Her işi hikmetli olan ve her şeyi yerli yerince yaratan Allah Azze ve Celle’ye hamd ederiz. Hayatını zühd ve kanâat ile sabır ve şükür ile anlamlandıran; cimrilik ve israftan şiddetle sakınan ve sakındıran Peygamber Efendimiz sallallâhu aleyhi ve sellem’e; hayatlarını onun hayat tarzına göre şekillendiren ve onun hayat tarzına uymayan çirkin hasletlerden şiddetle kaçınan pâk Ehli Beyt’ine, ashâbı kiramına ve kıyamete kadar gelecek bütün muttaki mü’minlere salât ve selam olsun.
İmdi; asrımızın en büyük ve en korkunç hastalıklarından birisi de israftır. Hayırda cimri, şehevi arzuları ve nefsâni hırsları tatmin etmekte aşırı derecede müsrif bir insanlık nesliyle karşı karşıyayız. Günümüz toplumları genel olarak zekât, infâk, hayır ve hasenât konularında çok hesâbi ve cimri davranan ve fakat keyfi harcamalara gelince sınır tanımayan, moda ve lüks uğruna israfı âdeta bir yaşama tarzı olarak benimsemiş bulunan müsriflerden oluşmaktadır. Eğer bugün dünyanın birçok bölgesinde açlık, işsizlik, perişanlık ve sefâlet hüküm sürüyorsa; bunun en büyük sebebi yine dünyanın birçok bölgesinde lüks ve modanın bir hayat tarzı haline gelmesi, oburluk ve keyfi harcamaların övünç kaynağı olarak algılanması ve hayatın her alanında isrâfın insanların yaşam tarzına hâkim olmasıdır.
Bundan dolayı biz de hem kendimizi ve hem de Müslüman kardeşlerimizi uyarmak ve sakındırmak gayesiyle bu makalemizde israf konusunu işlemeye çalışacağız. İsrafın hakikatini, hükmünü, çeşitlerini, sebeplerini ve bu hastalığı tedavi etme yollarını özetle arz etmeye gayret edeceğiz. Allah Azze ve Celle hem bizleri ve hem de bütün Müslüman kardeşlerimizi bu müzmin hastalıktan muhafaza buyursun!
İsrâfın Hakikati
İsraf, haddi aşmaktır. Fıtrata ters hareket etmektir. Allah Azze ve Celle’nin bahşetmiş olduğu nimetlerini, O’nun razı olmadığı ve veriliş gayesine aykırı olan yerlerde hoyratça tüketmektir. İsraf, nimete karşı bir nankörlük ve şükürsüzlük halidir. Şeriat ve mürüvvetin malı tutmayı gerekli kıldığı yerlerde malı tutmamak, şer’an ve mürüvveten malın harcanmasının haram veya mekruh olduğu yerlerde malı harcamaktır. İsraf hastalığı, sadece mal ile sınırlı olmayıp, hayatın bütün alanlarında nüksedebilir. Örneğin Allah Teâlâ’nın insanlara bahşettiği hilâfet ve iktidar nimetinin fıtri ve şer’i bir gereği/gayesi vardır ki; o da bütün yönleriyle Allah’ın kulları arasında adaleti tahkim etmek, dini ve dünyevi maslahatlarını gözetmektir. Şayet iktidar sahibi olan yöneticiler, iktidar nimetinin bu şükrünü edâ etmez ve iktidarı Allah’ın kullarına zulmetmenin bir aracı haline getirecek olurlarsa, bu nimete nankörlük etmiş ve bu değerli nimeti zayi ederek israf etmiş olurlar. Bu gayeden uzaklaşma ölçüsünde israfın boyutu da büyür ve nihayet iş küfür ve şirk bataklığına düşmeleri için icbâr etmeye varınca, artık Firavunca bir müsriflik meydana gelmiş olur. Nitekim Allah Azze ve Celle Firavun ve çevresini zemmederek şöyle buyurmaktadır: “Firavun ve yakın çevresinin işkencesinden korktukları için, Mûsâ’ya, kendi kavminden genç bir nesil dışında iman eden olmadı. Çünkü Firavun o ülkede hem üstün bir güce sahipti ve hem de haddi aşan azgınlardan/müsriflerdendi.” (Yunus; 83)
Diğer taraftan Allah Teâlâ, insanlık neslinin devamı gayesiyle erkekler için tertemiz eşler yaratmıştır. Bu iki çiftin bir araya gelmesi için de iki tarafa da şehvet nimetini musallat kılmıştır ve helal olan nikâh yoluyla bu duygunun tatmin edilmesini ve neslin devamının sağlanmasını emretmiştir. Fıtrata uygun olan budur. Dolayısıyla buna aykırı olan her türlü cinsel sapıklık, bu büyük nimete karşı bir nankörlük ve fıtrat sınırını aşan bir israftır. Bundan dolayıdır ki Kur’an-ı Kerim’de Lût kavmi, haddi aşan müsrifler olarak kınanmışlardır. Allah Teâlâ şöyle buyurmaktadır: “Lût’u peygamber olarak gönderdiğimizde, o da kavmine şöyle dedi: “Dünyada sizden önce hiç kimsenin yapmadığı iğrenç bir işi nasıl yaparsınız? Kadınları bırakıp şehvetle erkeklere yaklaşıyorsunuz. Doğrusu siz, haddi aşan azgın/müsrif bir kavimsiniz.” (A’râf; 80-81)
Aynı şekilde Allah Azze ve Celle’nin, insanoğluna lütfettiği en büyük nimetlerden olan akıl ve ilim nimetinin bir gayesi ve hikmeti vardır ki; o da dünyada ve ahirette insanoğlu için saâdeti temin edecek vesilelere teşebbüs etmesini sağlamaktır. Akıl ve ilmin insanlık âlemine fayda sağlayacak konularda kullanılması yerine, insanlık âleminin dünyasını harabeye ve ahiretini de cehenneme çevirecek hususların geliştirilmesi için kullanılması da, akıl ve ilim nimetlerine karşı büyük bir nankörlük ve bu nimetleri fesada aracı kılarak zayi eden korkunç bir israftır. İnsanın iman etmesine ve salih ameller işlemesine vesile olması gereken akıl ve bilim, şayet insanın küfre düşmesine ve isyan bataklığında boğulmasına aracı kılınmışsa; sefihlik demek olan korkunç bir akıl israfı ve cahiliyye demek olan dehşet verici bir ilmi israf sözkonusudur.
Allah Azze ve Cellenin insanoğluna lütfettiği en önemli nimetlerden biri de sıhhat ve boş vakit nimetidir. Bu değerli nimetlerin şükrünü eda edebilmek için, bu nimetleri gereği gibi değerlendirmek ve bunları salih ameller işlemek için fırsat bilmek gerekir. Sıhhat ve afiyetini Allah’ın bir lütfu bilerek, sıhhatli bedenle Allah’a itaat edilmesi gerekir. Meşguliyetlerin vakti gelmeden önce boş vakti de güzel bir şekilde değerlendirmek ve güzel amellerle doldurmak gerekir. Ne yazık ki insanların çoğunluğu bu değerli nimetlere karşı da nankördürler. Nitekim Peygamber Efendimiz şöyle buyurmaktadır: “ İki nimet vardır ki, insanların çoğu bu nimetler konusunda zarardadırlar: sıhhat ve boş vakit…” (1)
Yine dini ve dünyevi pek çok maslahatları gerçekleştirmenin kendisine bağlı olduğu mal da, Allah Azze ve Celle’nin insanoğluna bahşetmiş olduğu büyük lütuflardan biridir. Dolayısıyla malı zayi etmek, veriliş gayesine aykırı bir şekilde kullanmak ve haram olan yerlere sarfetmek, bu büyük nimete karşı bir nankörlük ve çirkin bir israftır.
Hâsılı kelâm israf, nimetlerin şükrünü edâ etmemek ve nimetleri, veriliş gayelerine aykırı bir şekilde kullanmaktır. Şeriata, mürüvvete ve fıtrata ters hareket etmektir. Bu noktada insanın ikisi yerilmiş ve biri de övülmüş olmak üzere üç özelliği bulunmaktadır: İnsan ya şeriatın ve mürüvvetin vermesini gerekli kıldığı bir şeyi vermez ve elinde tutmaya çalışır ki, bu cimrilik olup yerilmiştir. Ya da insan, şeriatın ve mürüvvetin vermemesini ve harcamamasını gerekli kıldığı bir şeyi, vermemesi ve harcamaması gereken bir yere verir ki; bu zemmedilmiş israftır. Veya insan, şeriatın ve mürüvvetin vermesini gerekli kıldığı şeyi, vermesi gereken yere verir; şeriatın ve mürüvvetin elinde tutmasını istediği şeyi de elinde tutar ki; bu da övgüye mazhar olmuş kanaatkârlık sıfatıdır.
İsrâfın Hükmü
Başta da söylediğimiz gibi israf haddi aşmaktır. Şayet bu, helal olan sınırı aşmak ve harama dalmakla gerçekleşirse, bu şekilde bir israfın haram olduğunda şüphe yoktur. Buna göre yiyecek, içecek, giyinme ve benzeri bütün hususlarda haram ve ma’siyet olan harcamalar çirkin bir israftır ve Allah’ın buğz ettiği haddi aşmaktır. Nitekim Allah Azze ve Celle şöyle buyurmaktadır: “Ey Âdemoğulları! Namaz kıldığınız her yerde güzel elbiselerinizi giyin. Yiyin, için ama israf etmeyin. Çünkü Allah israf edenleri sevmez.” (A’raf, 31) İbni Cerir bu ayetin tefsirinde şöyle demektedir: “Şüphesiz ki Allah Azze ve Celle helal ve haram konularında çizmiş olduğu sınırları aşanları ve helal kıldığı ya da haram kıldığı hususlarda aşırıya giderek, haram olan hususları helal kabul eden ve helal olanları da haram yapanları sevmez. Fakat Allahu Teâlâ helal kıldığı şeylerin helal kabul edilmesini ve haram kıldığı şeylerin de haram kabul edilmesini sever. İşte bu Allah Azze ve Celle’nin emretmiş olduğu adalettir.” (2)
Abdullah b. Amr dedi ki: Rasûlullah sallallahu aleyhi ve sellem şöyle buyurdu: “İsraf etmeden ve kibirlenmeden yiyin, için, sadaka verin, giyinip kuşanın. Zira Allah Azze ve Celle verdiği nimetleri kulunun üzerinde görmeyi sever.” (3)
Eğer yeme, içme, giyinme, tasaddukta bulunma ve benzeri hususlarda vasat olan sınırı aşmak anlamında israfa kaçılırsa; böyle bir israf mekruh olur. Harama kaçmadan, helal olan hususlarda aşırıya gitmek haram olmayıp kerih görülmüştür. Nitekim Allah Azze ve Celle şöyle buyurmaktadır: “Ey iman edenler! Allah’ın size helal kıldığı iyi ve temiz nimetleri kendinize haram ederek haddi aşmayın.” (Maide:87) Yine şöyle buyurmaktadır: “De ki: “Allah’ın kulları için yarattığı zineti, iyi ve temiz rızıkları kim haram kıldı?”(A’raf, 32). Bu ayeti kerimeler, Allah Azze ve Celle’nin helal kıldığı şeylerin asla haram kılınamayacağını göstermektedir. Ancak helal olan hususları kullanmakta aşırıya gitmek bazen insanı haram olan sınırlara yaklaştırabilir ve insan için maddi- manevi zarara yol açabilir. Bundan dolayı da helal olan hususları kullanmakta aşırıya gitmek mekruh kabul edilmiştir. Nitekim meşhur hadisi şerifte Peygamber Efendimiz şöyle buyurmuştur: “Korunun etrafında sürüsünü otlatan çobanın, korudan sürüsünü otlatması yakındır. Dikkat edin! Her kralın bir korusu vardır. Dikkat edin! Allah’ın korusu da haram kıldığı şeylerdir.” (4) Yine Peygamber Efendimiz sallallahu aleyhi ve sellem yeme ve içme hususunda bize şu ölçüyü koymuştur: “Hiçbir kimse midesinden daha tehlikeli bir kap doldurmamıştır. Oysa insana, kendisini ayakta tutacak birkaç lokma yeter. Mutlaka çok yiyecekse, midesinin üçte birini yemeğe, üçte birini içeceğe, üçte birini de nefesine ayırmalıdır.” (5)
Allah Azze ve Celle şöyle buyurmaktadır: “Ürün verdiklerinde onların ürünlerinden yiyin; mahsulün toplanıp biçildiği gün de, yoksulun hakkını verin. Fakat israf etmeyin. Çünkü Allah israf edenleri sevmez.” (En’am:141) Atâ dedi ki: “Burada Allah Azze ve Celle her şeyde aşırıya kaçarak israf etmeyi yasaklamaktadır.” İyas b. Muaviye de şöyle demiştir: “Allah’ın emrettiği ölçüyü aşan her şey israftır.” (6)
Yine Allah Azze ve Celle şöyle buyurmaktadır: “Onlar harcama yaptıkalrı zaman ne israfa kaçarlar ne de cimrilik ederler. Bu ikisi arasında dengeli bir yol tutarlar.” (Furkan, 67) İbni Kesir bu ayeti şöyle tefsir etmektedir: “Mü’minler harcamalarında savurgan davranıp, ihtiyaçlarından fazla harcamada bulunmazlar. Aynı şekilde aileleri hakkında cimri davranıp, onların haklarını yerine getirmede ve onlara yetecek kadar harcamada kusurlu davranmazlar. Bilakis bu konularda en güzel davranıp orta yolu takip ederler ki; işlerin en hayırlısı orta yollu olanıdır. Ne o tarafta ne bu tarafta aşırıya gitmeyip, “Bu ikisi arasında dengeli bir yol tutarlar.” Nitekim Allahu Teâlâ şöyle buyurmaktadır: “Eli sıkı olma, ancak varını yoğunu da saçıp savurma! Yoksa kınanır, kaybettiklerine pişman olursun.” (İsra, 29) (7)
Allah Azze ve celle şöyle buyurmaktadır: “Akrabaya, yoksula ve yolda kalmış yolcuya hakkını ver; ama sakın malını israf ederek saçıp savurma! Çünkü saçıp savuranlar şeytanların kardeşleridir. Şeytan ise Rabbine karşı çok nankördür.” (İsra, 26-27). Bu ayeti kerimeler göstermektedir ki, ailelerine harcamalarında olsun, akraba ve yoksullara tasadduklarında olsun Mü’minler orta yolu tutarlar. Kendilerini muhtaç düşürecek ve başkalarına el açmalarına sebep olacak derecede aşırıya gitmezler. Bu şekilde aşırıya gitmelerinin kerih görüldüğü şüphesizdir. Ancak haram olan harcama ve infak; ma’siyette, fesatta ve hak olmayan yerlere yapılan harcama ve infaktır. İbni Mes’ud ve İbni Abbas şöyle demişlerdir: “Savurganlık, hak olmayan yerlere yapılan infaktır.” Mücahid dedi ki: “Malının tümünü (kendisi başaklarına muhtaç kalmamak şartıyla) hakta harcayan kimse, savurgan olmaz. Ancak malının az bir kısmını bile hak olmayan yerde harcarsa, bu savurganlık olur.” Katade dedi ki: “Savurganlık; ma’siyette, hak olmayan yere ve fesatta yapılan harcamadır.” (8)
İsrafın Çeşitleri
Muğire b. Şu’be dedi ki: “Rasûlullah sallallahu aleyhi ve sellem şöyle buyurdu: “Allah Azze ve Celle sizin için şu üç şeyi kerih görmektedir: dedikodu yapmayı, malı zayi etmeyi ve çokça soru sormayı…” (9) Bir önceki konuda geçen hadisi şerifte de yeme, içme, giyinme ve sadaka vermenin meşruiyeti için kibir ve israftan sakınılması şart koşulmuştu. Bu demektir ki, bütün bu hususlarda israf olabilir. İsrafın gerçekleşebileceği sahalar pek çoktur. Biz burada sadece örnek kabilinden bazı hususlar üzerinde duracağız:
İnsanların faydası için yaratılan malı haram ve ma’siyette kullanmak israftır ve haramdır. Aynı şekilde malı dini veya mübah olan dünyevi hiçbir fayda getirmeyecek şekilde harcamak da israftır ve haramdır. Örneğin; malı denize, kuyuya veya ateşe atmak ya da kendisinden faydalanılmayacak bir şekilde yırtmak, kırmak ve dökmek de haramdır ve israftır. Nitekim kapitalizm çarkına girmiş bazı üreticiler ve tüccarlar, piyasayı korumak ve malın değerinin düşmesine engel olmak için üretimin çok olduğu zamanlarda bu tür müsrifane ve sefihçe hareketler sergilemektedirler.
Cabir radiyallahu anhu dedi ki: “Rasûlullah sallallahu aleyhi ve sellem (yemek yedikten sonra) parmakların yalanmasını ve yemek kabının iyice temizlenmesini emretti.” (10) Başka bir rivayette Hazreti Peygamber şöyle buyurmuştur: “Şüphesiz ki şeytan, sizden birinin her işi esnasında onun yanında hazır bulunur. Hatta yemeği esnasında bile hazır bulunur. Bundan dolayı sizden birinin lokması düştüğünde onu alsın, üzerinde bulunan eziyet verici maddeleri giderdikten sonra onu yesin ve onu şeytana bırakmasın. Sizden biri yemeğini bitirdiği zaman da parmaklarını yalasın. Çünkü o, bereketin yemeğin hangi bölümünde olduğunu bilemez.” (11) Bu hadisi şeriflerde çok önemli bir noktaya işaret edilmektedir. İnsanın kişisel olarak az gördüğü ve zayi ettiği bir şey, bütün toplum açısından düşünüldüğü zaman dehşet verici miktarlara ulaşabilmektedir. Her bir ailenin zayi ettiği bir ekmek, bu şekilde cüz’i olarak düşünüldüğünde az görülebilir. Ancak bütün toplum güz önüne alındığında onlarca ton ekmek zayi edilmiş olabilir. Nitekim bizim ülkemizde günde beş milyon ekmek çöpe gitmektedir. Her bir insanın zayi ettiği bir pirinç tanesi, cüz’i olarak düşünüldüğünde az olabilir. Fakat bütün toplum düşünüldüğünde günde tonlarca pirinç zayi edilmiş olur. Böylece bu hadisi şeriflerin ne kadar büyük bir hikmete işaret ettiği anlaşılmış olur. İsrafa iyice bulaşmış ve zayi ettikleri nimetlerin farkında olmayan birtakım sefihler, bu hadisi şeriflerin hikmetini anlamayıp alaya alarak inkâr etme yoluna sapabilirler. İşte şeytanların kardeşleri bu gibi sefihlerdir.
Bir önceki konuda geçen hadisi şerifte ifade edildiği üzere tıka basa yemek de israftır. Ancak bu, yemeğin helal olması şartıyla haram değildir. Bedene ve akla zarar verdiğinden dolayı mekruh bir israftır. Asrımızdaki insanların hali düşünüldüğünde, bu israfın da ne kadar çirkin olduğu görülecektir. Zira insanların bütün derdi karınlarını tıka başa doldurmak ve yemek şehvetlerini tatmin etmek olmuştur. Öyle ki, dünyada mide kaynaklı pek çok hastalık yayılmıştır. Bir tarafta insanlar açlıktan ve yeterince beslenememekten hastalanıp ölürken, diğer tarafta başka insanlar da fazla yemekten ve oburca beslenmekten hastalanıp ölmektedirler.
Yazımızın başında da ifade edildiği gibi güç israfı, nesil israfı, ilmi israf, akıl israfı, mali israf, sıhhat ve afiyet israfı, vakit ve zaman israfı da asrımızda çokça görülen ve önemle üzerinde durulması gereken israf çeşitlerindendir. Bütün bunları kapsayacak şekilde denilebilir ki; Allah Azze ve Cellenin insana bahşettiği nimetleri, veriliş gayelerine uygun bir şekilde kullanmak orta yol olan iktisatlı davranmaktır. Fakat bu nimetleri, veriliş gayelerine aykırı bir şekilde kullanmak da fıtrata aykırı hareket etmek ve israf etmektir.
İsrafın Sebepleri
Bu derecede tehlikeli olan israf hastalığına yakalanmanın pek çok sebepleri bulunmaktadır. Biz, günümüzde sıkça rastlanan bir kaç sebebi üzerinde duracağız:
1- Sefihlik: Birçok insanda sefahet hastalığı israfın ortaya çıkmasına sebep olmaktadır. Sefihlik; kârını zararından ayırt edememek, neyin kendisi için faydalı ve neyin de zararlı olduğunu bilememektir. Sefihlik, özellikle malı kazanma hususunda yorulmamış ve bunun meşakkatini çekmemiş olan gençlerde sıkça görülmektedir. Hassaten kötü arkadaşlarının telkin ve teşvikiyle, babalarının bin bir türlü zorlukla kazanmış oldukları mallarını har vurup harman savurmaktadırlar. Bu hastalık özellikle zenginlerin, emirlerin, hocaların ve şeyhlerin çocuklarında görülmektedir. Allah Azze ve Celle bu tür sefihlere malın verilmemesi gerektiğini beyan ederek şöyle buyurmaktadır: “Allah’ın, hayatınızın dayanağı kıldığı, koruyasınız diye sizin idare ve emanetinize verdiği yetimlerin mallarını, birtakım aklı ermez, kar-zarar bilmez kişilere vermeyin; ama bu mallarla onları yedirip içirin ve giydirin. Onlara güzel söz söyleyin.” (Nisa, 5)
2- Gösteriş: Bu asır, tam anlamıyla bir gösteriş asrıdır. Başkalarının beğenisini kazanmak için türlü türlü rezaletler sergilenmektedir. Gösteriş için yapılan israfın haddi hesabı yoktur. İnsanların, belli makamlara gelebilmek için halkın gözünü boyamak ve onların beğenisini kazanmak amacıyla yaptıkları gereksiz harcamalar, şu anda mülteci konumuna düşmüş bütün Müslümanların ihtiyacını karşılayacak miktardan daha fazladır. Toplumları yönetenlerin bu müsrifçe tavrı, ister istemez toplumlarına sirayet etmiş ve gösteriş için israfta bulunma hastalığı her tarafa yayılmıştır. Özellikle de giyim alanında cinnet derecesinde bir israf işlenmektedir. Artık insanlar, kendilerini başkalarına beğendirmek için nasıl giyinecekleri ve daha nerelerini açacakları hususunda birbirleriyle yarışmaktadırlar. Bu savurganlık ve rezilce giyim tarzları, büyük felaketlerin habercisi gibidir. Çünkü bu rezilce durumlar, artık insanlarda olgun bir aklın kalmadığını göstermektedir.
3- Taklit ve Moda: Bu asır, özellikle kadınların ve gençlerin üzerinde kör taklitçiliğin, modanın hâkim olduğu bir asırdır. İnsanlar kâfirlere, fasıklara ve facirlere benzemek için mallarını israf etmekten çekinmiyorlar. Adeta bir maymun taklitçiliğiyle sporcuların, ünlülerin, şarkıcıların, film artistlerinin peşinden koşturup durmaktadırlar. İbretlik bir olaydır ki, Peygamberin emri ve sünneti olduğu için sakallarını bırakmayan birtakım sefihler, dizi artistlerine özenmek için göbeklerine kadar sakal uzatmaktadırlar. Sünnet olarak bırakılan sakalı hafife alan ve küçümseyen birtakım beyinsizler, fasık ve facirlere özenmek için göbeğe kadar uzanan sakalları medenilik alameti olarak saymaktadırlar! Bu da insanların akıldan ne kadar uzaklaştıklarını göstermektedir. Şunu kesin bir şekilde ifade edelim ki; kâfirlere, fasıklara ve ünlülere özenmek için yapılan harcama haramdır. İşte ayeti kerimede geçen: “Sakın malını israf ederek saçıp savurma! Çünkü saçıp savuranlar şeytanların kardeşleridir. Şeytan ise Rabbine karşı çok nankördür!” hakikati ve uyarısı tam da bu tür kişilere intibak etmektedir. Allah’ın emirlerine karşı lakayt ve duyarsız, fakat ünlüleri taklit etme ve modayı takip etme konusundaki şeytani tekliflere gayet itaatkâr olan bu kimselerin, şeytanların kardeşleri ve şeytanlardan olmaları gayet tabiidir.
4- Cehalet: Asrımızın en büyük hastalıklarından ve israfın da en önemli sebeplerinden biri de cehalettir. Dini konularda bilgisizlik tam bir şekilde topluma hâkim olmuştur. Diğer konularda olduğu gibi israf mevzusunda da büyük bir cehalet söz konusudur. İsrafın hakikati nedir, nelerin israf olduğu ve nelerin insanı israfa sevkedeceği hususlarında tam bir cehalet söz konusudur. Artık insanlar, haram yollarda ve ma’siyette yapılan harcamaların kesin bir şekilde israf olduğunu unutmuşlardır. Birçok insanın nazarında israf, salt dünyevi bir nazarla malın menfaatlerine aykırı bir şekilde harcanması olarak algılanmaktadır. Ya da nimetlerin kırılması ve dökülmesi gibi hususlardır. Bu da bu konu üzerinde ciddiyetle durulmasının gerekli olduğunu göstermektedir.
5- Tembellik: Özellikle bu son zamanlarda genç nesilde bir tembellik ve gevşeklik hastalığı zuhur etmiştir. Bu hastalığa yakalanan kimselerin, Yüce Allah›ın bahşetmiş olduğu nimetlerin kıymetini bilmeyeceği muhakkaktır. Böylece nimetlere karşı nankör ve savurganlıkta vurdumduymaz bir nesil yetişiyor. Değerli vakitlerini zayi eden, çalışıp kazanma nimetinin farkında olmayan ve bütün güçleriyle ömürlerini ve bütün imkânları tüketme yarışına girmiş tüketici bir nesil yetişiyor. Üretmeyen ve sürekli başkalarının ürettiklerini tüketen bir nesil! İşte bu son asırlarda İslam toplumlarının, batı toplumlarına mahkûm olmasının en büyük sebebi budur. Hâlbuki Yüce Allah şöyle buyurmaktadır: “İnsan için yalnız, çalışmasının karşılığı vardır.” (Necm, 39)
6- Din Zaafiyeti: Genel olarak bütün Müslüman toplumların ve özellikle de bizim toplumumuzun en tehlikeli hastalıklarından birisi de budur. Dine karşı lakayt davranma hastalığı… Dinden uzaklaşma neticesinde insanlar, şeytanların ağına düşmüşlerdir. Özellikle İblis›in has şakirtleri olan büyük patronların ve çok uluslu kapitalist şirketlerin oyuncağı haline gelmişlerdir. Artık ne yiyeceklerine, neyi içeceklerine, nasıl giyineceklerine, hangi aletleri kullanacaklarına ve neyi ne kadar izleyeceklerine bu şeytanlaşmış insanlar karar vermektedir. Bu da bütün toplumun israf bataklığına sürüklenmesine sebep olmuştur. Çünkü kapitalizm, azla yetinme, iktisatlı davranma, kanaatkâr olma ve sürekli aynı şeyi kullanmayı yasaklamıştır. Kapitalizm, kapitalistlerin daha çok kazanması için sürekli bir şekilde her şeyi yenilemeyi emretmektedir. Teessüf ki insanlar da bu yeni dinin yasaklarına ve emirlerine göre hayatlarını sürdürmeye razı edilmişlerdir.
7- Dünya Sevgisi: Ahirete imanları zayıflayan ve dine bağlılıkları gevşeyen insanlar da dünya sevgisi hastalığı ortaya çıkmıştır. Selefimiz tarafından “dünya sevgisinin, her hatanın başı olduğu” özellikle vurgulanmıştır. İşte dünya sevgisi, israf hastalığının da başıdır ve diğer bütün hastalıkların kaynağıdır.
İsraf Hastalığının Tedavisi
Bedeni hastalıklarla, kalbi hastalıkların tedavi yöntemi aynıdır. Hastalığın sebebi teşhis edildikten sonra, hastalığı tedavi etmek kolaylaşır ve hastalığın sebebi ortadan kaldırılarak şifa meydana gelmiş olur. Bedeni bir hastalığa yakalandıklarında hemen tasalanan ve tedavi olmak için doktordan doktora koşuşturan, fakat kalpleri ve ruhları müzmin hastalıklara yakalanmış olduğu halde umursamayan ve tedavi etmek için gayret sarfetmeyen insanların haline şaşmamak elde değildir.
İsraf hastalığının tedavisi, yukarıda izah edilen sebeplerinin izale edilmesiyle mümkündür. Bu hastalıklardan herhangi birine yakalanmış olan kimsenin samimiyetle ve azimle onu ortadan kaldırmaya çalışması gerekir. Bedeni bir hastalığın tedavisinde, sıhhat ve afiyet bulabilmek için tedavinin ve ilacın acılığına tahammül gösterildiği gibi; kalbi olan hastalıkların tedavisinde de ihlas/samimiyet, azim/irade, ilim ve amele ihtiyaç vardır. Yoksa bedeni bir hastalık kendi kendine geçmediği ve tedavi edilmediğinde bazen öldürücü olduğu gibi, kalbi hastalıklar da samimiyetle ve ciddiyetle tedavi edilmeyecek olursa, kalbin ve ruhun ölmesine ve ahirette şiddetli bir azaba sebep olur.
Gösteriş hastalığına yakalanmış olan kimsenin bilmesi gerekir ki, başkalarının beğenisini kazanmaya çalışmak bir şahsiyet eksikliği ve onur kırıcı bir zillete sebeptir. Allah Azze ve Celle’nin gazabını celbeden küçük şirktir. Riya ve gösterişin gailelerini ve tehlikeli sonuçlarını iyice öğrenerek bu hastalıktan sakınmak gerekir.
Taklit ve moda hastalığına yakalanmış kimsenin bilmesi gerekir ki, kâfirlere ve fasıklara değil imrenmek onlara buğz etmek gerekir. Zira düşmanına âşık olan ve hasmına imrenen kimse gerçekten zelildir. Böyle bir kimsenin Velâ/dostluk ve Berâ/düşmanlık akidesini öğrenmeye, kimi seveceğini ve kimden nefret edeceğini bilmeye şiddetle ihtiyacı vardır.
Cehalet hastalığı, ilim öğrenmekle; tembellik hastalığı, azim sahibi olup çalışmakla tedavi edilmelidir. Dini bağları zayıflayan kimsenin, hiç ertelemeden ve acilen bu bağını kuvvetlendirmesi ve Rabbine dönmesi gerekir. Bilinmesi gerekir ki, başımıza gelen bütün felaketlerin sebebi dinden uzaklaşmamızdır. Dünya sevgisi hastalığına yakalanmış olan kimsenin, dünyanın fani olduğu ve ahiretin baki olduğu inancını kalbinde kökleştirmeye çalışması gerekir.
Samimiyetle ve azimle hastalıklarını tedavi etmek isteyen ve israf hastalığından kurtulmak isteyen kimseye şu hadisi şerif üzerinde tefekkür etmesi yeterlidir: Ebu Berze el-Eslemi radıyallahu anhu dedi ki: Rasûlullah sallallahu aleyhi ve sellem şöyle buyurdu: “Şu hususlar kendisine sorulmadıkça hiçbir kulun ayakları Kıyamet gününde yerinden ayrılamaz/oynayamaz:
Ömrünü nasıl ve nerede geçirdin?
İlmin hususunda nasıl davrandın?
Malını nereden kazandın ve nereye harcadın?
Bedenini nasıl ve nerede çürüttün?” (12)

————————-

1. Buhari: 6412, İbni Abbas’tan
2. İbni Kesir, Tefsirü’l-Kur’ani’l-Azim 3/151
3. İmam Ahmed, Müsned: 2/181; Hakim, Müstedrek 4/135. Hasen bir hadistir.
4. Buhari: 52; Müslim: 1599
5. Tirmizi; 2380; İbni Mace: 3349; İmam Ahmed, Müsned 4/132. Hasen bir hadistir.
6. İbni Kesir, Tefsirü’l-Kur’ani’l-Azim 3/100.
7. İbni Kesir, Tefsirü’l-Kur’ani’l-Azim 4/609.
8. Bkz. İbni Kesir, Tefsirü’l-Kur’ani’l-Azim 4/138
9. Buhari: 1477; Müslim: 1715
10. Müslim: 2033
11. Müslim: 2034; Ebu Davud: 3845; Tirmizi: 1803
12. Tirmizi: 2417; Darimi: 537. Tirmizi dedi ki: Bu hasen sahih bir hadistir.