“Dağlar üzerine buğday dağıtın, Müslüman bir ülkede aç kuş kaldı denilmesin.”
“Benden size hakka muhalif bir emir ulaştığında onu yere çarpınız ve sadece hakka sarılıp tutununuz.”
(Ömer bin Abdülaziz)

Allah Onu Ümmete Hazırlıyor

Hz. Ömer radıyallahu anh her zaman olduğu gibi geceleri Medine’nin sokaklarında dolaşıyor ve insanların ihtiyaçlarını öğrenip gidermeye çalışıyordu.

Yürüyürken bir ara yoruldu ve bir evin yanında dinlenmek için durmuştu. Durduğu evden sesler yükseliyor. Konuşma gecenin bir yarısında bir anneyle kızı arasında geçiyordu. Koyunlarından bolca sağdıkları süte su katma hususunda konuşuyorlardı. Anne kızından süte su katmasını istiyor, böylece o günün ihtiyaçlarını tam olarak karşılayabilecekleri geliri elde edebileceklerini söylüyordu. Bu konuşma Ömer’in dikkatini çekti ve konuşulanlara iyice kulak kabarttı.

Anne kızına: “Kızım, süte biraz su katıştır.” dedi.
Kız: “Mü’minlerin emiri bize süte su katıştırmamızı yasakladığı hâlde süte nasıl su katarım?” diyerek annesinin bu isteğini yerine getirmeyi reddetti.
Anne: “Herkes süte su katıştırıyor, sen de katıştır. Hem biz süte su katıştırırsak Mü’minlerin emiri bunu nereden bilecek, bizi görmüyor ki…”
Kız: “Anneciğim, Mü’minlerin emiri bizi görmüyorsa da Mü’minlerin başkanının Rabbi bizi görüyor…!!”

Ömer’in gözyaşları sevinç ve gıptayla gözlerinden yanaklarına doğru süzüldü… Süratle mescide gitti… Cemaatle sabah namazını kıldıktan sonra yine aceleyle evine gitti. Oğlu Âsım›ı çağırdı. O ailenin durumunu araştırmasını istedi.

Âsım, anne ve kızı hakkında yeteri kadar bilgiyle babasına döndü. Mü’minlerin emiri, sabaha karşı kulak misafiri olduğu anne ile kızının konuşmalarını Âsım’a anlattı. Sonra ona çok arzulu ve istekli olduğunu ortaya koyarak: “Oğlum, git ve o kızla evlen…” dedi.

Âsım, o fakir, şerefli, takvalı kızla evlendi. Bu evlilikten bir kız çocukları dünyaya geldi. Bu kıza, “Leyla” adını verip, “Ümmü Âsım” lakabını koydular…

Ümmü Âsım, takva ve iffet üzere bir gençlik dönemi geçirdi. Nihayet Abdülaziz bin Mervan onunla evlendi… Bu evlilikten de 40 yıl sonra Ömer bin Abdülaziz dünyaya geldi…

Hayatı

Ömer b. Abdülaziz’in doğum tarihi kaynaklarda tam bir ittifak olmamakla birlikle 679 (h.63) senesidir. Doğum yeri olarak da muhtelif kaynaklar itibariyle Medine veya Mısır’ın Hulvan bölgesi zikredilmektedir.

Anne ve babası cömertlik, takva ve iyiliğiyle meşhurdur. Babası adalet, insaf ve merhamet sahibi bir idareci olan Mısır valilerinden Abdülaziz bin Mervan’dır. Annesi Hz. Ömer’in oğlu Âsım’ın kızı Leyla’dır. Ömer b. Abdülaziz aynı zamanda Emevî halifelerinden Mervân’ın torunudur.
Babasının söylediği şu sözler onun nasıl biri olduğunu özetler: “Rızkı verenin de vermeyip mahrum edenin de Allah olduğuna iman eden bir mü’minin, büyük mükâfat ve güzel sevaptan kendisini nasıl alıkoyduğuna hayret ediyorum.”

Babasının, Rabbi’ne karşı duyduğu korku ve ürpertiyi ölüm döşeğinde şöyle tarif etti:

“Keşke adı sanı bilinmez bir şey olsaydım… Keşke şu akarsuyun içinde akıp giden bir damla ya da Hicaz toprağında bir ot olsaydım…!”

Ömer bin Abdulaziz’in yaşadığı lüksü tarihçiler şöyle anlatır: “En pahalı, en gösterişli elbiseleri satın alıyor… Bir elbiseyi sadece bir kere, belki alçakgönüllülük gösterip iki kere giyiyor… Ondan sonra elbise onun gözünde eskiyor…! Parfümün kokusu, gittiği her mekanı hoş kokusuyla dolduruyor…”

İlmi Hayatı

Eğitimine Mısır’da babasının yanında küçük yaşta başlayan Ömer bin Abdulaziz, Kur’an ezberini tamamlamış tır.

Kendisi çocukluk döneminden şöyle söz etmiştir: “Medine’de çocuklarla beraber oynadığımı hatırlıyorum. Sonra bana ilim sevdirildi. Bunun üzerine kendimi ilme vererek, ihtiyacım olanı öğrendim.”

Babası Mısır’a vali tayin edildiği zaman o, ilme karşı duyduğu derin ilgiden dolayı babası ile Mısır’a gitmek istememiş ve şöyle demiştir: “Beni Medine’ye gönder. Oradaki fakîhlerden ders alırım. Onların ilim ve faziletlerinden istifade ederim.” (1)

Medine’ye ulaşınca Salih İbn Keysan’ın ders halkasına katıldı. Ayrıca sahabelerden Enes b. Malik’i ve Abdullah b. Ömer’i dinleme fırsatı bulmuştur.

Ömer b. Abdülaziz, Medine’de tahsiline devam ettiği sırada babası vefat etmişti (H. 85). Abdülmelik b. Mervan, onu kendi çocukları arasına almış ve onlardan biri gibi onunla ilgilenmişti. Abdülmelik, Ömer’i çok sevdiği için kızları içinde fazilet ve takva sahibi Fatıma ile evlendirmişti.

Valilik Dönemi ve Ümmetin Halifesi Olma Yolunda

Ömer bin Abdülaziz yirmi beş yaşındayken, Emevî halifesi Velid bin Abdülmelik onu Medine’ye vali yapmıştır.
Medine’de halk bu atama sebebiyle sevinmiş çünkü Abdülaziz’in oğlunun ahlâk ve yaşantısının güzelliği bilinen bir kişiydi.
Dillerde dolaşan faziletiyle, azledilmiş vali Hişam bin İsmail’in yerine Medine’ye vali oluyor. Hişam, zalim, geçimsiz, hırçın ve kötü birisi olması sebebiyle eleştirilen, hınç ve öfke duyulan biriydi.

Kendi yönetimini, devlet idaresinde bir model haline getirmeye başladı. Yönetim sınırları da her geçen gün genişlemeye başladı; Mekke, Medine, Taif ve çevresinin… Bütün Hicaz bölgesinin valisi oldu. Sanki takdir-i ilâhî, onun bu yönetim sürecini, yarına, Müslümanların halifesi olup, bir uçtan bir uca tüm İslâm coğrafyasının yönetimini üstlendiği güne sakladığı büyük ve ulvî görevin bir provası ve tecrübesi yapmak istiyor gibiydi.

Medine’deki valiliği sırasında diğer Emevi valilerinden farklı olarak ulemadan on kişilik bir danışman meclisi kurmuştur. Önemli kararlar vermeden önce bu meclise danışmıştır. Bu âlimlere şöyle hitap ediyordu: “Sizinle danışmadan ve İslamî hükmünü iyice ortaya çıkarmadan herhangi bir iş görmek istemem. Ayrıca memurlarımdan birinin zulüm ve haksızlığını görür veya işitirseniz mutlaka bana bildirmelisiniz.”

Âlimler, ondan önce vali ve âmirlerden mümkün olduğunca uzak duruyor, kendi esenlik ve huzurlarını böylece sağlamaya çalışıyorlardı. Onların çoğuna karşı sevgi ve saygı hisleri taşımıyorlardı. Ancak aynı âlimler, Abdülaziz›in oğluna derin saygı duymaya başladılar. Hatta o dönemin en önde gelen âlimlerinden biri olan Saîd bin Müseyyeb de bunlardan biriydi. Halbuki o, hayatı boyunca hiçbir zaman ne bir valiyi ne de halifeyi ziyaret etmeye yanaşmadığı gibi valileri karşılamayı ve onların meclislerinde bulunmayı dahi reddetmişti… İşte bu takva sahibi büyük âlim ağarmış saçlarıyla Ömer bin Abdülaziz ile görüşmek ve sohbet etmek için defalarca kere valilik sarayına gidip gelir.

Genç vali, halkın arasında adalet ve güveni yaygınlaştırmaya başladı. Onlara şefkat ve gönül huzurunun hazzını yaşatmaya başladı. Bunları ise, Emevîlerin gerdiği korku ve dehşet perdesini yırtıp, hak ve âdil sözü haykırarak ve döneminin tüm zulüm ve günahlarından kendini uzak tutup, bunların failleri olan zalimlere meydan okuyarak yapıyordu. Bu zalimlerin başında ise, Haccac bin Yusuf es-Sakafî (Haccac-ı zalim) geliyordu.

Bir gün Emevi Halifesi hac mevsiminde onun yerine Haccac’ı hac sorumlusu yaptı.

Haccac’ı bilen Ömer bin Abdülaziz, hemen Halife Velid bin Abdülmelik’e bir mektup göndererek ondan Haccac’a Medine’ye uğramamasını emretmesini istedi. Halbuki o bu sırada Emevî halifelerinin ve özellikle Velid’in Haccac’a ne kadar değer verdiğini çok iyi biliyordu. Yine bu girişiminin, gerektiğinde öç ve intikam alabilecek kuvvet ve nüfuza sahip olan Haccac’ın ona karşı tavır almasına yol açabileceğinin de farkındaydı.

Halife, Ömer bin Abdülaziz’in isteğini kabul ederek, Haccac’a bir mektup yazdı. Mektubunda şöyle diyordu: “Ömer bin Abdülaziz, bana bir mektup yazarak, senin Medine’ye, ona uğramamanı benden istedi. Senden hoşlanmayanlara sen de uğrama, Medine’den uzak dur.”

Tarihçiler onun valiliğinin ikinci yılında büyük bir kıtlık olduğunu bildirir.

O sene hac sorumlusu olan Ömer bin Abdulaziz, Mekke’ye varınca halkın büyük bir kuraklık ve kıtlıkla pençeleştiğini gördü. Derhal salih zatları ve seçkin âlimleri çağırdı, halktan da isteyenin kendilerine katılabileceğini söyledi… Hep birlikte Mekke’nin açık arazisine çıktılar.
Ömer bin Abdülaziz, topluluğa istiskâ (yağmur) namazını kıldırdıktan sonra Allah’a dua etmeye, yakarmaya başladı. Kendisi henüz yerinden kımıldamamıştı ki yağmur yağmaya başladı. İnsanlar, hiçbir bulutun olmadığı, pırıl pırıl masmavi gökyüzünün üstlerinde uzanıp durduğu bir vakitte bu yaşadıklarıyla şaşkınlık içinde kalakaldılar!

Mekke o sene, ender görülen bir bolluk ve berekete kavuştu…!!

Haccac, dönemin Emevi Halifesi’ne Ömer bin Abdulaziz’i Emevî halifelerini eleştirenleri ve onları kötüleyenleri engellemediği konusunda şikayette bulundu. Derhal Ömer bin Abdülaziz’i saraya çağırdı.

Halife: “Halifeleri eleştirip onlara söven kimse hakkında ne dersin?… Bu kimse öldürülmeli mi…?” diyerek, Ömer’in ağzını yokladı. Ömer bin Abdülaziz, susup, soruyu cevapsız bıraktı.

Onun bu tavrı, Halifeyi daha çok öfkelendirdi. Asık bir suratla sorusunu yineledi: “Halifeleri eleştirip onlara söven kimse hakkında ne dersin?!… Bu kimse öldürülmeli mi…?!”

Ömer bin Abdülaziz net bir tavırla cevap verdi: “Ey Mü’minlerin emiri! Bu kimse haksız yere birini öldürmüş müdür?”

Halife Velid, “Hayır. Fakat o kişi, halifelere sövmüş ve onların saygınlıklarını çiğnemiştir.» diye karşılık verdi.

Ömer, son derece sakin bir sesle: “Öyleyse halifelerin saygınlıklarını çiğnediği için cezalandırılır; ama öldürülmez…” dedi.

Ömer bin Abdülaziz, derhal cezalandırılacağı beklentisiyle halifenin huzurundan ayrıldı. Daha sonra o anki duygularını şu sözlerle anlattı: “Halifenin huzurundan ayrılırken, çevremdeki en küçük bir hareketin, Halifenin bana gönderdiği bir elçi olduğunu düşünüyordum…!”

Ardından şu tarihî sözünü söyledi: “Her bir ümmet, kıyamet günü günahlarıyla gelse, biz de sadece Haccac’la gelsek, bizim günahımız onların günahlarının toplamından kesinlikle daha ağır olur.”

Bu olaydan sonra Halife Velid, Ömer bin Abdülaziz’i Medine ve Hicaz bölgeleri valiliği görevinden hemen aldı. Yedi sene kadar valilik makamında kalmıştır. Daha sonra Medine’den ayrılıp Şam’a yerleşti.

Şam Günleri

Şam’a dönüşünden kısa bir süre sonra devlet ordusunun, sürekli olarak sınırlarda huzursuzluk çıkaran ve devlet için tehdit olmaya başlayan Doğu Roma İmparatorluğu ordusuyla savaş yapmak üzere hazırlık yaptığını gördü. Samimiyetle silahını kuşanıp, savaşa gidecek askerler arasında sıradan bir asker olarak yerini aldı. Bu savaştan ya zaferle ya da şehit olarak dönme beklentisi içindeydi…

Savaştan dönüyor… Kendini büsbütün fazilet ve takvaya adıyor…

Bir gün Halife Süleyman bin Abdülmelik, ordu karargâhlarına yaptığı bir teftişte Ömer bin Abdülaziz’i de yanında götürür.

Kalabalık bir asker topluluğunun önünde dururlar. Halife gururla, «Ömer, şu gördüğün topluluk hakkındaki düşüncelerin nedir?» diye sorar. Ömer şöyle cevap verir: “İnsanların birbirini yiyip, senin de bundan sorumlu olduğun bir dünya görüyorum.!”

Halife hiç beklemediği bu cevapla şaşkına döner. Konuşmasını sürdürerek şöyle der: “Şu gördüklerin seni şaşırtmış olmalı?”

Ömer: “Ben en çok Allah’ı bilip tanıdığı hâlde O’na asi olan, şeytanı bilip tanıdığı hâlde ona tâbi olan ve dünyanın gerçek yüzünü bildiği hâlde ona gönül verip meyleden kimseye şaşarım!”

Halifeliği

Dönemin halifesi Süleyman bin Abdülmelik bir gün hastalandı… Hastalanmadan önce yerine oğlu Eyyûb’u veliahd ilan etmişti fakat Eyyûb ölmüş, böylece veliahdlık makamı boş kalmıştı.

Süleyman bin Abdülmelik hastalıktan yatağa düşüp, bunun da ölüm hastalığı olduğunu anlayınca çocuklarının yüzlerini dikkatlice incelemeye başladı; onları bu görev için küçük buldu…

 Bu konuyu güvenilir danışmanı Recâ bin Hayve ile konuştu.

Recâ ona şöyle dedi: “Müslümanların başına salih bir adamı getirirsen, bu hem sana mezarında fayda verir, hem de âhiret hayatında sana şefaatçi olacak bir davranış olur.”

Bunun üzerine Halife Süleyman bin Abdülmelik: “Bu kim olabilir…?” diye sordu.

Recâ bin Hayve: “Ömer bin Abdülaziz…” karşılığını verdi.
Süleyman bin Abdülmelik kardeşlerinin hilafette hakkı olduğunu iddia edeceklerini ve buna bir çözüm önerisinde bulunmasını istedi. Vasiyet yazılacak ve vefat etmeden herkesten vasiyete uyması istenecekti.

Süleyman bin Abdülmelik son olarak şunu söyledi: “Ömer bin Abdülaziz’den sonra hilafet, tekrar kardeşlerine geçecektir.”
Recâ derhal planı uygulamaya geçirir… Halife ile birlikte halifenin vasiyetini yazarlar:

“Rahmân Rahîm Allah’ın adıyla.

Bu, Allah’ın kulu ve Halife Süleyman bin Abdülmelik’ten Ömer bin Abdülaziz’e yazılmış bir fermandır.

Ben kendimden sonra yerime onu (Ömer bin Adbülaziz’i)… ve ondan sonra da Yezid bin Abdülmelik’i halife olarak atamış bulunuyorum.

Onu dinleyin ve itaat edin. Allah’tan korkun…

Siz kendi aranızda ihtilaf ve çekişmeye düşmeyin ki, sizi çekemeyenler bunu fırsat bilip bir fena girişimde bulunmasınlar.”

Ardından Recâ bin Hayve, planın ikinci adımını uygulamaya koydu: “Emevî vali ve komutanlarını saraya davet ederek halifenin onlarla görüşmek istediğini bildirdi. Halifenin vasiyeti daha önceden yazılmış, katlanıp mühürlenmişti. Halife ve Recâ, halifenin sağlığında bu vasiyetin açıklanmaması ve içeriğinden hiç kimsenin haberdar edilmemesi hususunda anlaştılar.
Emevî vali ve komutanları halifenin çevresinde toplandılar. Halife, vasiyetinde ismini açıklayıp kendisinden sonra yerini alacak olan halifeye biat etmelerini emretti… Bazıları biat etmeden önce halifenin vasiyetinde geçen sonraki halifenin kim olduğunu öğrenmeye çalıştılar. Süleyman onları kınayınca hepsi de yeni halifeye biat ettiler. Sonra çeşitli tahmin ve zanna dayalı düşünceler içinde saraydan ayrıldılar.”

Bir gün Ömer bin Abdulaziz hasta halifeyi ziyaret etti. Halife onu karşılayıp şöyle dedi: “Ey Ömer…Ne zaman çok önemli ve hassas bir durumla karşı karşıya kalsam mutlaka aklıma sen geldin.”

Ömer bin Abdülaziz’in aklına takılan bazı şeyler oldu. Bunun üzerine halifenin huzurundan ayrılır ayrılmaz derhal Recâ bin Hayve’ye gitti. Ondan şu ricada bulundu: “Ey Recâ… Halifeyi ölüm döşeğinde gördüm… Mutlaka kendisinden sonra yerine geçecek halifeyi tayin etmek isteyecektir. O bu işte benim adımı anacak olursa Allah için senden, onu bu düşüncesinden vazgeçirmeni istiyorum… Yok, bu işte benim adım hiç geçmeyecek olursa da sakın beni ona hatırlatma…”

Bu sebeple Recâ üstün bir zekâyla görevini yerine getirip, ona şu cevabı verdi: “Çok uzak bir tahminde bulundun. Doğrusu, senin gerçeğe uzak böyle bir düşünce taşıyabileceğini sanmazdım… Abdülmelik oğulları, işlerine seni müdahil ederler mi zannediyorsun?”

Recâ bin Hayve bir gün hasta yatağında Halifeyi ziyaret etti. Onun ömrünün son anlarını yaşadığını gördü. Yakınına oturup, son nefesini verinceye kadar yanında kaldı… Cenaze işlemlerini yerine getirdi…

Yeni halifenin ilanı için şartlar uygun hâle gelinceye kadar müstakbel halifenin haberini gizledi.

Genel güvenlikten sorumlu olan Ka’b bin Hâmid el-Absî’ye birini göndererek, ondan halifenin ailesini toplamasını istedim. Bütün aile, Dâbık Mescidi’nde toplanınca onlara: ”Biat edin!” dedim.

Onlar: ”Daha önce biat ettik, şimdi bir kez daha mı biat edeceğiz?” dediler.

Ben de onlara, “Halifenin isteği böyle… Bu mühürlü vasiyette veliahdı olarak belirlediği kişiye biat edin…” dedim. Bunun üzerine tek tek biat ettiler. Onlar biat edip de ben işi sağlamca tamamladığıma karar verince onlara halifenin vefat haberini verdim… Ardından vefat eden halifenin vasiyetini okudum…”

Recâ bin Hayve, halifenin vasiyetini okuyunca Emevî vali ve komutanları duydukları isim karşısında şaşkına döndüler; ancak daha önce verdikleri biati de bozamadılar…

Ömer bin Abdülaziz de şaşakındı. Ardından Recâ bin Hayve’ye dönerek ona şöyle söylenir: ”Ey Recâ, Allah’ın adını anarak senden buna engel olmanı istememiş miydim?!”

Ertesi gün Halife Ömer bin Abdülaziz, Dâbık Mescidi’ne girince mahşeri bir kalabalıkla karşılaşır.

Derhal minbere çıkarak, kalabalığa bir konuşma yapar: “… Ben benim kişisel görüşüm ve düşüncem alınmadan, insanlara da danışılmadan bu göreve getirilmiş bulunuyorum… Bu sebeple, bana biat etmiş olanların biatlerini kendilerine iade ediyorum; kendinize başka birini seçin…”

Ancak insanlar: “Ey Halife, başkasını değil seni seçiyoruz!”

Halife Süleyman bin Abdülmelik’in cenazesinden dönüyor. Taziye evine gelir gelmez, yardımcısı Müzâhim’den derhal kâğıt ve kalem getirmesini istiyor…

Müzâhim kâğıt ve kalemi getiriyor… Yeni halife Ömer bin Abdulaziz, aşağıda isimleri geçen kişilere aceleyle birer ferman yazıyor:

“Mesleme bin Abdülmelik’e… Ordusuyla Kostantiniyye (İstanbul)›den geri dönmesini…

“Üsâme et-Tennûhî’ye… Mısır’ın vergi ve gelirlerini toplama görevinden azledilip, toplananların hesabını vermek üzere Medine’ye gelmesini…

“Yezîd bin Ebû Müslim›e… Afrika›daki görevinden azledilip, hesabını vermek üzere geri dönmesini… bildiriyor.

“Fermanların derhal ilgililerine ulaştırılmasını emrediyor…”

Emevî vali ve komutanları, gördükleri karşısında şaşkına dönmüşlerdir. Aralarında fısıldaşmaya, kendilerini şaşırtan ve canlarını sıkan bu olayı değerlendirmeye başlarlar: “İktidar için yanıp tutuşuyor… Sabahı dahi bekleyemiyor…”

Burada ismi geçen;

a) Mesleme bin Abdülmelik, Doğu Roma İmparatorluğu’nun başkenti İstanbul’u kuşatma altına alan büyük ordunun başkomutanı. Romalı komutan Yûn’un oyununa gelmiş ve kuşatma uzamıştı. Oyuna getirilmemiş olsaydı; kuşatma sonuç getirecek, şehrin kapıları Müslüman orduya açılacaktı. Onun bu hilesi sonunda güç acizliğe, zafer de hezimete dönüştü. Böylece Doğu Roma İmparatorluğunun orduları karşısında İslâm ordusu telef olmakla karşı karşıya kalmıştı. Ömer bin Abdülaziz henüz halife olmadan önce de bu uygulamayı eleştiriyor, halifeden ısrarla orduyu geri çekmesini istiyordu. Fakat yetkisi olmayanın görüş ve önerilerinin kıymeti de yoktu.

b) Üsâme et-Tenûhî’yi Mısır›ın vergi ve gelirlerini toplama görevinden azletmesidir. Çünkü Üsâme kabiliyetsiz, beceriksiz, merhametsiz, gaddar, cezalandırmada Allah’ın sınırlarını aşarak aşırıya giden, insanların ellerini kesen, hayvanların içlerine kurbanlarının organlarını doldurup, sonra onları timsahlara atan biri.

c) Yezîd bin Ebû Müslim›in Afrika’daki görevinden azledilmesi. O da merhametsiz, gaddar adamın biriydi. İnsanlara en ağır zulüm ve işkenceleri yapıyor ve bu hâldeyken onları izlemekten büyük haz alıyordu.

Bugün halife oluşunun ikinci günü…

Dışarıya adımını atar atmaz besili, süslenmiş, binicisi olmayan bir at duruyor. Bu at, halifenin binmesi için hazırlanmıştı. Gördükleri manzara hoşuna gitmemiştir. “Bu nedir? Bu üzerine asla binilmemiş bir attır; yeni bir halife seçildiğinde kortej için bu şekilde hazırlanır…”

Bunu duyan Halife Ömer yardımcısı Müzahim’e seslenir: ”Müzâhim! Bu atı devlet hazinesine kat…”
Sonra altın ya da gümüş işlemeli, kabartma süslü kaftanlar, gösterişli baş ve omuzları örten üstlükler getirilir. Halife Ömer yine sorar: ”Bunlar da nedir? Bunlar hilafet kaftanlarıdır… Her yeni halife bunları giyip, süslenir.”

Yine Halifenin sesi duyulur:”Müzâhim! Bunları da devlet hazinesine kat…”

İlk olarak halka kendisinden önceki raşid halifelerden aldığı şu nebevi çizgiyi hatırlatıyor: ”Ey insanlar! Allah’a itaat edene itaat etmek gerekir. Allah’a isyan edene itaat edilmez. Allah’a itaat ettiğim müddetçe bana itaat ediniz. Allah’a isyan ettiğim anda bana itaat etmeyiniz.”

Daha sonra Medine fakihlerinden Salim b. Abdullah b. Ömer b. El-Hattab’a mektup yazarak Hz. Ömer’in dönemindeki icraatlar hakkında bilgi vermesini rica etmiştir. Hz. Ömer dönemindeki uygulamaları örnek almış ve halka bunu uygulamıştır.

————————-

1. İbn Kesîr, el-Bidaye ve’n-Nihaye,IX,192-193