Nefsin Esâretinden Kurtulmanın Adı; İTİKÂF

Son asırda teknolojik gelişme ve ilerleme sonucu, her geçen gün hızlanan cihazların, incelen ve hafifleşen teknolojik aletlerin günlük yaşamı kolaylaştırdığı, ülkeler arasındaki her türlü mesafelerin kısaldığı, her şeyin âdeta elimizi uzattığımızda dokunabileceğimiz kadar yakınımıza geldiği bir zamandayız… Koca dünya, sanki küçücük bir köye dönüşmüş, bu köyün ucundaki bir çığlık veya bir davul sesi, ânında öbür ucundan duyulur hâle gelmiştir. Globalleşen bir dünya da insanlar da artan ve yankısının tüm dünyada hissedildiği tek sıkıntı; ‘rûhî bunalımlardır’. Dikkat ettiğimizde insanlık artık mutlu olamıyor. Eskiden bir kuru ekmekle, soğan yiyen toplumların eriştiği saadete envâi çeşit yemeklerle erişilemiyor. Önceleri bir odalı evde, kaynana ve kayınbabasıyla oturanlar şimdiler de üç odalı bir evde otursalar da huzuru yakalayamıyorlar. Televizyon, telefon, bilgisayarın olmadığı neşeli aile toplantıları artık tarihte kaldı. Teknoloji, yaşam standartları, refah arttı; huzur, güven, sekînet kayboldu. Sokaklar artık ‘insanın, insan kurdu’ olduğu ortamları andırıyor.
Şimdi bizler, on dört asır sonra, kibritini İslamsız bir hayatla, [...]

Bir Heyecanla; Dünya ufalanır avuçlarda

Aydınlığın kıymetini bilmek için mahpusu olmak gerekir karanlıkların. Küfür üzere hayat yaşayanlar imânı bilmedikleri gibi; dâvette pasif kalanlar ise aksiyon adamlarının yaşadığı aşkı, heyecanı bilemezler. Asrımızda sahabe olmak, dini öğrenmek, dini yaşama ve yaşatma gayretinde bulunmak öteye susamakla, âb-ı hayat peşinde olmakla mümkündür.
İlk vahiy çorak gönüllere ekilmeye başlayınca heyecan da peşi sıra gelmişti. Zaten bu heyecanları yüzünden zayıf ve fakir olan tevhid erlerinden bazılarını yakalıyorlar, bir kısmının boynuna ip takarak şehrin azgın gençlerine teslim ediyorlardı. O genç ve çocuklar, bu mazlum insanları cadde cadde, sokak sokak gezdiriyorlardı. Sokaklarda dolaştırılan bu insanların anne ve babaları hâdiseyi seyrediyor, içlerinden bir kısım anneler yerlerde sürünen çocuklarına hakaret ediyor, bazen tekmeliyorlar ve bazen de küfrediyorlardı. Hak davada ısrarlı olarak taviz vermiyorlar, kendilerine bu işkenceyi yapanların hidayetleri için dua ediyorlardı. Tüm bunlara rağmen Mekke’nin sıcak havasında İmân vardı, İmân’ın yanında bir de heyecan vardı. Heyecanları yükseklere/yücelere aşktı, heyecanları dâvetti, heyecanları savaştı. Heyecanları cenneti [...]

DÜŞENİ BIRAKIP GİTMEK ZORUNDAYIZ

Bir seher vakti çiçeğin yaprağından damla damla dökülen cennet kokulu sahabeleri, davasına gönül vermiş Allah erlerini düşününce bu sözü daha iyi anladım. Onlar Allah’a davet etmede azimli, her fasılda O’ndan bahsetmede gayretlilerdi. İslam’ı yaşama ve yaşatma Onların hayatlarında ekmek-su gibi bir hal almıştı. Şahsiyetleri yerde, gönülleri Allah’a doğru yol almış, hedeflerini cennet olarak belirlemişlerdi. Onlar Rasulullah’ın bıraktığı dava, titreşim kuvvetini yavaş yavaş kaybetmeye yüz tutunca ümmetin önüne geçerek kendisiyle yönlerin bulunduğu kutup yıldızı olmuşlardı. Onlar İslam yolunda düşene nasihat eder, kardeşliği gösterir, ‘fakat düşenle de düşmezlerdi.’ Böyle şâheserleri anarak İslam yolunda yavaş yavaş ilerleriz, yürürüz amma içimize bir zâfiyet, içimize bir âcizlik düşer. Evvela davadan ‘dökülmemek, düşmemek’ için Rabbimize dua eder, sonra da bırakılan yorgun izleri takip etmeye başlarız.
İlk duyulduğunda herkesi kızdıran bu sözümüzde aslında bir hilâf yoktur. Canını dişine takarak davasında ilerleyen bir Müslüman yola beraber çıktığı kişilerin döküldüğünü görünce asla şaşırmamalı ve önüne [...]

Bir Haykırış Sakın Cihadı Terketmeyin!

14 asır önce ‘Çöle inen nur’ böyle ferman buyurmuştu. Daha henüz cihadın tohum olarak saçıldığı, yavaş yavaş filizlenerek büyüdüğü bir zamandı. Cihad sahabenin kalbinde taht kurmuş, gözyaşlarıyla onu takip ediyorlardı. “Ben Allah’ın oklarından bir ok’um, nereye istersen beni fırlat’ diyen ashab-ı kiram vardı. Cihad yoluna çıkmak için boylarını parmak uçlarıyla yükselten, yara aldığında umursamayan, kolları deriden sallandığında ‘sen mi beni Allah yolunda cihadımdan engelleyeceksin’ diyerek çekip koparan izzet timsali bir nesil vardı. Dinimizin bekçiliğini yaparak yürüdüğümüz İslam yolunun kenarında sahabelerin yere düşmüş bedenleri, serpilmiş kanları, umutları, hedefleri  ‘cihadı bırakmayın’ haykırışları bulunmakta. Takip ederseniz kurtulursunuz ser levhası yol boyunca durmaktaydı.
Ey Kardeş! Bir topluluk idrak ettik ki onlar cihadla yoğrulmuşlardı. Hedefleri yüksekti. Büyük gayelerin büyük adamlarıydı onlar. Onlar bizden önce geldiler ve gittiler. Zaman onları bağrında sakladı, büyüttü ve yüceltti.
Onlardı; sayıları az ama hedefleri, programları yüce olan. Onlardı; iki imparatorluk devirip Romalıları köşeye sıkıştıran. Onlardı; Kimse yoksa, adanacak ruhlar [...]

Sıla-i Rahim (Davetçiyim! Mum Gibi Eriyorum…)

Akrabalar;
“Hayırdır yavrum, artık bize uğramaz oldun. Önceleri gelir gider iki çift İslam’dan kelam ederdin, hal-hatır sorar, bizlere doğruları öğretirdin. Şimdi ne oldu da evimizin yolunu unuttun. Değişen ne oldu!?”
Eşler, hanımlar;
“-Eşim evliliğimizin ilk günlerindeki gibi değil, bana karşı çok mesafeli, beni anlamıyor, benimle ilgilenmiyor.
“-Dışarı çıkalım biraz nefes alalım, bir kez de dışarıda yemek yiyelim…“ diyorum;
“-Bütçemizi düşünmemiz lâzım.“ diyor. “Annen seni dışarıda mı doğurdu, bu nedir böyle, bir türlü evin içinde duramıyorsun, iki de bir dışarı çıkalım diye tutturuyorsun.“

Şikâyet şikâyet şikâyet… Hasta kalplerimize bir şikâyet düştü yakınlarımızdan, sevdiklerimizden.
Biz, aklı karışık, gündemi yoğun, kalbi parçalanmış, kıyametin gölgesi üzerine düşmüş, hemen her gün dünyanın farklı coğrafyalarında zulüm görmekte olan “bir âhir zaman ümmeti“yiz. Ha bir de ‘davet’çiyiz’.  Her akşam yastığa kafamızı koyduğumuzda, bir nebzede olsa içine huşu katmaya çalıştığımız namazlarımızda aklımıza gürültüyle düşen eksiklerimiz-sıkıntılarımız var. İslam’ı yaşamaya çalışan bir müslüman olduğumuz doğrudur. Kafamız ve kalbimiz o kadar [...]

Suriye… Mısır… Doğ Ey Güneş! Erit Taştan Adamı

Ölüm ve korku, kan ve gözyaşı kol geziyor müslüman coğrafyamın sokaklarında… Yine aynı senaryolar yine aynı söylentiler yine ezilen müslüman yine çığlıklara boğulan müslüman bacılar. Bir gece vakti ansızın vuruldu minik bedenler, ağzı süt kokan bebecikler… Sabahın ilk saatlerinde çığlıklar arşa yükseldi. Ölüm kustu kimyasal bombalar, yerlere düştü körpecik bedenler.. Onlardan kimisi kızarmış gözleriyle baktı ümmete, kimisi bir köşede son nefeslerini veriyordu kendisine tat vermeyen hayata, kimisi işaret parmağıyla suskun yüreğiyle titreyerek/ kalplerimizi titreterek ayrıldı bu dünyadan… Zaten gündüzleri kurşun seslerinin verdiği etkiyle sabahı bile beklemiyorlardı, bir bomba, bir kurşun bekliyorlardı sadece, tahmin edemediler kimyasal silahla vurulacaklarını… O gün, gece boyunca ağıtlar, haykırışlar, gözyaşları semaya yükseldi, Giden her bebek, her çocuk şikâyet etti  Rahman’a bunca olan şeyleri. Yine hüzün çöktü yüreklerimize yine âhlar heyhatlar birbirine karıştı mazlum coğrafyalarda…
Daha Afganistan, Çeçenistan, Irak, Mısır’daki yaşananları, öldürülen müslümanların yaralarını saramadan ansızın Suriye de kardeşlerimize karşı kullanılan sarin gazıyla bir kez [...]