiz arasında aşınırken bugün ise en sonlarda yerimizi almış bir vaziyette [...]

UNUTMUŞTUK SENİ EY İSTİHÂRE!

Kalmak için değil uğrayıp geçmek için kadem bastığımız, kök attığımız değil kısa bir gölge saldığımız şu dünyada Allah’a muhtaç bir şekilde yaşamaktayız. Kimimiz zengin, kimimiz fakir bir şekilde yol almakta ama hangisinin bizim için hayırlı olduğunu bilmemekteyiz. Samimi duygularla düşündüğümüz zaman,  her anımızda Allah’tan gelecek sıcak bir ilham’a, bir nur’a, bir nasihate, bir uyarıcıya muhtacız. Üzerinde İslam davasınının olduğu bir yolda yürürken yardıma, istihâreye ve nasihate başvurmadan atılan adımlar bizlere pişmanlık duygusunu yükleyecektir.
Kardeşlerim! Hayat, değişimlerle, hayret veren olaylarla doludur. Bizler gayb âleminden gelen haberlerin önümüzde dağ gibi durduğunu görüp, bizi rahatsız eden bir sualle karşı karşıya kaldığımızı itiraf etmeliyiz; ‘Nereye gideceğim? Şimdi ne yapacağım?’
Bizler Allah’ı tevhid eden müslümanlar olarak müşrikler gibi hareket edemeyiz. Onlar Allah’tan, ilimden uzak olduklarından dolayı kendilerini fal oklarına vermişlerdi. Ne çıkarsa onu yaparlardı. Bir davanın fertleri olan biz müslümanların hayatlarını gelişi-güzel devam ettirmesi sahip çıktığımız davamıza uygun değildir. Müslüman, iman edeceği anda [...]

Eğer Ramazana Yetişirsem…

Dünya yine kıyâmet koparcasına bir ilerleyişin ve bir sona doğru gidişin peşindeydi. Gündem yine kalabalık yine hüzün kokuyordu.  Suriye… Arşa yükselen çığlıklar… Yardıma muhtaç biçâre Müslümanlar… Ümmetin mahzunluğu arasındaydı…
Bayram namazını kılmak için bir mekân bulup oturdu. Bir anda nefsiyle konuşup ömrünün muhasebesini yaptı. Ramazan ayı boyunca yaptığı şeyler bir şerit gibi gözünün önünden geçti. Anlayamamıştı, bir gün gibi, bir ay geçivermişti. Oturdu ve geçip giden gecelere karşı şiddetli bir acı hissederek kendisini sıktı, derinden bir ‘off’ çekti. Günler bitmişti.
İç âleminden bir an kurtulup, etrafındaki bazı kişilere yaklaştı. Yaklaştıkça sıkıntısı daha da artıyordu. Kendini onlarla kıyaslamaya çalıştı ama ne fayda. Onlarla arasındaki fark çok büyüktü. Onlar daha ramazanın ilk gününde, belki de ilk saatlerinde amel meydanlarına koştular.
‘Ben’ diyordu. Ben ise; geride kaldım ve hep yarın dedim. Onların şahlanarak ibâdete koştukları o saatlerde uyku seanslarındaydım. Öyle ki onlar öne geçmiş, salihler kervanı çoktan yol almıştı.
Amel Defterini [...]
  • Untitled-1
    Permalink Gallery

    İsra ve Miraç’la İslam Sancağı Yeniden Dalgalansın Kudüs’te…

İsra ve Miraç’la İslam Sancağı Yeniden Dalgalansın Kudüs’te…

Henüz Mekke dönemi, peygamberliğin verildiği yıllardan çok uzak, hicrete çok yakın bir zamandı.
İşte Rasulullah…  Kâbe’nin hemen yanında eller semada, gözler ise yaşlarla duadaydı. Gözleri önünde Müslümanlara işkenceler yapılmış, aç bırakılmış kendiside bundan nasibini almıştı. Emir Allah’ın emriydi, Emir Kur’ân’dı. Allah anlat/tebliğ et diyordu. O kutlu elçi de emre uyup kapı kapı müşriklere din götürüyordu. Üzerine almış olduğu emanetten vazgeçmeden, etrafında görmüş olduğu düşmanlıklara, yalanlamalara ve iftiralara aldırmıyor, bu dinin ipini göğüslüyordu. Canlarımız Ona feda olsun bazen gider Kâbe’nin örtüsüne sarılır ağlardı, mahzun olurdu. Ebu Cehil kabul etmiyorsa fakir Bilaller kabul eder diyordu. Ümmü Cemiller yola diken döşüyorlarsa Sümeyralar, Haticeler var diyordu. Derken düşmüştü Taif yollarına… Taşlanmıştı, değeri kıymeti bilinmemiş, kapılardan, sokaklardan kovulmuştu. Dönerken, dinlenirken, eller yine semaya kaldırılıyor, bir duadır yükseliyordu:
“İlahi! Kuvvetimin za’fa uğradığını, çaresiz kaldığımı, halk nazarında hor görüldüğümü, ancak sana arz eder, sana şikâyet ederim…”
Kim Allah’a yöneldi de kaybetti! Kim O’na inanıp emrini [...]

DEMOKRASİ ÇAMURUNDA İSLAMCILAR

“Bugün düne ne kadar da benzemektedir”
“İnin oradan” ilahi emriyle Âdem aleyhisselam ve zürriyeti yeryüzüne inmişlerdi. Daha ilk adımda Hak ile batıl saflarını yavaş yavaş belli ediyordu. Hakkın yüzü net, saf ve duruydu. Batılın yüzü ise çirkin, iğrenç ve nifak ekiliydi. Bu dev bir arenada hak ile batılın kavgasıydı. Öyle bir kavga ki ‘Armagedon’a kadar uzanacaktı…
“Hayır, biz hakkı batılın üstüne fırlatırız, o da onun beynini darmadağın eder. Bir de bakarsın ki, batıl yok olup gitmiştir. (Allah’a) yakıştırdığınız sıfatlardan dolayı yazıklar olsun size!”(1)
Asırlar boyunca nesilden nesile hak ve batıl kendine taraftar buldu. Bazen yeryüzü tiranlarına karşı Nuh, Musa, İsa ve Muhammed aleyhisselam da vücud bulan hak, bazen de zalimlerin saraylarında var olan bir Asiye de yeşermişti.
Hak, Muhammed aleyhisselam ahirete irtihal edene kadar kendini güneş gibi ortaya çıkardı. O nurun ayrılışından sonra batıl kendini iyice göstermeye başladı.
Hz. Ebubekir radıyallahu anh zamanında irtidat (dinden dönme) olayları ile hak [...]

Rebiu-l Evvel Ayı… Kutlu Doğumdan Bir Parça

Gökyüzünde bir ay… Etrafını bürüyen kızgın, kara bulutlara rağmen yüzünü göstermeye çalışıyordu… Işığa hâmile kapkaranlık bir dünya vardı.. Nebînin doğumuna az bir zaman kala müjde ve muştu dolu akisler vardı… Bütün bir beşeriyet canı dudağında ve herkesin umudu gelecek son kurtarıcıdaydı.. Bu devrin adı Cahiliyeydi… Ancak ilmin zıddı olan bir cehalet değil, iman ve inancın karşılığı olan küfrün mürâdifi cahiliyet…

O, elli bin türlü câhilî âdeti göğüsleye göğüsleye bir zulmet çağını ışık asrı haline getiriyordu. Bu sözlere Cafer İbni Ebî Talib’in, Necaşi karşısında söylediği sözler bir isbattı: “Ey Melik, biz kan içer, leş yer, zina eder, hırsızlık yapar, adam öldürür ve yağmacılıkla iştigal ederdik.. Kavi/güçlü zayıfı ezer ve insanlık adına utandırıcı daha neler neler yapardık…” derken, Muhammed sallallahu aleyhi ve sellem’den evvel insanlığın nasıl üst üste karanlıklar içinde bulunduğuna dikkati çekiyordu. Evet bu toplulukta, bir damla suda kıyametler koparılırdı.. Böyle bir topluma güneş gibi doğup yirmi üç yılda daveti [...]