يَا بُنَیَّ اَقِمِ الصَّلٰوةَ وَاْمُرْ بِالْمَعْرُوفِ وَانْهَ عَنِ الْمُنْكَرِ وَاصْبِرْ عَلٰى مَا اَصَابَكَ اِنَّ ذٰلِكَ مِنْ عَزْمِ الْاُمُورِ

“Yavrum! Namazı kıl, marufu emret, münkerden alıkoy ve başına gelene sabret! Çünkü bunlar azim gerektiren işlerdendir”(Lokman, 17)

İslam dininin, cemiyeti ıslah etmeye kasteden en önemli farizalarından biri, emri bi’l-ma’ruf nehyi ani’l-münker vazifesidir. Zira Allah katından inzal buyurulan dinlerin en esası farikası, ferdin salahıyla beraber cemiyetin ıslahını hedeflemesidir. Yani Allah’ın dinine iman etmiş bir kişi kendisinin salih olmasıyla iktifa etmemeli, diğer fertlerin bu felaha ulaşması için gayret göstermelidir. Bu husus “hak din” ile “batıl dinler” arasındaki en temel farktır, çünkü batıl dinlere genel manada baktığımızda hemen hepsi ferdin “salahını(!)” sağlayan disiplinler geliştirmeye çalışmışlardır. Fakat beri tarafta toplumun helâkine sebep olan hareketlerin son bulması için herhangi bir çabaları olmamıştır.
Başka bir açıdan da emri bi’l-ma’ruf nehyi an’il-münker, toplumu Allah katında ismete, yani umumi azaptan kurtuluşa nail olmaya ulaştırmaktadır. Kur’an-ı Kerim’de birkaç ayeti kerimede bu husus önemle te’kid edilmiştir. Allah-u Teâlâ buyuruyor ki: “Rabbin de o memleketleri ahalisi muslihler (ıslah ediciler) iken helâk edecek değildi ya!” (Hud 117)
Bir başka ayeti kerimede de şöyle buyurmuştur: “Beni İsrail’den o küfür edenler hem Davud’un hem Meryem’in oğlu İsa’nın lisanıyla tel’in edildiler. Bu onların isyan etmeleri ve hakkın hududunu tecavüz etmeleri sebebiyle idi. Yaptıkları bir münkerden, birbirlerini nehyetmezlerdi. Vallahi ne fena yapıyorlardı.” (Maide 78-79)
Aynı husus ile alakalı olarak Rasulullah sallallahu aleyhi ve sellem şöyle buyurmuştur:
…“Zeyneb Binti Cahş radiallahu anh anlatıyor; Bir gün Rasulullah sallallahu aleyhi ve sellem yüzünü endişe bürümüş bir halde yanıma girdi şöyle diyordu: “La ilahe illallah, vuku bulması yakın olan bir şerden dolayı vay olsun Arapların hâline işte bugün Ye’cüc ve Me’cüc’ün seddinden (başparmağı ile şehadet parmağını halka yaparak) bu kadar bir delik açıldı…” Zeyneb Binti Cahş radiallahu anh diyor ki; Ey Allah’ın Rasulü nasıl olur! Aramızda salihler varken hiç helâk olur muyuz? Buyurdu ki: İçinizde fuhuş yayılırsa! Tabii ki helâk olursunuz.  (Buhari-Müslim)
(Hafız İbni Hacer hadisin şerhinde şu hususa dikkat çeker; Rasulullah’ın hadiste Arapları zikretmesi o an itibariyle Müslüman olmuş toplumun onlardan oluşması idi. Vakıa da hadiste kastedilen müslümanların hepsidir)
Nakledilen ayeti kerimeler ve hadisi şerif, emri bi’l-ma’ruf nehiy an’il-münker farizasının, ferdin, cemiyetin ve devletin daha sağlıklı ve Allah’ın azabından azade olmasında ne kadar mühim olduğunu göstermektedir.
Bir diğer husus ise Rasulullah sallallahu aleyhi ve sellem’in ümmeti, insanlık için çıkarılmış en hayırlı ümmettir. Bu şan ve şerefe de emri bi’l-ma’ruf nehyi an’il-münker vazifesini eda etmesi sebebiyle nail olmuştur. Zira yüce Allah şöyle buyurmaktadır:
“Siz, insanlar için çıkarılmış en hayırlı bir ümmet olmak üzere vücuda geldiniz. Ma’rufu emredersiniz, münkerden nehyedersiniz ve Allah’a inanır, iman getirirsiniz.” (Al-i İmran, 110)
ezan-okuyan-münadiAyrıca, Allah-u Tealâ’nın bu ümmete vaad etmiş bulunduğu, yeryüzünde temkin; iktidar, güç-kuvvet sahibi olma, diğer ümmetlere söz geçirme v.s. bu mertebeye ulaşmanın bağlı olduğu şartlardan biri de, emribi’l-ma’ruf nehyi an’il-münkerdir. Allah-u Teâlâ buyurmuştur ki:
“…Ve elbette Allah, kendine nusret edeni mensur (galip – zafer sahibi) kılacaktır. Şüphe yok ki Allah çok kuvvetli, çok izzetlidir. Onlar ki, şayet kendilerini yeryüzünde makam-iktidara getirirsek namazı kılarlar, zekâtı verirler, maruf ile emir ve münkerden nehyi ederler. Bütün işlerin akıbetide sırf Allah’a aittir”(Hacc, 40-41)
Bütün bu arz ettiğimiz hususlara bağlı olarak,  şer’i teklif açısından farz-ı kifaye olan; öyle ki bu vazifenin ihmal edilmesi ile bütün mü’minlerin günahkâr sayılacağı, diğer açılardan da hem ferdi he mde toplum için hayati önem taşıyan, dünya ve ukbada Allah’ın azabından asaniyet sağlayan, dünyada insanı, dininden alıkoyacak fitnelere karşı bir kalkan mesabesinde olan ve yeryüzünde ehl-i islamı diğer milletlere karşı makam-i iktidara taşıyacak bu vazife, hangi saik veya mazeretle daha doğrusu bahane ile terkedilebilir. Nitekim vakıamıza döndüğümüz zaman bu vazifenin neredeyse tamamen ihmal edilmiş olduğunu görmekteyiz.
Bunun için iki sebep zikredebiliriz. Korku ve ümit… Bu vazifeyi eda etmekle mükellef olan insanlar ya korkularından veya ümitlerinden dolayı geri dururlar. Başlarına bir felaketin örülmesi korkusu… Dünyanın gelip geçici metaını elde etme ümidi… Çünkü emri bi’l-ma’ruf nehyi an’il-münkere muhatab olan kişi veya otoritenin, elinde güç ve kuvvet vardır, dünyanın metaıda onların selahiyetindedir. Bu hesapları nazarı itibara alan kişi bu vazifeyi eda etmekte zaafiyet gösterir.
Emri bi’l-ma’ruf nehiy an’il-münkeri ikame etmeye mani olarak şunu da ekleyebiliriz. Emiredilecek veya nehyedilecek zatın, vazifeyi icra edecek kişi tarafından sevilen, hürmet edilen bir makamda olması. Çünkü böyle bir tutum karşısındaki infiali beklenmedik bir surette ortaya çıkabilir. Neticesinde aradaki sevgi-saygı ve hürmetin nihayete ermesine sebep olabilir. Vakıaya baktığımız zaman- zorbalığa gücü yeten kişiler müstesna-insanların, sevdiklerine, hürmet gösterdiklerine hakkı söylemekte yani emri bi’l-ma’ruf nehyi an’il-münker vazifesini yerine getirmekte daha ziyade zorlandıklarını (veya zorlandığımızı) müşahede etmekteyiz.
Sıralamaya çalıştığımız sebepler muvacehesinde şunları söyleyebiliriz.
1- Emri bi’l-ma’ruf nehiy an’il-münker neticesinde eza ve cefa neredeyse muhakkaktır. Zorbaların, tağutların, hâkim güçlerin düzenine karşı çıkan, bu düzenin kökten değişip tamamen Allah’ın buyruğuna ram olmasına davet kişinin hiçbir eziyetle karşılaşmamayı beklemesi sünnet’ullaha aykırıdır. O açıdan bu vazifeye soyunan kişi eza ve cefayı göze almalıdır. Allah-u Teâlâ, Lokman süresinde, Lokman aleyhisSelâm’ın evladına tavsiyelerini sıralarken şöyle buyurmaktadır.
“Yavrum! Namazı kıl, marufu emret, münkerden alıkoy ve başına gelene sabır et! Çünkü bunlar azm olunacak işlerdendir” (Lokman 17)
Allame Elmalılı Muhammed Hamdi Yazır ayeti kerimenin tefsirinde şu mühim hususlara dikkat çekmektedir. “Yavrum! Namazı kıl”, namazı devamlı kıl kendini erdirmek için. “emri bi’l-ma’ruf nehiy an’il-münker yap”, diğerlerini kemâle erdirmek, cemiyyeti istikamete götürmek için.“Başına gelene de sabret” yani emir bil-ma’ruf ve nehyi an’il-münker yapmak kolay değildir. O yüzden başına bir takım musibetler gelmek melhuzdur ve onlara sabretmek lazımdır.
“Çünkü bu işlerin her birisi azm olunacak işlerdendir” (Hak dini Kur’an Dili c.s. 3846, 3847)
Ashab-ı kiram’dan Ensar’lı Umeyr b. Habib, oğullarına vasiyetinde de şöyle demiştir.
“Sakın ola ki sakın ha! Sefih (beyinsiz) insanlarla oturup kalkmayın. Çünkü onlarla arkadaşlık beladır. Kim sefih birine hilm ile davranırsa, hilminden dolayı mesrur olur. Kim de sefih birini severse pişman olur. Sefihten gelen az sataşmalara göz yummayan çoğuna katlanmak zorunda kalır. Zorluklara sabırla katlanan sevdiklerine nail olur. Sizlerden biri, emri bi’l-ma’ruf veya nehiy an’il-münker yapmak isterse nefsini eziyetlere sabretme hususunda terbiye etsin. Allah’tan sevaba nail olacağına yakin edinsin. Çünkü her kimin Allah’tan sevaba yakini olursa dokunan eziyeti duymaz, hissetmez.”(Taberani, Mu’cem’ül-Kebir, c. 17, No:108)
Rasulullah sallallahu aleyhi ve sellem’e ilk vahyin gelmesinin ardından Varaka b. Nevfel’e gördüklerini anlattıktan sonra Varaka’nın kendisine ilk söylediği şu olmuştur: “Keşke kavmin seni sürgün edeceği zaman ben de genç olsaydım da sana yardım edeydim.” Rasulullah sallallahu aleyhi ve sellem şaşırmış bir şekilde, “Gerçekten beni yurdumdan çıkaracaklar mı” deyince, Varaka şöyle cevap verdi: “Yeğen! Senin getirdiğin dava ile gelen hiçbir kimse yoktur ki yurdundan sürülmesin eza ve cefalara maruz bırakılmasın…”(Buhari, Bed’ul vahiy 2)
2- İnsanı aldatan dünya metaı, gelip geçici, baki kalan ise salih amellerdir. Bu sebeple mü’min dünya hayatının gelip geçici metaına aldanarak bu vazifeyi ihmal etmemelidir. Bilmeli ki, Allah katında kendisi için hazırlanan mükâfaat ne dünyanın hepsi ne de katlarıyla kıyas kabul eder. Rasulullah sallallahu aleyhi ve sellem’in ifade buyurduğu üzere bu vazifeyi icra, kişiyi seyyidüş-şüheda (Şehitlerin Efendisi) makamına oturtur: “Seyyiduş-şüheda Hamza bin Abdulmuttalibdir. Ve şöyle bir adamdır ki, zalim bir yöneticinin karşısında dikilip ona emir (emri bil-ma’ruf) ve nehiy an’il-münker yapmış bundan dolayı o zalim yönetici tarafından katledilmiş kimsedir.”(Hadisi Hâkim rivayet etmiş. Suyuti ve Elbani hadisin senedinin sahih olduğunu belirtmişlerdir.)
Böyle bir makam kişiyi enbiyanın, sıddıkların ve salihlerin yakın arkadaşı kılar ki, bundan öte makam yoktur.
3- Mülk, rızık, menfaat, zarar v.b. bunların hepsi Allah’ın elindedir. Allah izin vermediği müddetçe bunlardan her hangi biri hâsıl olmaz. Allah-u Teâlâ buyuruyor ki:
“De ki: ey mülkün sahibi Allah’ım! Dilediğine mülk verirsin, dilediğinden de mülkü çeker alırsın, dilediğini aziz edersin, dilediğini de zelil edersin. Hayr, yalnız senin elindedir, muhakkak ki her şeye kadirsin.” (Al-i İmran 26)
“De ki: Rabbimin rahmeti hazinelerine siz malik olsa idiniz o vakit elden çıkarmak korkusu ile imsâk ederdiniz (tutardınız). İnsan birde pek cimri olmuştur.” (İsra 100)
“…Fakat Allah’ın izni olmadıkça bununla kimseye zarar verebilecek…”(Bakara 102)
Eğer, şu idrakten aciz olduğumuz kâinatta bir yaprak Allah’ın ilmi-iradesi dışında kımıldamıyorsa (bkz. En’am 59) insana da menfaat veya zarar ancak Allah’ın izniyle ve takdir ettiği kadarıyla dokunur.
islamic-11787784- Kul sevgi ve hürmetini, Allah ve Rasulü’nün muhabbeti üzerine bina eder. Allah’ın ve Rasulü’nün sevdiği kişileri sever, Allah ve Rasulü’nün hürmet verdiği amellere hürmet eder. Allah’ın ve Rasulü’nün dostluğunu her dostluğun üzerine çıkarır. İmanın hakiki tadına vardıran üç önemli hasletlerden biri, “Kişiye, Allah ve Rasulü’nün, Allah ve Rasulu dışındaki herkesten daha sevgili”olmasıdır. Kul, İslam toplumu içinde; muhabbet beslediği, hürmet gösterdiği, kadr-i ali, üzerinde hakkı bulunan, yıllara dayanan arkadaşlık… gibi hususların hepsinde bu esas -Allah ve Rasulullah sevgisini her sevginin üzerine çıkarma- üzerine yol almadır.
Unutulmamalıdır ki, emir bil-ma’ruf veya nehyi an’il-münkere muhatab olduğunda bunların mucebini yapmak yerine, nefsi ihtiraslarının kurbanı olan kimseye duyulan muhabbet, saygı, hürmet hederdir.
Diğer bir açıdan da hakiki muhabbet, kişiyi Allah’ın azabından uzaklaştırmaya, Allah’a yakın olmasını sağlamaya çalışmaktır. Ma’rufu terk eden veya münkeri işleyen kimsenin fiili karşısında sükût etmek, muhabbet, iyilik değil bilakis onun hakkında cinayettir. Çünkü işlediği fiil onu Allah’ın azabına götürmektedir. Bu ayrıntı Müslümanların birlik beraberliklerinde her zaman önde tutulmalıdır. Mü’minlerin velayetinin, dostluğunun, muhabbetinin temeli budur ve bu onları nifakane dostluklardan uzaklaştırır. Allah-u Teâla buyuruyor ki:
“Mü’min erkekler ve mü’min kadınlar birbirlerinin dostlarıdır. İyiliği emreder, kötülükten alıkoyarlar. Namazı dosdoğru kılar, zekâtı verirler. Allah’a ve Resûlüne itaat ederler. İşte bunlara Allah merhamet edecektir. Şüphesiz Allah mutlak güç sahibidir, hüküm ve hikmet sahibidir. “(Tevbe 71)
5- Son bir husus, şunu asla gözden kaçırmayalım. Hayatı münkerlerle dolmuş, ma’ruftan külliyen uzak olan kimseler ile Allah ve Rasulüne itaatı menhec edinmiş lakin -her beşerde olduğu gibi- hata işleyen kimse aynı kefeye konulmamalı, her ikisine aynı tavır takınılmamalıdır. Sevgi ve muhabbet onda bulunan iman esasına dayanmalı, buğz sadece işlediği münkere karşı olmalıdır.
Bu konuda ayrıca ferdi alakadar eden münkerler ile cemiyeti etkileyen münkerler farklı mülahaza edilmelidir. Cemiyeti etkileyen münkerlere karşı susma, o cemiyetin harap olmasına ve tamamen dağılıp yok olmasına sebep olabilir.