Zâtı ile kâim olan, hiçbir şeye muhtaç olmayan yegâne varlık Allah azze ve celle’dir. O’ndan başka her şey varoluşunda, varlığını devam ettirmesinde hep muhtaç konumdadır. İnsanoğlu da O’nun yarattığı bir varlıktır ve muhtaçtır. İnsanın kendisini müstağni görmeye çalışması beyhude bir çaba ve acziyetini ispat ile neticelenmesi muhakkak bir durumdur. Söz gelimi Firavun, kendi mülkü ve tasarrufu altında olduğunu iddia ettiği sular tarafından boğulmuş ve âleme ibret bir şekilde acizliği ömrünün son anında bile bütün gerçekliğiyle hissetmiştir. İnsanın yeryüzünde taşkınlık yapmasının sebebini de “kendini müstağni görme” hastalığı ile izah etmiyor mu ilk inen surenin ayetleri? “Hayır! Doğrusu insan azgınlık eder. Kendisinin muhtaç olmadığını zannettiği için.” (Alak 6-7)

İnsan muhtaç bir varlıktır ve bu ihtiyaç halini kimi zaman iliklerine kadar hisseder. Varoluş safhasından dünyadaki vazifesini tamamlayıp yaptıklarının hesabını vermek üzere Rabbinin katına çıkıncaya kadar hep bir şeylere muhtaç olarak hayatını devam ettirir. Çeşitli merhalelerden geçerek Allah celle celâluh’un eşsiz kudretine delalet eden bir ayet haline gelen insanoğlunun, Kur’an-ı Kerim’de anlatılan yaradılış evrelerinden biri de; bir parça et halinden sonra kemik yani iskelet şekline büründürülüp daha sonra o kemik yapının et ile kaplanmasıdır. “Andolsun biz insanı, çamurdan (süzülüp çıkarılmış) bir özden yarattık. Sonra onu sağlam bir karargâhta nutfe haline getirdik. Sonra nutfeyi alaka (aşılanmış yumurta) yaptık. Peşinden, alakayı, bir parçacık et haline soktuk; bu bir parçacık eti kemiklere (iskelete) çevirdik; bu kemikleri etle kapladık. Sonra onu başka bir yaratışla insan haline getirdik. Yapıpyaratanların en güzeli olan Allah pek yücedir.” (Mü’minûn 12-14)

İnsan vücudunun fonksiyonlarını gerektiği gibi devam ettirmesi, yaradılışında var olan sistemin sağlık ve mevcudiyeti ile alakalıdır. Vücudun bir kütle olarak ayakta durabilmesi ve çeşitli hareketleri irade doğrultusunda icra etmesi, ayet-i kerimede özellikle vurgu yapılan kemiklerin varlığı ile mümkündür. Bütün bir bedenin yükünü kemiklerden oluşan iskelet yapı üstlenmiştir adeta. Bu açıdan son derece önemli ve ihmale gelmeyecek nimetler cümlesindendir. Özellikle tekniğin gelişmesi sayesinde hepimizin duyduğu, bildiği konulardan biri de şudur: İnsan vücudunun ayakta durması için son derece mühim olan iskelet yapıdaki kemiklerin iç kısmında bulunan ve kemik iliği (Medulla ossea) diye adlandırılan dokular, vücut ağırlığının ortalama %4’ünü oluşturmaktadır. Azımsanacak gibi gözüken bu oran, kemiklerin ve bütün vücudun işlevini yürütmesi için son derece önemlidir. Kemik iliğinde meydana gelecek ufak bir arıza, koca bir cüsseyi işlevsiz bir hale getirebilecektir. Vücut denilen bünyeyi ayakta tutan ana yapı, son derece azımsanacak bir yer işgal eden iliklerdeki sorundan dolayı gerekli fonksiyonlarını icra edemez hale gelebilmektedir. Yani insanoğlu ayakta durabilmek için kemik yapıya muhtaç olduğu gibi bu kemiklerin yararlı olabilmesi için sağlıklı iliklere muhtaçtır.

Bizler yaradılış gayesi ibadet olan insanlar olarak Rabbimize kulluğa muhtacız, O ise es-Samed’dir, O’nun hiçbir şeye muhtaç olması düşünülemez. Bizler, kendi ihtiyacımız için ibadet ederiz. Bu açıdan ibadet, hayatta olmamızın da sebebi ve gerekçesidir. Teşbihi caiz ise, ibadetleri insan vücudundaki iskelet yapıya benzettiğimizde manevi bünyemizin ayakta durması ibadet ile mümkündür. Bu sebeple ibadetsiz, zikirsiz, Kur’an tilavetinden uzak kimseleri ölü veya yıkılmış, harap olmuş olarak tasvir etmektedir âlemlere rahmet olarak gönderilen kutlu elçi. İbadet etmeyen, yatalak ve kötürümdür manevi açıdan.

Maneviyat âleminde dik duruşumuzun sembolü olan ibadetlerimiz, gönül dünyamızın ana ve temel yapısını oluşturmaktadır. Ne var ki, ibadetlere ruh veren ve onların asıl vazifelerini icra etmesine vesile olan şey; ibadetlerde bulunması gereken özdür yani yine ifade uygun olacaksa şayet, iliktir. Öz ve iliğin kusuru koca bir iskeleti kemik yığınına çevirdiği gibi ibadetlerde bulunması gereken ilik ve öz kaybolduğunda ibadetlerde asli fonksiyonlarını icra edemeyeceklerdir. Beyyine Suresi’nde âlemlerin Rabbinin azarlamasına muhatap olan ehl-i kitabın ilk kusuru, ibadetlerdeki özü kaybetmeleri olarak belirtilmiştir. Buna bağlı olarak özü kaybedenler zamanla ibadetleri de kaybeder olmuştur. (1)      
İbadetlerin aslı ve özü, kulun kendisini Allah’a muhtaç hissetmesidir. Bu muhtaçlığın tezahürü de hiç şüphesi duadır. Bu konu, Mü’min Suresi’nin 60. ayet-i kerimesinde hiçbir izaha yer bırakmayacak kadar açık bir şekilde anlatılmıştır. Kullarının yaradılış maksadını ibadet olarak tayin eden Allah azze ve celle, bu ayet-i kerimede dua-ibadet ilişkisine dikkatimizi çekmiş ve her ikisinin ayrılmaz bir parça gibi olması gerektiğini beyan etmiştir. Kullarından kendisine dua etmelerini emreden Rabbimiz, dua etmeyenleri ibadet etmeyenler olarak vasıflandırmış ve korkunç sonlarını bizlere haber vermiştir. “Rabbiniz şöyle buyurdu: Bana dua edin, kabul edeyim. Çünkü bana ibadeti bırakıp büyüklük taslayanlar aşağılanarak cehenneme gireceklerdir.”

Bugün bizim derdimiz ve sorunumuz budur. Bacakları uyuşana kadar TV, internet vs. başından ayrılmayan ama Rabbinin huzurunda üç-beş dakika diz çökmeyi aklından bile geçirmeyen sözüm ona Müslümanlardır asıl sorun. Derdine derman bulmak için gecesini gündüzüne katarak o hastane bu hastane, o şehir bu şehir belki o devlet bu devlet demeden koşturanların, geceleyin gönülleri yorulana kadar Rableri ile hasbıhal edememeleridir gerçek problem. Duayı hakkıyla takdir edememektir bizim derdimiz. Oysa dua, kâinatta cari olan kurallara bile aldırış etmeden Allah’tan dilemek ve istemektir. Zira varlık âleminde geçerli olan kuralların belirleyicisi olan Allah, kendisine dua eden kullarının hatırına bu kuralları işlevsiz hale getirmektedir kimi zaman. Ateş yakar kural gereği ama İbrahim açarsa ellerini dua ile ateş bile serinlik vermeye başlayan nimete dönüşür Allah’ın dilemesiyle. Firavunu su boğar evet, zira su boğup öldürebilecek bir duruma gelir kimi zaman ama Musa açarsa elini dua ile anasının kucağındaki bir bebek, belki yeni yürüme çağındaki bir çocuk boğulmadan geçer denizlerden. Tek görevi görmek olan keskin gözler, âlemlerin rahmet vesilesine cinayet kastı ile gözlerini dört açtıkları halde önlerinden geçen Muhammed Mustafa’yı göremedilerse eğer, dua adresine ulaşmış ve gafillerin önlerinden ve arkalarından görmelerine engel olacak perdeler indirilmiş demektir.

Duayı takdir edemedik biz, ibadet vazifemizi yapmaya çabalasak da ondaki öz ve cevher mesabesindeki, sır ve ilik konumundaki duayı ihmal ettik. Hendek’de rüzgârları, kasırgaları, fırtınaları coşturanın dua olduğunu, ümmeti tepelemek için sökün etmiş kafir ve hain güruhun ardına bakmadan bile kaçmalarına vesile olan şeyin yine dua olduğunu unuttuk da; Şam’ın, Bağdat’ın, Yemen’in, Kabil’in üzerinde kara bulut gibi dolaşan kafir, mecusi, hain, mürtet topluluğu dağıtacak kulpa sarılmadık. Yenilmişlerin gemisiydi dua, tufanda Nuh ve beraberindekileri kurtaran gemi. Stres ve sıkıntıların kucağından alıp selamet sahiline ulaştıran bir binit gibiydi dua, Yunus’u kederden kurtarmış selamet sahiline teslim etmişti. Fizik kurallarını, insanoğlunun bildiklerini altüst ederdi dua ashab-ı kehfin şahsında. Bütün bir devlet üç-beş delikanlıyı bulmak ve yok etmek için tüm imkânlarını seferber etseler de, dua ile kurtulacak ve o devletin yok olduğunu görecekti ashab-ı kehf. Çıkış yolu istemişlerdi Rablerinden çünkü. Vahdaniyetini ikrar için ayağa kalkıp kıyam ettiklerinde bu gençlerin kalplerine sebat duygusunu nakşeden Allah, elbette onların çıkış yolu taleplerini geri çevirmeyecekti. İş, dünyada bilinen kuralları işlevsiz hale getirmek bile olsa –ki bu, kâdir-i mutlak olan Allah’a asla zor değildir- ashab-ı kehfin kurtuluşu ile nihayete erecekti.

Bugün müslümanların Rablerine gerçek manada kulluk etmeleri, çıkılmaz ve aşılmaz gibi gördükleri zor şartlardan kurtulmaları Rablerini hakkı ile takdir etmelerine bağlıdır. Hiçbir şart ve sınırın kendisini ihata edemeyeceği Allah azze ve celle’nin azametine sığınmak ve O’nun buyruklarını özüyle, iliğiyle, ruhuyla tatbik etmeye çalışmalarına bağlıdır. Zira fiziksel olarak güçleri yok gibi gözükse de ellerinde, sinelerinde, dudaklarında ve gönüllerinde semanın kapılarını çalan, gök ehlini harekete geçiren ve ilahi nusreti cezbeden duaları vardır. Allah, yardımcıları olduktan sonra kim müslümanlara galip gelebilir ki? “Korkma ey Musa! Senin yanındadır yardımımız” muştusundan sonra hangi Firavuni sistem Musa’yı yenebilir ki? İbrahim’i “halîl” edindiyse Allah, hangi Nemrut düzeni İbrahim’in kılına dokunabilir ki? Dua ile kendine sığınan İsa’yı yahudiye bırakır mıydı Allah? Gözünden süzülen yaş yere düşmeden duası semaya çıkan Resulullah hiç yenilir miydi Bedir’de? Mustazafların duasını ordularının en öncü birliği olarak tayin eden Selahaddin-i Eyyubi, Yusuf b. Taşfin, Mahmud Nureddin Zengi elbette muzaffer olacaklardı.

İşin özüne inmek, basmakalıp değil yüreğin şekillendirdiği ya da Peygamber ifadesi ile uyanık kalple Allah’a yalvarmak ve O’na muhtaç olduğu hissetmek… Kaybettiğimiz yitik yadigârımızı bulmaya çalışarak işe başlamak bu gün en öncelikli meselemiz gibi gözükmektedir. Nu’mân İbni Beşîr radıyallahu anh’den rivayet edildiğine göre Resûl-i Ekrem sallallahu aleyhi ve sellem şöyle buyurmuştur: “Dua ibadettir.” (2)

İmam Tirmizi’nin Enes b. Mâlik radıyallahu anh’den rivayet ettiği senedi zayıf olarak değerlendirilen bir rivayette ise Resûl-i Ekrem sallallahu aleyhi ve sellem şöyle buyurur: “Dua ibadetin özüdür/iliğidir/beynidir.” (3)

————————-

1. “Halbuki onlara ancak, dini yalnız O’na has kılarak ve hanifler olarak Allah’a kulluk etmeleri, namaz kılmaları ve zekât vermeleri emrolunmuştu. Sağlam din de budur.” (Beyyine Suresi 5) Ayrıca bkz. Meryem Suresi 59. ayet-i kerime: “Nihayet onların peşinden öyle bir nesil geldi ki, bunlar namazı bıraktılar; nefislerinin arzularına uydular. Bu yüzden ileride sapıklıklarının cezasını çekecekler.”
2. Ebû Dâvûd, Vitir 23; Tirmizî, Tefsîru’l-Kur’ân 3, 41, Daavât 1. Ayrıca bk. İbni Mâce, Duâ 1
3. Tirmizi, Daavât 2.