ÇOCUĞUNU ALLAH’A ADAYAN ANNE; HZ. HANNE

Mümin bir kadının, “Acaba nasıl bir anne olmalıyım, nasıl bir anne olursam Rabbim benden razı olur?” sorusuna cevap olarak karşılaştığımız, evlat hasretiyle yanıp tutuşan bir anneden söz ediliyor Kuran-ı Kerim’de.

“İmran’ın karısı: “Rabbim, karnımdakini tam hür olarak sana adadım, benden kabul buyur, şüphesiz sen işitensin, bilensin.” demişti. Onu doğurunca  -Allah onun ne doğurduğunu bilip dururken- şöyle dedi: “Rabbim, onu kız doğurdum. Erkek, kız gibi değildir. Ona Meryem adını verdim. Onu ve soyunu kovulmuş şeytanın şerrinden sana ısmarlıyorum.” (Ali İmran, 35-36)

Evlatla müjdelenen mümin bir kadının nasıl davranması ve neleri düşünmesi gerektiğini, nelerden endişe edip kime sığınması ve duygularını nasıl şekillendirmesi gerektiğini Hz. Hanne’nin bu duasından öğreniyoruz.

Anlıyoruz ki “Nasıl bir anne olmalıyım?” sorusunu Allah celle celaluhu’ya sorduğumuzda bize örnek olarak Hz. Hanne annemiz gösteriliyor. Bu annenin ilk düşüncesi; Karnımdakini neye, kime adamalıyım? Tabiki onu bahşedene; ‘Rabbim, karnımdakini tam hür olarak sana adadım. Her türlü bağdan azade olarak senin yolunda hizmet edecektir.’

Karnındaki yavrusu [...]

ALLAH’IN NURU

“Allah, göklerin ve yerin nurudur. O’nun nurunun misali, içinde çerağ bulunan bir kandil yuvası gibidir. O çerağ bir sırça içindedir. Sırça sanki inci gibi parlayan bir yıldızdır. Güneşin doğduğu yere de, battığı yere de nisbeti olmayan mübarek bir ağaçtan, zeytinden tutuşturulup yakılır. Ateş değmese dahi, neredeyse yağın kendisi aydınlatacak. Nur üstüne nurdur. Allah, dilediğini nuruna kavuşturur. Allah, insana misaller verir. Ve Allah, her şeyi bilendir.” [1]

İbni Kesir, Ebu Cafer Er-Razi, Rebi b. Enes’ten, o da Ebu’l Aliyye’den ve Ubeyy b. Kab’tan naklen; “Allah yerin ve göklerin nurudur.” ayeti hakkında şöyle diyor: “O, Allah’ın imanı ve Kuran’ı kalbine yerleştirdiği Mü’mindir.”

Allah celle celaluhu kime hidayet vermişse, kimin kalbine iman ve Kuran’ı sevdirmişse, kim Allah celle celaluhu’a iman edip onun sözüyle amel ediyorsa, o kimse Allah celle celaluhu’nun yeryüzündeki nurudur.

Allah celle celaluhu yer ve göklere hidayet veren, yani yolunu gösterendir. Yer ve gökler ancak Allah celle celaluhu’nun nuru ile kendine ait olan [...]

MEDRESEDEN MEZUN OLDUM YA SONRA?

Dört yıl nasıl da geçti hiç anlamadım. Koca dört yıl. Oysa bir hafta bile zor geçiyordu. Haftasonunu iple çekiyordun. Eve gitmek, aileni görmek, odanda uyumak için günleri sayıyordun adeta.

Sınavlar, ezberler, gece namazlarına kalkış, sabah namazına uyanmak ve sonra hiç uyumamak… Temizlik nöbetleri, hocadan işitilen azarlar… İşte bütün bunlarla dolu dört yıl.

Hep bunaldığını düşündüğün, bir an önce bitmesini istediğin, mezun olmak istediğin zaman geldi çattı. Ne zormuş birden ayrılmak. Boğazında yutkunamadığın, göz pınarlarından akan tatlı bir hüzün var şimdi kalbinde.

Hiç anlamadan o zorluğu sevdin. O zorluklara alıştın, bağlandın. Tertemiz bir ortamdaydın sen, haramlardan uzak. Hep Allah’ın zikriyle meşgul, ilimle meşguldün. Arada şeytanın dürtmeleri vardı ama onunla da baş etmeyi öğrenmiştin. Sabırla kuşandın adeta. Kursun havası da yemeği de bir başkaydı. Kardeşlerin bir başkaydı. Büyük bir aileydiniz siz.

Ve Peygamberimiz sallallahu aleyhi ve sellem’in ilim yolcularına çok büyük müjdesini de biliyordun: “Kim ilim talebi için yolculuk yaparsa Allah onu cennete götürecek yola [...]

DAVET VE FEDAKÂRLIK

Fedakar insan sevdiği şeylerden feda eden demektir. Davet için fedakarlık ise en sevdiği İslâm davası için, davanın yücelmesi için diğer sevdiklerini feda edebilmesidir. Yani davasını diğer sevdiklerinden daha fazla sevmesidir. Onu her şeyin üzerinde tutması, hatta sevdiği her şeyi davasının içinde olduğu için sevmesi, eşini, çocuklarını, malını, akrabalarını, yakınlarını, her şeyi İslâm davasının bir parçası olarak görmesi, nefsin bencillikten kurtulması, kendi istek ve duygularından kendi menfaatini koruma duygu ve düşüncesinden sıyrılıp ince düşünceye, ileriyi görmeye, basirete sahip olmasıdır.

En büyük basiret ise İslâm davası için feda ettiğimiz şeylerin bize Allah’ın rızası olarak geri döneceğini anlamak, karşılığının ebedi cennet olduğunu bilmek, bu fedanın karlı bir fedakarlık olduğunu kalben hissetmektir. Ve bu feda edişin lezzetini kalbinizin derinliklerinde hissederek Allah celle celaluhu’dan daha fazlasını istemek, feda etmeye doyamamak, onunla iç huzuruna kavuşmak, tatlı bir sevinç yaşamak, ibadetlerimizde huşuyu yakalamaktır. Ve her feda ettiğimizi düşündüğümüz şeyin sahibinin Allah celle celaluhu olduğunu, aslında elimizde avucumuzda [...]

GÖZÜNDEN RAHMETE AKAN ILIK DAMLA

Çocukluğumuza gidelim bir an. O masum hallerimizi hatırlayalım. Temiz ve saf duygularımızı, muhtaç ve aciz olduğumuz zamanlarımızı hayal edelim. Yaramazlık yaptığımız anları hatırlayalım, annemizden hem korkup hem de yaramazlık yaptığımızı. Yapmadan önce bir cesaret ama yaptıktan sonra korku alırdı kalbimizi. Tir tir titrerdik, aslında bilirdik annemizin yumuşak kalbini. Ama yine de korkardık, ne cevap vereceğiz annemize diye. Bazen korkumuz şiddetlenirdi. Başlardık ağlamaya hıçkıra hıçkıra, titreyerek, korku, panik ve endişe içinde. Ve dilimizden dökülen kelime de “anne” “anne” “anneciğim” diyerek ağlardık. Onun ismini anarak, sayıklayarak ağlardık. Aslında onun affına sığınırdık, bize öfkelenmesin diye. Onu üzdüğümüz için de ağlardık pişmanlıktan. Ve annemiz görünce o perişan halimizi, kızardı aslında yaptığımız işe, ama yavrusunun gözyaşlarına dayanamazdı. Bizi kucaklar, bağrına basar, “tamam üzülme ama lütfen bir daha yapma” derdi. “Söz ver şimdi bir daha yapmayacağına”. “Söz anne söz, bir daha asla yapmayacağım” derdik. Affedilmenin hafifliğini hissederdik yüreğimizde. Hafifler, mutluluktan uçardık sanki.

İşte şimdi büyüdük. Rahman’ın [...]

TAKVALI GENÇ NEREDESİN

Ebu Malik el-Eşari radıyallahu anh, Efendimiz sallallahu aleyhi ve sellem’in şöyle buyurduğunu rivayet etmiştir: “Mutlaka Allah’ın kullarından bazı insanlar vardır ki, onlar ne peygamber ne de şehittirler. Fakat kıyamet gününde, Allah katındaki makamlarından dolayı Nebiler ve şehitler onlara gıpta edeceklerdir.”

Ebu Malik el-Eşari diyor ki: Orada bir arabi vardı, ayağa kalktı ve “Ey Allah’ın Rasulü, söyler misin bizlere, nebilerin ve şehitlerin gıpta ettiği bu kimseler kimlerdir?” diye sordu.

Efendimiz sallallahu aleyhi ve sellem buyurdular ki: “Onlar sadece ve sadece Allah rızası için, Allah’ın rahmetini umduklarından dolayı, İslam kardeşliği için, hiçbir dünyevi çıkar gözetmeksizin, akrabalık bağları olduğundan değil, Allah için bir araya gelen ve Allah için ayrılan insanlardır.”

Yaşamış olduğumuz dünyada insanlar, hevalarına, heveslerine, izmlere, haramlara, pisliklere köle olmuşlar. İşte bizler bu kölelerin içinde hür insanlar olmalıyız. Nefislerin kölesi olmayan, ideolojilerin kölesi olmayan hür insanlar…

Gariplerin yanında olan, yoksulların yanında olan, masumların ve mazlumların yanında olan garipler olmalıyız.

Fakat bizlerin önüne koyulan “en”ler var ve [...]