• ÖRTÜ
    Permalink Gallery

    ALLAH’A ÖRTÜSÜYLE YAKLAŞAN ŞEHÎDE; HADÎL EL-HAŞLAMÛN

ALLAH’A ÖRTÜSÜYLE YAKLAŞAN ŞEHÎDE; HADÎL EL-HAŞLAMÛN

Kök salmak için değil de, bir gölge uzantısı kadar kalıp gideceğimiz şu âhir ömrümüzde öyle olaylar, öyle şahsiyetler gündemimize gelip konuk olup gitti ki. Her gelen bir şeyler fısıldadı, bir şeyler anlattı; bir zamanlar cihâna sığmayan şimdiler de iki gölün arasına sıkışan İslâm ümmetine.

Ne yazalım inançlarını şehâdetle taçlandırıp, ‘Ben geldim yâ Rabbi’ diyerek, tekbirlerle Allah’a gidenlerin arkasından. Ne diyelim sorumluluklarının farkına varıp da dikenlere, cam kırıklarına basmadan, silahların önünde izzeti sergileyenlerin akabinden…

Adı; Hadîl’di… ‘Güvercin sesi’ manâsını Aksa’nın bağrında taşıyıp durdu. Ümmetin acı sızıntısına muttâli olan biriydi Hadîl… Yükünü bırakarak bir güvercin edâsıyla Rabbine de uçup gitti. Bomba ve silah seslerinin eğitimin nağmesi olduğu Filistin de her gün okula silahların gölgesi altında gidip gelirken, İslâm ümmetine feryât edenlerden biriydi. Taşıdığı iki gözü zulümlere ve zorbalığa, kulakları geceleri yükselen âh-u figânlara tanıklık etmiş, zihni ise sürekli ‘çıkış nerede’ suâlini sorup durmuştu.

Yaşı daha 17 idi. Baharı fırsat bilip de [...]

MAHZÛNİYETİ GİDERECEK OLAN ALLAHTIR

Bir gün;

Karanlık bir yolda yapayalnız kaldıysan, dara düştüysen, kanadı kırık bir kuş gibi nereye uçacağını bilmiyorsan, sıkıntılar öbek öbek üzerine yığıldıysa, güvendiğin dağlara karlar yağdıysa, ‘üzülme’ seni de bu bilinmezlikten, anafordan kurtaracak olan ‘Allâh’tır…

Kimseler olmadığında iç çekmelerin başlıyor, hevesin kursağında kalıyorsa, yollarına dikenler döşeniyor, tutunduğun dalları teker teker kırıyorlarsa, kırıldığı yerden tutacak olan ‘Allâh’tır…

Yanaklarından domur domur gözyaşların süzülüyor, gönül hücrende nice güneşlerin batıyorsa, içinin sesini gözyaşlarıyla ifâde edebiliyorsan; Unutma! Allâh, hüznün içine huzûru, iniltinin ve elemin içine de itminân-ı /rahatlığı koymuştur ve seni Allâh Rasûnün diliyle müjdeliyor demektir;

“Allâh mahzûn kalpleri sever.” (1)

O’na bağlanan, O’nun kapısında kul olan, O’na sırtını dayayan, O’na muhtâç olduğunu hisseden, ‘derdim bana derman imiş’ deyip de yola çıkan hiç kimseyi Allâh, yarı yolda bırakmamış, elimizden tutup bize yol göstermişti.

O bize yol gösterirken bizler O’ndan fersah fersah uzaklaşmış, bir köle’nin efendisinden 40 yıl kaçtığı gibi kaçmıştık O’ndan. Böyle bir Rabbe karşı o kadar mahçûbuz ki, O’nu [...]

ALLAH İÇİN NEREDE ZEKÂTIN, NEREDE FİTREN!?

 “Nefsini kötülüklerden arındıran (maddî ve mânevî kirlerden temizleyen) mutlakâ kurtuluşa ermiş; onu kötülüklere gömen de elbette hüsrâna uğramıştır.” (Şems sûresi, 9-10)

            Annelerimizin başörtüsü gibi tertemiz geldiğimiz şu dünyâ hayâtında olur olmadık günahlarla kirleniyoruz.  Tıpkı bir çocuğun akşama kadar oyun oynayıp da kirlendiği gibi. Günah, kalplerimiz de simsiyah bir leke, gönüllerimizde bir pas, Allâh ile irtibatta bir boşluk oluşturarak bünyemize girer. Kendi üzerimizde kirliliği, çirkin manzarayı görüyor veya  etrâfımızdaki çevre kirliliğinden rahatsız olup hemen temizleme yoluna girişiyoruz da, kendi ruhûmuzdaki ve vicdanlarımız da manevi kirlilikten söz edemiyoruz.  Halbuki vicdân; arayıp da bulmak demek, bulduğun da kıymet bilmek demektir. Vicdânlarımızı yeniden kendine getirecek, arındıracak bir vesiledir zekât, fitre ve infâk.

            Her şeyden önce Mekke dönemi ashâb-ı kirâm için bir medrese idi.  Bu medresenin talebeleri olan sahâbeler; yokluk içinde yaşarlardı, fakirlerdi, muhtâç kimselerdi. Ama okudukları kelime-i tevhîd müşrikleri rahatsız ediyordu.  Bu medrese de Rabbimiz onları güzel bir bitki gibi yetiştiriyor, kur’an âyetleri ile onları ıslâha [...]

KULUM! BEN SENİNLEYDİM AMA SEN KİMİNLEYDİN?

İmtihânlarla sarmalanmış şu gurbet diyârın da insanoğlu’nun gidip varacağı, önünde duracağı ve tüm renklerin belli olacağı bir ölüm kapısı var.

Ne de çabuk geçti zamanlar üzerimizden. Hiç de tekrârı olmayan yılda dört mevsim yaşar gibi yaşadık ömrümüzden. Önce çocukluğumuz, gençlik yıllarımız ile hayâtın cıvıl cıvıl güzelliklerini yaşayarak bahar devresi geçirdik. Her şey tozpembeydi gözlerimizde. Sînelerimiz de dert, keder, elem nedir bilmezdik. Mutluluğu bâkî sanırdık. Hayat ilerleyince sıhhati ve kuvveti bulunca iç dünyâmız da bir yaz mevsimi yaşadık. O zaman yandık sıcaktan, o zaman gerçeklerle yüzleştik hatta külleri dahi hissettik benliğimizde. Ansızın sonbahar rüzgârları esmeye başladı. Yaprak dökümü yaşıyorduk hayat defterimizde. Ağacın yaprakları sararıp da solduğu gibi ömür de düşüyordu takvim yaprağında. Zirveye çıkıp da sonra aşağı inen bir hâli andırıyordu rûhen, bedenen yaşadıklarımız. Her şey tersine ilerliyordu artık. Yâsîn sûresi bu hakikati açıklıyordu:

“Kime uzun ömür verirsek biz onun gelişmesini tersine çeviririz. Hiç akıl erdirmiyorlar mı? (Yâsîn; 68)

Başladığımız yere, tekrar ilk [...]

RAKBU’Ş ŞÜHEDA (ŞEHİDLER KERVANI)

Ölüm çağrıcısının sesine itaatkâr olarak “lebbeyk” diyenlerin, Rasûlullah sallallahu aleyhi ve sellem ‘in kutlu beyânını ufuktan ufuğa taşırken bir noktada birikip tükenenlerin, can fedâ edenlerin bindiği mübârek kâfile.

Hâbille başlayan ve günümüze kadar nicelerini içerisine katıp, bu diyârlardan alarak âhiret yurduna götüren nûrlu kâfile.

Epeyi bir zamandır şehîd ve şehâdet iklimimize az uğrar olmuştu. Soğuk bir kış günü derin düşünce ve tefekkûrün en ince odağından çıkıp gelmişti Şubat ayı. Hayâtımızın dantelasının düzgünce örülemediği, et ve kemikten sıyrılıp ulvî/yüce hasletlerin tadının duyulamadığı, mânânın maddede eritilemediği, duygu ve derin hislerden uzaklığın artık alışır hâle geldiği bir zamanda gelmişti

Şehâdet ayı…

Çılgınca akıp giden bir hayatın içinde zaman zaman hedefsizlik, gâyesizlik, bıkkınlık ve şevksizlikle karşılaştığımız bir uçurumun zirvesinde gelmişti Şehâdet ayı…
Bir rüzgâr gibi zülüflerimizi okşayıp ‘Ey Müslümân! Sen şehîd gibi yaşamazsan, şehîd olamazsın’ nidâsıyla, Âkif’imizin; ‘Sana gelmez bu ufuklar, seni almaz bu cihâd’ serzenişi, biraz yüksek ses tonuyla, bir çığlık ile çıkıp geldi Şehâdet [...]

KARDEŞİN, YÜREĞİNİN NERESİNDE?

“Ey Allah’ın kulları kardeş olun!”diyordu ağzı cennet kokan Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem…
Rabbinden aldığın emâneti hakkıyla yerine getirip, içinde bulunduğumuz her nimeti bize bildirdiğin gibi “Nasıl kardeş olunur”bunu da bize Sen öğret. Dilleri ve renkleri farklı olan insanları farklı pencerelerden bakmayı terkettirip bir araya toplayan, maneviyatı çökmüş Yesrib’i“nurdan bir şehir” hâline getiren Nebi! Kullanılan yanlış sözleri düzelten, hoşa gitmeyen isimleri değiştiren, hayatın her alanına ayrı ayrı sözler söyleyen ümmetini kıyâmet gelinceye kadar aydınlatan kandil! Yollarımızı, evlerimizi, pazar yerlerini, mescidlerimizi en önemlisi de kalplerimizi ve nefislerimizi temizlemeyi bize öğreten Tâhir!Günahkâr bir şekilde kapına gelene istiğfar edip doğru yolu öğrettiğin gibi bize de kardeşliği öğret.
Yâ Rasûlallah! Bir gün, Hz. Ebû Bekir ile Hz. Ömer, el ele tutuşmuş geliyorlardı. Bu samimi manzarayı seyredip de yanındaki sahabeye, “Nebiler ve rasûllerden başka, bütün önceki ve sonrakilerden cennetlik olanların kemâl çağına erenlerinden iki büyüğüne bakmak isteyen, şu gelenlere baksın!” buyurmuş, sonra da onları birbirine kardeş [...]