ŞEYTAN VE HİZMETKARLARININ ORTAK ADI; TAĞUT

Dünya hayatı, şeytan ile ademoğlunun amansız mücadelesinin cereyan ettiği serüvenin adıdır. Allah(cc) bu yolculuğun başında müminleri birbirlerine kardeşler kıldığı gibi şeytan ve dostlarını da düşman kılmıştır. İki taraf arasındaki bu düşmanlığın dünya serüvenini başlattığı ne kadar hakikat ise bu serüvenin sonuna kadar devam edeceği de o kadar büyük bir hakikattir. Ne var ki şeytan; bitmek tükenmek bilmeyecek bu mücadelede akla hayale gelmedik her türlü hile ve desiseleri kullanmaktan geri durmamakta, kurduğu tuzakları özü itibariyle olmasa da görüntü itibariyle yenileyerek düşmanının önüne sunmaktadır. Unutulmamalıdır ki; bu büyük mücadelede müminler yalnız olmadığı gibi şeytan da yalnız değildir. Zira kendilerini Allah’a adayan müminler olduğu kadar şeytana adanmış kullar da vardır.

Gerek insanlardan gerekse cinlerden olan bu kullar şeytan tarafından çepeçevre kuşatılarak onun elinde bir kukla gibi her türlü şekle girmişler ve “Şeytanın Hizmetkârlar Ordusu”nda yerlerini alarak hak ile çetin bir kavgaya tutuşmuşlardır. Ancak, Allah(cc) bu ordunun kemiyet olarak bir güç teşkil etse [...]

ŞÜKRÜN ÖNEMİ VE ŞÜKREDEN KULLARI BEKLEYEN NİMETLER

Şükür; verilen nimetin bilinip açığa çıkarılması ve nimeti verene sunulan saygı- minnettarlık ifadesidir. Şükür, bir Müslüman’da bulunması gereken en temel özelliklerin başında gelmektedir. Çünkü Rasulullah (sav), mü’mini mü’min yapan, onu diğer insanlardan ayırıp eşsiz bir şahsiyet haline getiren iki temel özellikten bahsetmiştir. Bunlar sabır ve şükürdür.

“Mümin kimsenin işine şaşarım. Gerçekten onun bütün işleri hayırdır. Bu, müminden başka hiç kimse de yoktur. Kendisine bir iyilik isabet ederse verdiği nimetten dolayı Allah’a şükreder. İşte bu, onun için bir hayır olur. Bir sıkıntı isabet ederse buna karşı sabreder. Bu da onun için bir hayır olur.” (Ahmed b. Hanbel, Müsned, 4/332)

Âlimlerimiz demişler ki; iman, sabır ve şükürden ibarettir. Sabır ve şükür imanın bineklerindendir. İman ancak bunlara yüklenir. Hal böyleyken ne var ki; insanların çoğu iman yükünü taşıyabilecek ve sahibini cennete sevk edip nimetlere gark edecek bu hasletten uzak bulunmaktadır. Zira “şükürsüz kullar” üretmek isteyen şeytan bu hedefine ulaşmak için her türlü yolu denemekte [...]

TiCARETiN YÜZ AKLARI; TÜCCAR SAHABİLER

Nebevi tedrisatın ilk talipleri olan Ashab-ı Kiram, tarih içinde öncesi olmayan ve tekrarı da neredeyse imkansız olan büyük bir zaman diliminin mimarlarından olmuştur. Cahiliyenin karanlığında ömürlerinin bir kısmını heba etmiş olan bu insanlar, İslam’ın kendilerine sunduğu aydınlık sonrasında mükemmel bir noktaya gelmişler, kıyamete kadar var olacak olan ümmet-i Muhammed›in en gözde fertleri olma şerefine ermişlerdir. Şimdi onlardan geriye kalan tek şey sadece isimleri değil, bizim için örneklik teşkil edecek muhteşem numunelerle dolu tertemiz hayat hikayeleridir. Onlardan geriye öylesi anılar kaldı ki; her karesi almamız gereken nice ibretler, çıkarmamız gereken nice derslerle doludur. İmanlarının tadını almış ve iliklerine kadar hissetmiş bu insanlar, İslam’ı hayatlarının her anına şahit tutmuşlar, sadece namazlarında, oruçlarında değil tüm davranışlarında İslam’ın rehberliğinde bir hayat yaşamışlardır. Bu insanların örnekliğini sadece birkaç kareden ibaret kılmak onlara yapılacak büyük bir haksızlık olacaktır. Dolayısıyla, onların kıymetini taktir edebilmek için namazlarını, zekatlarını anlamak kadar aile hayatlarını, muamelatlarını ve ticaretlerini de anlamaya [...]

MÜ’MİN KALPLERDE YERİ OLMAYAN HASTALIK; CİMRİLİK

Allah azze ve celle âdemoğlunu mahlûkatın en şereflisi olarak yaratmış ve kâinatı bitkisiyle, hayvanıyla, havasıyla, suyuyla, yer altı zenginlikleriyle onun emrine amade kılmıştır. Karşılığında ise tüm bu nimetleri ihsan edenin Allah(cc) olduğunu itiraf edip şükretmesini ve kendisine yüklenilen ‘halifelik’ vazifesini yerine getirmesini istemiştir. Ancak bununla birlikte âdemoğlunu tam bu noktada başka imtihanlar beklemektedir. Zira o halifelik görevini yerine getirirken istifadesine sunulan tüm bu nimetleri sonuna kadar kullanacak ama aynı zamanda onları “benim diye sahiplenmeyecek” ve asıl malikinin Allah azze ve celle olduğunu itiraf edecektir. Hem de bunu içindeki mal-mülk sevgisine rağmen gerçekleştirmek zorunda kalacaktır. Çünkü dünyanın cazibesine olan bu iltifat, bizzat Allah azze ve celle tarafından onun tabiatına imtihan maksadıyla çoktan yerleştirilmiştir:

“Nefsani arzulara, (özellikle) kadınlara, oğullara, yığın yığın biriktirilmiş altın ve gümüşe, salma atlara, sağmal hayvanlara ve ekinlere karşı düşkünlük insanlara çekici kılındı. Bunlar dünya hayatının geçici menfaatleridir. Hâlbuki varılacak güzel yer, Allah’ın katındadır.”(Ali İmran, 14)

İnsanoğlunun yapısındaki mal ve [...]

İHTİLAF AHLÂKIMIZ

İslam’ın ‘tevhid’ dini olması, kendisini sadece itikad alanında gösteren sınırlı bir özellik değildir. Tevhid inancı, hayatımızın her anı için bir düzenleme getirmiş olan İslam’ın tüm hükümlerinde varlığını hissettiren kapsamlı bir inanç biçimidir. Birlemek, tek hale getirmek manasında olan ‘Tevhid’ üzerine yükselmiş olan İslam, insanları belirli temeller üzerinde birleştirmek ister. Ayet ve hadislerde, bir yandan ehli kitab örnek gösterilerek Mü’minler’in tefrikadan uzak durmaları öğütlenirken öte yandan da bir ümmet-cemaat teşkil etmeleri istenmektedir. Ancak şu var ki; İslam insanlar arasındaki tüm farklılıkları ortadan kaldırmak gibi bir uğraş içinde değildir. Çünkü insanlar arasında bazı farklılıkların olması ve bir takım noktalarda birbirlerinden ayrılmaları bizzat Allah azze ve celle tarafından koyulmuş sünnetullahlardandır.

Ey insanlar! Doğrusu biz sizi bir erkekle bir dişiden yarattık. Ve birbirinizle tanışmanız için sizi kavimlere ve kabilelere ayırdık. Muhakkak ki Allah yanında en değerli olanınız, O’ndan en çok korkanınızdır. Şüphesiz Allah bilendir, her şeyden haberdardır. (1)

(Ey ümmetler!) Her birinize bir şerîat ve [...]

NEBEVİ TEDRİSATIN FEDAKÂR TALİPLERİ; ASHAB-I SUFFA

Tarihi dönem içerisinde dünyada ün yapmış, ilmin merkezi haline gelmiş ve büyük liderler yetiştirmiş eğitim merkezlerinin ekseriyeti İslam diyarlarından neşet etmiştir. Günümüzde ilim ve bilimin zirvesi olarak lanse edilen sözde medeni Avrupa daha ilimle tanışmamışken, İslam beldelerinde Endülüs, Bağdat gibi nice ilim merkezleri kurulmuş, bu medreseler nice önemli şahsiyetlerin yetişmesine ön ayak olmuştur. Bu ilmi gelişme şüphesiz, İslam’ın ilme ve âlime verdiği değerden ileri gelmektedir.

Allah celle celâluhu, putperest Mekke toplumuna ilk vahiy olan “ Yaratan rabbinin adıyla oku” emriyle hitap etmişti. Her türlü pisliği içinde barındıran bir topluma, neden ahlaki değerlerle yahut akidevi meselelerle değil de “oku” emriyle hitap edildiği üzerinde durup düşünmemiz gerekir. İnsan, saplandığı bataklıktan çıkmak için önce okumalı; ancak kafasına göre değil rabbinin isteği doğrultusunda okumalı ve bunun neticesinde hakkı batılı ayırt edebilmeliydi. Nitekim Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem de bu toplumu dönüştürürken Allah’ıncelle celâluhu bu emri doğrultusunda hareket etmişti. Ashabının, nazil olan ayetleri okuyup öğrenebilmesi [...]