HÂKİMİYET VE KANUN KOYMA

وَاَنِ احْكُمْ بَيْنَهُمْ بِمَا اَنْزَلَ اللّٰهُ وَلَا تَتَّبِعْ اَهْوَاءَهُمْ وَاحْذَرْهُمْ اَنْ يَفْتِنُوكَ عَنْ بَعْضِ مَا اَنْزَلَ اللّٰهُ اِلَيْكَ فَاِنْ تَوَلَّوْا فَاعْلَمْ اَنَّمَا يُرٖيدُ اللّٰهُ اَنْ يُصٖيبَهُمْ بِبَعْضِ ذُنُوبِهِمْ وَاِنَّ كَثٖيرًا مِنَ النَّاسِ لَفَاسِقُونَ
“Aralarında, Allah’ın indirdiği ile hükmet. Onların arzularına uyma ve Allah’ın sana indirdiğinin bir kısmından (Kur’an’ın bazı hükümlerinden) seni şaşırtmalarından sakın. Eğer yüz çevirirlerse, bil ki şüphesiz Allah, bazı günahları sebebiyle onları bir musibete çarptırmak istiyor. İnsanlardan birçoğu muhakkak ki yoldan çıkmışlardır.” (Mâide, 5/49)

Egemenlikle kanun koyma yetkisi arasında büyük bir bağlantı bulunmaktadır. Herhangi ülke veya bölgeye hâkim olduğu kabul edilen güç, oranın hayat sistemini belirler ve bu sistem de yasa olarak kabul edilir.
Cahili topluluklarda, hâkimiyetin insanlara ait olduğu düşüncesi egemen olduğundan, kişilerin yaşam sistemlerini belirleyen kanunları, ya bir diktatör tağut veya halkın temsilcileri sayılan parlamenter tağutlar tayin ederler.
İslâm’da ise, kanun koyma yetkisi, sadece Allahu Teâlâ’ya aittir. Çünkü İslâm hukuku dini bir hukuktur. İlahi vahye [...]

İSLAMÎ HAREKETTE NEBEVİ METOD

وَعَدَ اللّٰهُ الَّذٖينَ اٰمَنُوا مِنْكُمْ وَعَمِلُوا الصَّالِحَاتِ لَيَسْتَخْلِفَنَّهُمْ فِى الْاَرْضِ كَمَا اسْتَخْلَفَ الَّذٖينَ مِنْ قَبْلِهِمْ وَلَيُمَكِّنَنَّ لَهُمْ دٖينَهُمُ الَّذٖى ارْتَضَى لَهُمْ وَلَيُبَدِّلَنَّهُمْ مِنْ بَعْدِ خَوْفِهِمْ اَمْنًا يَعْبُدُونَنٖى لَا يُشْرِكُونَ بٖى شَيْپًا وَمَنْ كَفَرَ بَعْدَ ذٰلِكَ فَاُولٰئِكَ هُمُ الْفَاسِقُونَ
“Allah sizden iman edip salih amel işleyenlere onlardan öncekileri halife yaptığı gibi mutlaka halife yapacağını, kendileri için beğenip seçtiği dinini onlar için iktidar yapacağını, korkularını giderip yerine onlara güvenlik vereceğini vaad etti. (Böylece) bana ibadet etsinler, bana hiçbir şeyi ortak koşmasınlar. Artık kim bundan sonra küfre saparsa, işte onlar fasıkların ta kendileridir. Namazı dosdoğru kılın, zekatı verin. Peygambere de itaat edin ki merhamet olunasınız.” (en-Nur, 24/55-56)

İslâm’ın fert ve toplum açısından İslâm Ümmeti tarafından gerçekleştirilmesini zorunlu kıldığı birtakım hedefleri vardır. Bu hedeflerin gerçekleştirilmesi için belli yolların izlenmesi, belli bir süreçten geçilmesi ve belli bir takım prensiplere riayet edilmesi kaçınılmazdır.
İşte İslâm’ın gözettiği hedefleri – İslâm’ın öngördüğü ilke ve esaslara riayet etmek [...]

NASLARA BAĞLILIK

Naslardan maksat; Allah Teala’nın Kitabı ve Rasulullah’ın sünnetidir. Sahabe-i Kiram’ın icması ve müçtehid imamların içtihadları da şer’i delillerdendir.
Nasları yorumlarken “Ehl-i Sünnet Kriterleriyle” yorumlamak, yani Allah Teala’nın Kitabını ve Rasulünün sünnetini, esas almak gerekir. Sahabelerin tümünün adil olduklarına inanılmalıdır.
Naslardan maksat; Allah Teala’nın Kitabı ve Rasulullah’ın sünnetidir. Sahabe-i Kiram’ın icması ve müçtehid imamların içtihadları da şer’i delillerdendir.

Nasları yorumlarken “Ehl-i Sünnet Kriterleriyle” yorumlamak, yani Allah Teala’nın Kitabını ve Rasulünün sünnetini, esas almak gerekir. Sahabelerin tümünün adil olduklarına inanılmalıdır.
Burada üç hususu açıklamaya ihtiyaç vardır: Bunlar da naslara bağlılık ne demektir? Naslardan kasdedilen nedir ve naslar ne şekilde yorumlanmalıdır?

Naslara Bağlılık İfadesinden Ne Kasdedilmektedir?

Bununla Allah Teala’nın Kitabından ve Rasulünün sünnetinden ayrılınmaması kastedilmektedir.

Burada dikkat edilmesi gereken hususlardan biri de şudur: Müslümanların inancını İslam dini teşkil etmektedir. İslam dininin ana kaynağı, Allah Teala’nın Kitabı ve Rasulünün sünnetidir. Bu itibarla müslümanların naslara bağlı olmaları kaçınılmaz bir zarurettir. Zaten müslümanlardan başkaca bir tavır [...]

DÜNYAYI AHİRET KARŞILIĞINDA SATANLAR

فَلْيُقَاتِلْ فٖى سَبٖيلِ اللّٰهِ الَّذٖينَ يَشْرُونَ الْحَيٰوةَ الدُّنْيَا بِالْاٰخِرَةِ وَمَنْ يُقَاتِلْ فٖى سَبٖيلِ اللّٰهِ فَيُقْتَلْ اَوْ يَغْلِبْ فَسَوْفَ نُؤْتٖيهِ اَجْرًا عَظٖيمًا
“O hâlde, dünya hayatını ahiret hayatı karşılığında satanlar, Allah yolunda savaşsınlar. Kim Allah yolunda savaşır da öldürülür veya galip gelirse, biz ona büyük bir mükâfat vereceğiz.”
(Nisa, 4/74)
Şehitler, ölümü hayata giden bir yol edinen kahramanlar… Hayatlarını, hayatı kendilerine verene adayan yiğitler… İmanlarına canlarını şahit kılan ricaller…
Şehitler, diridirler. Şehitler, Allahu Teâlâ’nın özel nimetlerine ulaşan seçilmiş kullardır. Şehitler, Allah katında rızıklandırılmaktadırlar. Şehitler için peygamberlerin bile gıpta ettikleri makamlar vardır. Şehitler cennette diledikleri yerlere gidebilirler. Şehitlerin şefaati makbuldür. Şehitler, kıyamet gününde gördükleri ikramdan dolayı tekrar diriltilip Allah yolunda savaşarak tekrar şehid olmayı arzulamaktadırlar.
Şehitlere verilen ikram ve nimetleri bildiren ayet ve hadisleri özümseyen sahabeler ve selefi salihinin cihad meydanlarına çıkmak için birbirleriyle yarıştıklarını görmekteyiz. Evlendiği gecenin sabahında cihad çağrısını duyup yıkanmaya bile fırsat bulamadan cihada katılan ve şehadetinin sonunda [...]

HAYATI, HAYAT VERENE ADAMAK

İnsanlık tarihi boyunca hak ve batıl savaşı durmadan devam etmiştir. Bu savaş, Hz. Âdem’in oğulları Hâbil ve Kâbil ile başlamış ve günümüze kadar sürmüştür. Bâtıl bazen güçlenmiş ve hakkı sindirmeye çalışmışsa da eninde sonunda hak gelip bâtılın beynini ezmiştir: “Ey Muhammed! De ki: Hak geldi, bâtıl yok oldu. Elbette bâtıl yok olmaya mahkûmdur.” (İsra, 17/81)

Hak-Batıl mücadelesinde her devirde yiğitler ön saflara çıkıp zalimlerin zulmünden,  kınayıcının kınamasından korkmadan Allah yolunda hakkıyla cihad etmişler, bu aziz dini en yüce noktalara taşımak için canlarını ve mallarını Allah yolunda feda etmişlerdir. Hayatlarını kendilerine hayat veren Hayy ve Kayyum olan Allah için mücadele ederek geçirmişlerdir. Bu yiğitler hayatı ölüme giden bir yol değil, adeta ölümü hayata giden bir yol olarak görmüşler ve hayatlarını bu minval üzere devam ettirmişlerdir. Zikredeceğimiz Zatu’r-Reci Gazvesi Asım b. Sabit ve arkadaşları da bu yiğitler kervanından sadece bir kaçıdır.

 

Zatu’r-Recî Gazvesi Kahramanları Asım b. Sabit ve Arkadaşları

Ebu Hureyre radıyallahu anh diyor [...]

Şeriat-ı Garrâ’nın Gayesi

İslâm şeriatının temel gayesi, insanların huzur ve saadetlerini sağlamak, onları ilahi rahmet ve nimetlere ulaştırmaktır. Nitekim yüce Mevla şöyle buyurmuştur. “Ey Muhammed! Biz seni ancak alemlere rahmet olarak gönderdik”;(1) “Ey iman edenler! Size, Rabbinizden bir öğüt gelmiştir. O, kalplerdeki hastalıklar için bir şifa, iman edenler için bir hidayet ve rahmettir.”(2)

İslam nizamının hedeflediği bu yüce gaye, İslam hukukunun insanların menfaat ve maslahatlarını göz önünde bulundurmasını gerekli kılmıştır. Bu menfaatler, gerçekleşmeleri zaruri olan maslahatlar, ister bulunmalarına ihtiyaç hissedilen maslahatlar, isterse bulunmaları güzel olan maslahatlar olsunlar. Yine bu gayeden dolayı İslam hukukunun, çok zaruri olmadıkça her zaman kolaylıkları zorluklara tercih ettiğini, ancak yeryüzünden fesadı kaldırma mecburiyetinden dolayı cihad gibi zor bir yükümlülüğü farz kıldığını görürüz.

İslam hukuku, insanları ilahi merhametten payidar etmek için şu üç yolu takip etmiştir:

– Fertleri arındırmak

– Adaleti sağlamak

– Kişilerin gerçek menfaatlerini tahakkuk ettirmek

 

A. Fertleri Arındırmak

İslam, toplumun küçük birimi olan fertleri, gelişi güzel yetiştirmeye terk etmemiş, onların daha küçükken kendilerine [...]