Dağlar, seven yürekler kadar yüce, sevilen yürekler kadar mağrurdur. Zirvesiyle ve eteğiyle, tepesiyle ve yaylasıyla, kıvrım kıvrım dağlar, sıra sıra dağlar, duran ve yanan dağlar… Başı pare pare dumanlı olanlar, alçak olanlar, yüksek olanlar… Yamaçları, sevmesini bilen yürekler gibi kekik kokularıyla, kardelenlerle dolu, zirveleri sevmeyi bilmeyen yürekler gibi sarp, soğuk ve ulaşılmaz… Belki de ulaşılmaz olmanın, yalnızlığın efkârındandır başlarının hep dumanlı oluşu… Dağlar yüce, mağrur ve heybetli… Dağları dağ yapan etekleridir. Çünkü dağlar etekleriyle yükselir. Eteklerindeki karlar serinletir dağların sıcak yüzünü… Eteklerindeki çiçeklerle neşelenir her bahar… Dağlar tutuşturur alevini bazen volkanların… Bazen paylaşır acısını çaresiz âşıkların… Kimi delip geçmek ister dağları Ferhat gibi… Kimi hayalleriyle en zirveye tutunmak ister… Bazen Olympos olur dağın adı… Bazen Ağrı… Sonsuzluk hissi verir bakınca Himalaya dağı gibi… Bazen Uhut olur dağın adı… Sevilir ve sevdirir kendisini usulca… “Uhut bizi sever, biz de Uhud’u…” (Buhârî, “Cihâd”, 71.) dedirtir sevenine… Sevilene sevildiğini bildirir her [...]