Bir insan düşünün! 100 yıla yakın bir ömür sürüyor ve bu ömründe insanlar arasında kendisine “Allah râzı olsun” denilecek hiç bir amel/eser/iz bırakmadan bu dünyadan geçip gidiyor. Bu insan ne büyük bir kayıp içindedir bir bilse. Asıl ve acı kaybın da bu olduğu muhakkak bir gerçekliktir.

İnsan, yaşadığı hayatta “Allah’ın râzı olacağı bir eser bırakma yolunda ne kadar gayret sarfederse, o oranda bu hayatının anlamını idrak etmiş demektir.” Bu hususun önemini farkedenler ve böyle bir durumdan habersiz bir şekilde hayat sürerek ölüp gidenler olarak karşımızda iki sınıf insan durmakta.

Ömürlerini Allah’a adayarak, O’nun râzı olduğu bir hayat sürerek eser bırakan kimseler şu hadisle müjdelenmiştir: “İnsan öldüğü zaman amel işlemesi kesilir. Ancak üç şey bundan müstesnadır. Sadaka-i câriye, kendisinden yararlanılan ilim veya kendisine hayır dua eden salih çocuk.”  [1]

Sadaka-i câriye, kişiye sürekli ecir/sevap kazandıran her ameli kapsar. Kişinin bir cami, medrese, su kuyusu, yetimhâne yapımına katkıda bulunması gibi. Buralardan insanlar istifade ettiği sürece yapımına katkı sağlayanlara sevap verilmeye devam eder. Hatta bu kimse ölüp de kabre konulsa da onun amel defteri açık bırakılarak sevap yazılmaya devam eder. (Kalplerin saklı olanı Allah bilir.)

Yüz yıla yakın hayatını sadaka-i câriye ile inşâ etme ile çalışan bir mimar, Mimar Sinan… Değil bulunduğu yerde, dünyanın bazı yerlerinde de sadaka-i câriyeler inşâ etmiş bir kişilik… O, mesleği olan mimariyi Allah yolunda harcamayı tercih etmiş bir kişi… 

Hayatı

Mimar Sinan’ın doğum tarihi kesin bir şekilde bilinmese de 1489 yılında doğduğu düşüncesi tarihçiler tarafından savunulmuştur. Kendisine “Mimar Sinan Ağa” denildiği gibi “Koca Sinan”da denilen Mimar Sinan, Kayseri’nin Ağırnas Köyü’nde Abdulmennan adlı bir babanın oğlu olarak dünyaya gelmiştir. Doğduğu köy, dokumacılık ve taş oymacılığıyla bilinen dönemin önde gelen yerlerinden biridir. Bu şekilde Sinan da taş oymacılığında ilk eğitimini köyünde almıştır.

Sinan, Osmanlı Devleti’nin yetenekli gayr-i müslim kimseleri değerlendirme amaçlı yürüttüğü devşirme politikası gereği ailesi ve kendisinin rızâsı ile Yavuz Sultan Selim zamanında 1512 yılında İstanbul’a getirtilerek Yeniçeri Ocağı’na alınmıştır.

Yavuz Sultan Selim’e olan sevgisini şöyle dile getirmiştir:

“Anın (onun) devşirmesiyem ben kemîne

Aceb lutf eylemiştir bu hazîne…”

Hayatının bu evresini kendi ağzından Sai Çelebi’ye yazdırdığı “Tezküretü’l-Bünyan” adlı eserinde şöyle anlatıyor: “Ben, Allah’ın hakir kulu, yaşlı usta Abdülmennan oğlu Sinan. Sultan Selim Han’ın gülbahçesini andıran saltanat yıllarında devşirildim. Kayseri Sancağı’ndan erkek çocuğu devşirilmesi o devirde olmuştur. Acemioğlanlar’ın kurallarına uygun yolları izleyerek, dülgerliğe[2] kendi isteğimle girdim.

Ben, duacısı ve övücüsü olduğum, mülkün sahibi ve mükâfatlandıran Allah’ın yardımı ile Osmanlı Devleti’nde âlemin sığınağı dört padişaha hizmet vererek şeref kazandım. Sanatımla ve hizmetimle, işbilir mimar olmak ve birçok diyarda ün kazanmak nasip oldu..”

Yeniçeri Ocağı’nda meslek eğitiminin temelinin atıldığı Acemioğlanlar arasına katılan Sinan, hayatının bir nevî çıraklık dönemini şöyle anlatır: “Ustamın eli altında tıpkı bir pergel gibi bir ayağım sabit olarak  merkez ve çevreyi gözlemledim. Sonunda yine tıpkı bir pergel gibi yay çizerek, görgümü artırmak için diyarlar gezmeye istek duydum. Bir zaman padişah hizmetinde Arap ve Acem ülkelerinde gezip-tozdum. Her saray kubbesinin tepesinden ve her harabe köşesinden bir şeyler kaparak bilgi ve görgümü artırdım.”

Yeniçeri Ocağı’na girenlerin savaşlarda yerini aldığı gibi Sinan da askeri alanda düzenlenen seferlere katılmış, Yavuz Sultan Selim ve Kanuni Sultan Süleyman ile katıldığı savaşlarda sergilediği ustalık (köprü yapma vs.) ile padişahların ilgisini çekmiştir. Bu seferler sırasında gittiği yerlerdeki mimariyi de inceleme fırsatı bulmuştur.

Onun ilk defa adının duyulması, Kanûni’nin Irakeyn Seferi’nde (1535) olmuştur. Osmanlı ordusunun çıktığı bu seferde ordu Van Gölü kıyısındaki Tatvan’a gelince, karşı kıyıya geçip savaşılacak ordu hakkında bilgi alınması gereklidir. Bu durumda Vezir Lütfi Paşa, gemilerin yapılmasını yeniçeri olarak orduda bulunan Sinan’dan ister. Sinan da der ki: ”Orada sefer durumunda şartlar uygun değilken Allah’ın yardımı ile arkadaşlarımı toplayarak, üç kadırga inşa ettim. Bütün yelkenlerini, demirlerini ve küreklerini tedarik edip top ve tüfek gibi savaş araçlarıyla donattım.” Bu başarısı sonrası Sinan’ın rütbesi yükseltilir.

Onun ünlenmesindeki ikinci olay ise şudur: “Bu seferden 3 yıl sonra Kanûni, Mohaç Meydan Muharebesi için Boğdan Seferi’ne çıkar. Sinan, yine orduda yerini alır. Ordu, sefer sırasında Prut Nehri kenarına geldiğinde karşıya geçmek için bir köprü inşâsına ihtiyaç vardır. Vezir Lütfi Paşa, köprü yapımı için padişaha Sinan’ı tavsiye eder. Sinan durumu aynen şöyle anlatıyor: “…Bu değersiz kula padişahın yüce buyrukları ulaştı. Hemen adı geçen suyun üzerinde bir güzel köprünün yapımına başladım. On gün içinde yüksek bir köprü yaptım. İslam ordusu ile bütün canlıların şahı sevinçle geçtiler.”

Bu sefer sırasında Osmanlı’nın baş mimarı Acem Ali’dir. Acem Ali, sefer dönüşünden bir müddet sonra vefat edince de onun yerine Vezir Lütfi Paşa’nın Sinan’ı övmesi ve Kanûni’ye baş mimar olarak önermesi üzerine 1538 yılında 48 yaşında “baş mimar” olarak görevlendirilir. Böylece Osmanlı’nın geniş topraklarında kendisinden geriye şah eserleri kalacak bir insan baş mimarlığa seçilmiş olur.

İstanbul’a Su Taşıyan Kemerler

Osmanlı’nın başkenti İstanbul’da dönemin sıkıntılarından biri, suyun şehrin merkezi yerlerine taşınmasıdır. İşte böyle bir sorunun çözümünde Mimar Sinan’ın adını karşımızda buluruz. Çözüm, Kırkçeşme Suları’nın yapılmasıdır.

“Tezkiretü’l-Bünyan” eserinde şöyle anlatır: ”Bir gün Sultan Süleyman, av vesilesi ile Kağıthane Çayırı’nda dolanırken yeşillikler içinde harabeye yüz tutmuş temiz bir su akıntısı görür ve bu sudan istifade etmeyi düşünür. Saraya dönüşünde devlet adamlarını toplar ve Bizans döneminde İstanbul’un su sorunun nasıl çözüldüğünü sorar. Sorunun çözümü, Bizans döneminde olduğu gibi suyun Kâğıthane Çayırı’ndan su kemerlerinden İstanbul’a dağıtılması olduğudur. Ancak zamanla su kaynağından ayrılmış, toprağa karışmıştır. Dolayısıyla yapılması gereken bu suyun Kâğıthane’ye yeniden getirilmesidir. Sultan Süleyman’ın kararı Sinan’a şöyle ulaşır: ”Becerikli mimar, bu akarsuyun İstanbul şehrine gelmesi yolunda dikkat ve özen göstersin. Bu benzersiz iyiliğin tamamlanması, en şerefli dileğimdir.” Bunun üzerine Sinan, çalışmalarına başlar. Yaptığı çalışmanın sonucunu Kanûni’ye anlattıktan sonra onun emriyle suyolu tekrardan yapılır. 1554 yılında yapılan Kâğıthane sularının yapımı, 1563’te biter.

Bu suların taşınması sonucunda belli yerlere çeşmeler konulur ve Kanûni Sultan tarafından bu suların hiç kimsenin evinde gizlice şebeke bağlayarak çeşme yolu ile akıtılmaması emredilir. Bu emre bir istisnâ konularak, Mimar Sinan’ın da yaptığına bir ödül olarak kendi evine musluk koyabileceği emredilir. Böylece evinde özel çeşme bulunan tek kişi, Mimar Sinan olur.

Günler böyle devam ederken Koca Mimar Sinan artık yaşlanmıştır. Bir gün hakkında evine su çektiği hakkında zabıt memurları gelir ve evine özel musluk bağlamasından dolayı mahkemeye çıkacağını bildirir. Duruşma olduğu gün kendisine özel bir izin verildiğini söylese de mahkeme kâdısı belge isteyince, elinde özel bir belge olmadığından suyunun kesilmesine karar verilir. Böylece Allah rızâsı için yaptığı hizmeti karşılığında kendisine verilen bir hediye olarak evinde bulundurduğu çeşmenin suyu kesilir.

İhtiyar bir halde, evinde susuz kalıverir. Artık vefat anı gelmiş ve dudakları kurumuştur. Kendisine kuruyan dudakları için su getirilmeye çalışılsa da ne çare! Su akmıyor. Böylece tarih şu söze şahitlik ediyordu: “İstanbul’u suya kavuşturan adam, susuz kalmış halde vefat etti.”

Üç Büyük Eser

Eserleri inşâ ederken uzun süre dayanıklılığına önem veren Mimar Sinan, yaptığı yapıtlarının altına “derenaj” adı verilen bir kanalizasyon sistemi kullanarak temelden kaynaklı olabilecek problemleri ve eserde meydana gelebilecek nemlenmeleri önlemeye gayret göstermiştir.

1999’daki depremde gördüğü hasar nedeniyle Mihrimah Sultan Camii’nde yenileme çalışmaları gerçekleştirildiğinde caminin etrafında yüzden fazla kuyu bulunduğu tespit edilmiştir. Uzmanlar, Mimar Sinan’ın, eski istanbul’un en yüksek tepesine inşa ettiği camiinin zeminindeki su dengesini sağlamak için temelin etrafına kuyular açtığını, böylece temeli korumaya aldığını belirlemişlerdir. 

Eserlerinde ayrıca sıcak-soğuk havayı dengelemek için hava tahliye kanalları yapmış olması da onun ne büyük bir deha olduğunu göstermektedir.

  1. Şehzâde Camii ve Külliyesi

Kanûni Sultan Süleymân, çok sevdiği 22 yaşında vefat eden oğlu Saruhan Sancak Beyi Mehmed için Mimar Sinan’dan bir cami ve türbe yapmasını istemiş, kendisi de bu mimari güzellikteki eseri inşâ etmiştir.
Şehzâde Camii’nin yapımında Mimar Sinan, 57 yaşındadır. Eser yapımına 1544 yılında başlanmış, 1548 yılında tamamlanmıştır. Eseri yaptıktan sonra içerisinde bulunan çeşmeye şu mısraları yazdırır:

“Umarım keyif alır bu sudan içen
Duacı olur hep fakir mimarından.”

Kendisi eser için, Süleymaniye’ye hazırlık betimlemesinde bulunmuştur.

Mimar Sinan bu büyük eserini şöyle tanımlar: “Kubbe ile iki minaresi, sanki iç aydınlığına sahip bir yaşlının önünde saygıyla ayağa kalkmış yakışıklı uzun boylu iki gencin, huzurda duruşlarını andırıyor.”

  1. Süleymaniye Camii ve Külliyesi

Mimar Sinan, Kanûni Sultan Süleyman adına yaptırdığı Süleymaniye Camii ve Külliyesi’nin yapımı için Osmanlı’nın dört bir yanından malzemeler getirtir. Caminin kubbesini şöyle tasvir eder: “Ve o kutlu caminin kubbeleri açık denizin üzerini  süsleyen dalgaları andırıyordu. Yüksek kubbesi ise gökyüzüne altınla nakşedilmiş bir nurlu güneş  gibi açık ve aydınlıktı.”

Süleymaniye Camii ve Külliyesi’ni bitirdiğinde Mimar Sinan, 66 yaşındadır. Eser, dönem şartlarının zorluğuna rağmen 8 yıl gibi kısa bir zamanda bitirilmiştir. (1557)

Süleymaniye Camii’ne dört minare yapan Sinan, bunun sebebini ise Kanûni Sultan Süleyman’ın İstanbul’un fethinden sonra 4. padişah olmasına bağlar.

Süleymaniye Camii’nin en önemli özelliği ise ses akustiğidir. Sesin her tarafta duyulması için caminin çevresine ve içinde bazı yerlere boş küpler yerleştirmiştir. Aydınlatılmasında da binlerce kandil ve mumla aydınlanan camiinin duvarlarının is kaplamaması için ilk defa burada en üste bir is odası yapılmış ve camiinin tüm islerinin burada toplanması sağlanmıştır. Daha sonra o odada toplanan islerle kaliteli mürekkep üretilmiştir. Mimar Sinan ayrıca haşere, akrep ve böceklere karşı önlem olarak da avizelerin ortasına deve kuşu yumurtaları yerleştirmiştir. Yıllar boyu çalınan ve kırılan birçok yumurta olsa da halen ilk günkü gibi asılı olan yumurtalar vardır.

Eserin restorasyonu amacıyla 90’lı yıllarda yapılan çalışmalarda kemerlerin arasında bir şişe içerisinde caminin nasıl yapıldığı ve yapımda nelerin kullanıldığına (kullanılan malzemelerin nerelerden temin edildiğine) dair bir belgeye ulaşılmıştır. Bu mektup Topkapı Sarayı’nda saklanmaktadır.

Mehmet Akif Ersoy, Süleymaniye’nin ihtişamlı görünüşünü şöyle şiirleştirmiştir:

“Yıkmak, insanlara yapmak gibi kıymet mi verir?

Onu en çolpa herifler de emin ol, becerir.

Sade sen gösteriver “işte budur kubbe!” diye,

İki ırgatla iner şimdi Süleymaniye…

Ama gel kaldıralım dendi mi, heyhât, o zaman,

Bir Süleyman daha lazım yeniden, bir de Sinan…”

  1. Selimiye Camii

Mimar Sinan, bu eserinden bahsederken şöyle der: ”Bütün dünya halkları, ‘Ayasofya’nın kubbesi gibi bir kubbe İslam devletinde bina olunmamıştır. Bunun gibisini inşa etmek imkânsızdır. Müslümanlara üstünlüğümüz vardır. O ölçüde bir kubbeyi durdurmak çok çetin bir iştir. Benzerini yapmak mümkün olsa idi yaparlardı’ diyorlardı. Kâfirlerin mimar geçinenlerinin bu sözleri, ben değersiz kulun gönlünde bir ukde olup kalmış idi. Selimiye Camii inşasında himmet edip, Allah’ın yardımı ve Sultan Selim Han devletlinin gösterdiği güçle, bu yüce kubbenin yüksekliğini Ayasofya kubbesinden altı zira ve çemberini dört zira ziyâde eyledim.”

Selimiye Camii’nin inşası hakkında şöyle bir olay aktarılır: “Küçük bir çocuk, oyun oynadığı arkadaşlarından birine, “Şu minare eğri yapılmış” der. Bunu duyan Mimar Sinan, çocuğa: “Göster bakalım hangisi eğri olmuş?” diye sorar. Çocuk da eğri olarak gördüğü minareyi işaretle gösterir. Mimar Sinan, çocuğun yanında ustalarına talimat verdirerek minareye halat bağlatarak düzeltmelerini söyler. Çocuk, “Tamam” deyinceye kadar bu durum devam etmiş ve minare düzeltilmiştir. Bu duruma şaşıran ustalara, Mimar Sinan şöyle demiş: “Eğer biz çocuğu kafasındaki minarenin eğriliği düşüncesini yıkmasaydık, çocuk caminin güzelliğine değil de minarenin eğriliğine takılırdı. Yine bu çocuğun söylediğini kimileri alarak aslı astarı olmayan sözlerle caminin minaresinin eğri olduğunu insanlar arasında yayardı. Böylelikle bu düşünceyi yıkmış olduk.”

Selimiye Camii’ni bitirdiğinde Mimar Sinan, 84 yaşındadır. Eseri için, “En görkemli yapıtım” ifadesini kullanmıştır.

Eser, 2011 yılında UNESCO tarafından “Dünya Mirası” olarak tescillenmiştir.

Eserdeki tek bir minarenin olması, Allah’ın birliğine; cami pencerelerinin beş kademeli olması, İslam’ın beş şartına delalet ettiği söylenmiştir.

Diğer Eserlerinden Bazıları

Burada Mimar Sinan’ın hem Anadolu hem de Anadolu sınırlarını aşıp Avrupa ve Arap coğrafyasında yaptığı eserlerden bazılarını sıralayacağız:

Kabe-i Şerif’in kubbelerinin tamiri

Beyazıd Camii’nin onarımı, İstanbul

Mihrimah Sultan Camii – İstanbul/Edirnekapı

Drina Köprüsü, Bosna

Mihrimah Sultan Câmii – İstanbul/Üsküdar

Haseki Külliyesi, İstanbul

Ahî Çelebi Câmii, İzmir İskelesi yakınında

Abdurrahman Paşa Camii, Kastamonu/Tosya

Sokullu Mehmed Paşa Câmii, Edirne/Hafsa

Çoban Mustafa Paşa Câmii, Kocaeli/Gebze’de

Pertev Paşa Câmii, İzmit

Rüstem Paşa Câmii, Sakarya/Sapanca

Mustafa Paşa Câmii, Bolu

Osman Paşa Câmii, Kayseri

Lala Mustafa Paşa Câmii, Erzurum

Hüsreviye (Hüsrev Paşa) Câmii, Suriye/Halep

. Sultan Murâd Câmii, Manisa

Sultan Süleymân Câmii, Şam/Gök Meydan

Sofu Mehmed Paşa Câmii, Hersek

Bosnalı MehmedPaşa Câmii, Bulgaristan/Sofya

Maktul Mustafa Paşa Câmii, Macaristan/Budin

Cenâbî Ahmed Paşa Câmii, Ankara

Tatar Han Câmii, Kırım/Gözleve

Cedid Ali Paşa Câmii, Kırklaleli/Babaeski

Hüseyin Paşa Câmii, Kütahya

Büyükçekmece Köprüsü, İstanbul/Büyükçekmece

Mimari de Büyük Bir Usta Olması

Onun mimari bir kişilik olarak göze çarpan en önemli özelliği, eser bırakmadaki üretkenliğidir.

100 yıla yakın ömründe 400’e yakın eser bırakarak bunu ispat etmiştir.

En önemli buluşu ise kubbe-mekân ilişkisini en ideal biçimiyle uygulaması olmuştur.

Mimar Sinan, kendisinden sonra muazzam tarihi eserler bırakan kişiler yetiştirmekten de geri durmamış ve “birçok büyük mimarın da hocası” olma şerefine nâil olmuştur. Bu konuda örnek olarak İstanbul’un adeta görünen yüzlerinden biri olan Sultanahmet Camii’ni inşâ eden Sedefkâr Mehmed Ağa’yı örnek verebiliriz. O, Mimar Sinan’ın talebeleri arasında yer alan ve daha sonrasında mimarbaşılığa getirilen kimselerden biri olmuştur. Diğer bir isim sonraki zamanlarda mimarbaşılık yapan Davud Ağa’dır. Yine onun talebelerinden Mehmet İsa Efendi ve Mehmet İsmail Efendi, dünyanın yedi harikasından biri olan Hindistan’daki “Tac Mahal” adlı eseri yapmışlardır.

Vefatı

Mimar Sinan, vefatına kadar yaklaşık 50 yıla yakın mimarbaşılık görevinde bulunarak birçok muazzam eser bırakmış (84 cami, 52 mescit, 57 medrese, 7 okul ve darü’l-kurrâ, 22 türbe, 17 imâret, 3 darü’ş-şifa (hastane), 7 suyolu kemeri, 8 köprü, 20 kervansaray, 35 köşk ve saray, 6 ambar ve mahzen, 48 hamam) ve 17 Temmuz 1588 yılında İstanbul’da evinde vefat etmiştir. Ölümünden bir süre önce kendisi için yaptırdığı türbesine defnedilmiştir. Türbesi, Süleymaniye Külliyesi’ndeki Haliç duvarının önündedir.

Mütevazılığını terk etmeyen bir hayat sürdüren Mimar Sinan, yaptığı Büyükçekmece Köprüsü üzerine şöyle yazdırır: “El-fakiru’l-Hakir Ser Mimaranı Hassa (Değersiz ve muhtaç, saray özel mimarlarının başı).”

New York Times Gazetesi, Mimar Sinan’a ve eserlerine yer verdiği yazı da Mimar Sinan için “300’ün üzerinde esere imza atan Mimar Sinan, sadece Türkiye’nin değil, belki de dünyanın ilk Yıldız Mimarı-Starchitect” ifadelerine yer vermiştir.
Eserlerini inşâ etmedeki başarılarından dolayı kendisine, “Sermimârân-ı cihan ve mühendisân-ı devran (dünyadaki mimarların ve zaman içindeki mühendislerin başı)” denilmiştir.

Süleymaniye Camii, yakınındaki mütevazı türbesinin dua penceresinde hattat Karahisari’nin yazdığı kitabede günümüz Türkçe’siyle şöyle yazar:

“Bu zamanda dünyadan Mimarbaşı Sinan da geçti.” 

Tarihsiz olan vakfiyesine göre hanımı Mihrî kendisi hayattayken vefat etmiş, oğlu Mehmed Bey ise bir savaşta şehit olmuştur. Vakfiyede iki kızının ve iki torununun adına rastlanır. Vakfiyede Süleymaniye medrese öğrencilerinin kendisi, hanımı, çocukları ve torunları için Kuran okunması şartları da yer alır..

Turgut Cansever, kendisi için şöyle der: “…Hiç şüphesiz ki Mimar Sinan sadece Osmanlı-Türk tarihinin değil, tüm dünya medeniyetinin gelmiş geçmiş en önemli taş yazarlarından biridir.”

Yazdığı Eserler

Adsız Risale: Tek nüshası Topkapı Sarayı Arşivi’nde bulunan bu risale Mimar Sinan tarafından yazılmış olup on bir bölümden oluşmaktadır.

Risâletü′l-Mi‘mâriye: Tek nüshası Topkapı Sarayı Arşivi’ndedir.

Tuhfetü′l-Mi‘mârîn: Bu risâlede hayatıyla alakalı bir giriş ve mimarlıkla ilgili bazı bilgilerden sonra Sinan’ın eserlerinin listesi verilmiştir. Ayrıca bu eserde Sinan’ın mimarlığa dair görüşlerini içeren ve inşa özelliklerinin anlatıldığı bir hatime bulunmaktadır.

Tezkiretü’l-Ebniye: Mimar Sinan ihtiyarladığı günlerde hayatı ve eserleri hakkında bilgilerin insanlar arasında bilinmesi için Sâi Çelebi’ye ricada bulunur. O da kırmayarak Mimar Sinan’ın kendi ağzından çıkan sözlerin yer aldığı ve hayatı hakkında geniş bilgilerin bulunduğu bu eseri yazar. (H.994/1586) 

Eser, Türkçe’ye tercüme edilmiştir.

Tezkiretü’l-Bünyân: Yine Sinan’ın ağzından arkadaşı Sâi Mustafa Çelebi’nin kaleme aldığı bu eser Sinan’ın hayatı, baş mimar oluşu ve altı yapıtı ile ilgili hatıraları anlatır. Tezkiretü’l-Ebniye ile arasındaki temel farklılık, Tezkiretü’l-Bünyan’da yapıların listesinin verilmemiş, ancak bazılarının yapım süreçleri ve özelliklerinin ayrıntılı olarak anlatılmış olmasıdır. 

 

———————–

 

Kaynaklar

Gülcan Avşin Güneş, “Hassa Mimarlar Ocağı ve Mimar Sinan”, Tarih Okulu Dergisi (TOD), Mart 2014, Yıl 7, Sayı XVII, ss. 375-391.

Selçuk Mülayim, “TDV İslam Ansiklopedisi Mimar Sinan maddesi”, c. 37,  s. 224-227.

Ramazan Bedük, Mimar Sinan’ın Ağzından Mimar Sinan: Tezküretü’l Bünyan, makale.

http://www.csb.gov.tr/turk-mimarisinin-abide-sahsiyetleri—mimar-sinan-makale

http://www.islamveihsan.com/mimar-sinan-kimdir.html

http://www.mimarsinaneserleri.com/

[1]. Dârimi, Mukaddime, 46

[2]. Dülgerlik: Marangozluğa verilen eski ad.