HÂKİMİYET VE KANUN KOYMA

Egemenlik ile kanun koyma yetkisi arasında büyük bir bağlantı bulunmaktadır. Herhangi bir ülkeye veya bölgeye hâkim olduğu kabul edilen güç, oranın hayat sistemini belirler ve bu sistem de yasa olarak kabul edilir.
Cahili topluluklarda, hâkimiyetin insanlara ait olduğu düşüncesi egemen olduğundan, kişilerin yaşam sistemlerini belirleyen kanunları, ya bir diktatör tağut veya halkın temsilcileri sayılan parlamenter tağutlar tayin ederler.
İslâm’da ise, kanun koyma yetkisi, sadece Allah-u Teâlâ’ya aittir. Çünkü İslâm hukuku dini bir hukuktur. İlahi vahye dayanır. Bu dine göre Hâkimiyet (egemenlik) kayıtsız şartsız Allah’ındır. Egemenlik Allah’ın dışında herhangi bir yaratığa ne tümüyle, ne de bölünerek kısmen devredilemez.
Bu husus İslâm’da ittifak konusudur. Bütün müslümanlar, gerçekte hâkimiyetin yalnız Allah’a ait olduğu ve Allah’ın dışında herhangi bir aciz yaratığın Allah’a has olan bu sıfata sahip olmadığı, bu itibarla kanun koyma yetkisinin de yalnız Allah’a ait olduğu hususunda icma etmişlerdir.
Bu mesele Kur’an’da açık ve net bir şekilde zikredilmektedir. Konuları veciz [...]

MÜSLÜMANLARIN DEMOKRASİYE MEYLETMELERİNİN SEBEPLERİ

Günümüz Müslümanlarının yaşantılarına baktığımızda, özellikle bu toplumda yaşayan cemaatlerin ve grupçukların her birinin “Her bir topluluk yanındaki şey sebebiyle sevinmektedir.”(1) ayetiyle de beyan edildiği üzere kendi çalışmalarını en doğru çalışma, diğerlerini ise bir yanlış içinde gördüklerini ve bu sebeple de çalışmalarının devamı ve bekası için var güçleriyle kendilerini en hak üzere! zannettikleri bu davalarına adadıklarını görürüz. Zaman zaman bu çalışmaların seyri maalesef hak yoldan ayrılır fakat kendilerini davalarına adamış bu kitlenin mensubu olan bireyler İslam’ın maslahatından çok kendi yapılarının selametini ve maslahatını düşündüklerinden dolayı büyük yanlışlara düşmekte ve bu uğurda yapılan mücadelenin de hak uğrunda yapılan bir mücadele olduğunu zannetmektedirler.
İslami hassasiyetlerin azaldığı ve gün geçtikçe de yavaş yavaş unutulmaya yüz tuttuğu bu toplumda ayetlerden ve hadislerden uzak kalan veya bu nasları istediği şekilde yorumlamaya kalkışan insanları ve grupları görmek hiç de zor değildir. Maalesef bu topluluklar davalarının daha zahmetsiz, daha çabuk ve etkili olabilmesi amacıyla İslam’da daha öncesinde [...]

DEMOKRASİ ÜZERİNE?

Belirli bir amaç için yaratılan, “seçilmiş”, “halife” ve “en şerefli” tabirlerine sahip olan insanoğlunun yeryüzüne geldiği ve çoğalmaya başladığı andan itibaren diğer insanlarla bir arada sağlıklı bir şekilde yaşamını sürdürmesi amacıyla, hayatı düzene sokacak olan birtakım kanun, düzen, emir vs.ye ihtiyacı doğmuştur. Bu ihtiyacı gidermek için ise kimisi ilahi emir ve yönlendirmelere tabi olmuş, kimisi de çok çeşitli ideolojiler peyda etmiştir. Çalışmamızda ise ortaya çıkan bu fikirlerden yalnızca bir tanesi, yani “Demokrasi” üzerinde durmaya gayret edeceğiz. Demokrasinin tanımı ve ortaya çıkışı, Avrupa’daki seyri, İslam dünyasında algılanışı ve yayılışı üzerinde genel hatlarıyla durduktan sonra çalışmamızı nihayete erdirmeye çalışacağız.
Demokrasi, sözlük manası itibariyle “demos” ve “kratos” yani “halk” ve “iktidar” sözcüklerinin birleşmesiyle meydana gelmiş ve halkın iktidarını esas alan bir yönetim şekli olarak tarif edilmektedir. En yaygın olan bu tanımla birlikte, daha yüzlercesi yapılagelmiş; herkesin üzerinde uzlaşabileceği bir tanım ise henüz gerçekleşmemiştir.(1)
Demokrasi, Avrupa siyasi tarihinde Eski Yunan şehir devletlerindeki bir [...]

DEMOKRATİK YÖNTEM İLE İSLAM’I HÂKİM KILMAK

Parti çalışmalarıyla İslam’ı hâkim kılmak, demokratik bir düzen içerisinde söz konusu olur.
Demokratik düzenin en belirgin özelliği ise, bilindiği gibi “egemenliğin kayıtsız şartsız halkın olduğunu” ileri sürmektir.
Demokratik düzenler, böylelikle işin başından Allah’ın hâkimiyetini kabul etmediklerini, Allah’ın hâkimiyeti yerine halkın hâkimiyetini öngördüklerini ifade etmektedirler. Bu, bilinen bir husustur.
Demokratik düzenler Allah’ın hâkimiyetini yani insanların hayatını düzenlemek üzere Allah’ın koyduğu hükümleri dolayısı ile İslam hukukunun tümünü reddedip halkın hâkimiyetini yani demokratik sistemlerde yasama meclislerinin yaptıkları kanun ve hükümleri kabul ettiklerinden; bütün kurum ve mevzuatlarını da ona göre şekillendirirler.
Devletin bütün organlarında, bütün müesseselerinde, sosyal, siyasal, hukuki, ahlaki, iktisadi, maddi ve manevi bütün değerlendirme ve faaliyetlerinde, hatta pozitif kabul edilen ilmi anlayışlarında bile bu muhteva hakimdir.
Hiçbir alanda halkın hâkimiyetini sarsacağı kabul edilen herhangi bir faaliyet ve çalışmaya imkân verilmek istenmez. Buna aykırı kanaat, yaklaşım ve gayeleri bulunan ekipler, en azından bu kanaat yaklaşım ve gayelerini açığa vurmamak zorundadırlar; buna çok [...]

HİLAFETİN KALDIRILMASI

Sözlükte, “birinin yerine geçmek, bir kimseden sonra gelip onun yerini almak, birinin ardından gelmek/gitmek, yerini doldurmak, vekâlet veya temsil etmek” gibi anlamlara gelen hilafet kelimesi, terim olarak İslam devletlerinde Hz. Peygamber’den sonraki devlet bakanlığı kurumunu ifade eder. Halife de, “bir kimsenin yerine geçen, onu temsil eden kimse” demektir. Müslüman toplumlarda devlet başkanlığına hilafet denmesi, halifenin risalet görevi hariç Hz. Peygamber’in yerine geçerek onun dünyevi otoritesini temsil etmesi, yeryüzünde dinin hükümlerini uygulamak, dünya işlerini düzene sokmak üzere Allah’ın yeryüzündeki veya bütün müminlere ait olan hilafet ve yetkiyi temsil etmesi gibi sebeplere dayanır.
Rasul-ü Ekrem hayatta iken peygamber olarak hem Allah’tan aldığı vahyi insanlara tebliğ etmiş hem de Müslümanların dünyevi işlerini düzene koymuş, hukuki ihtilaflarını çözümlemiş, ahlaki bakımdan onları eğitmiş, siyasi birliğin tamamlanmasından sonra devlet başkanlığı ve ordu komutanlığı görevini üstlenmiştir. İslam alimleri Hz. Peygamber’in vefatıyla peygamberliğin sona erdiği, buna karşılık toplumun idaresiyle ilgili diğer işleri bir kişinin üstlenip bunları tek [...]

Kulluk/Tevhid Gerçegi

Şurası bir gerçektir ki, şayet ibadet/kulluk kavramının gerçek anlamı sadece sembolik tapınma davranışları olsaydı uğruna bunca peygamberin gelmesini, bunca risaletlerin gönderilmesini hak etmezdi. Gelmiş geçmiş peygamberlerin -selâm üzerlerine olsun- büyük çabalar sarf etmesini hak etmezdi. Tarih boyunca davetçilerin, mü’minlerin karşı karşıya kaldığı bunca işkenceyi, bunca acıyı gerektirmezdi. Tersine insanları topyekun kullara boyun eğmekten kurtarıp, her işte ve her durumda, dünya ve ahiretteki hayat sistemlerinde sadece Allah’a boyun eğmelerini, O’na itaat etmelerini gerçekleştirme olgusu hak etmiştir bu ağır bedeli.
“İlahlığın birliği, Rabblığın birliği, otoritenin birliği, egemenliğin birliği, yasama kaynağının birliği, hayat sisteminin birliği, insanların kapsamlı bir şekilde boyun eğdikleri, emirlerine uydukları merciin birliği… Evet, bunca peygamberin gönderilmesini, uğrunda bunca emeğin harcanmasını, tevhid gerçeği hak etmiştir. Bunca işkenceler, tarih boyunca katlanılan bunca meşakkatler tevhidin gerçekleşmesi uğruna olmuştur. Yüce Allah’ın böyle bir şeye ihtiyacı olduğundan değil elbette. Çünkü yüce Allah âlemlerin hiçbir şeyine muhtaç değildir. İnsanlık hayatı, tevhidin egemenliği olmaksızın ıslah olamadığı, [...]