Âlemlerin Rabbi olan Allah’a hamd eder, Peygamber Efendimiz sallallâhu aleyhi ve sellem’e, onun pak olan âline ve ashabına, kıyamete kadar onların yoluna tâbi olan mü’minlere salât ve selam ederiz.
İmdi; Peygamber Efendimiz sallallâhu aleyhi ve sellem’in bizim üzerimizdeki en büyük haklarından biri de onun tertemiz ashabını ve pak olan arkadaşlarını tanımak, onlara muhabbet beslemek ve onlara hürmette asla kusur etmemektir. Onlar için Allah’ın rızasını ve mağfiretini talep etmek, bizim o güzide ashaba karşı en önemli sorumluluklarımızdandır. Çünkü bu din’i mübin’i İslam’ı Peygamber Efendimiz’den alarak, âzami derecedeki bir emanetçi titizliğiyle bizlere ulaştıran yegâne vasıta ve hakkın âdil şahitleri onlardır. İşte onların bu hassas konumları ve makamlarından dolayıdır ki, tarih boyunca kötü niyet sahibi olan paslı yürekler sürekli onlara kin gütmüş ve kem gözler sürekli onlara hasetle bakmıştır. Şu halde bu münafık ve zındıklara karşı sahâbe’i kirâmı savunmak, onların mis kokulu güzel hayatlarını ve hatıralarını her tarafa yaymak ve onlara âzami derecede muhabbet besleyip hürmette asla kusur etmemek biz Ümmet’i Muhammed’in en temel vazifelerindendir. Bu vazifeyi bir nebze olsun yerine getirmek için sahâbe’i kirâm hakkında bir takım önemli hususlara değinmeyi bir borç addediyoruz.

Sahâbî’nin Tanımı

Lugat bakımından sahâbî kelimesi, “sohbet” kökünden türemiş olup; herhangi bir miktar birliktelik ve arkadaşlık anlamına gelmektedir. Az veya çok biriyle birlikte olan ve onunla çok az da olsa arkadaşlık eden kimse için, onun sahibi denir. Buna göre Peygamber’in ashabı, mutlak olarak onun arkadaşları demektir. Bir ıstılah olarak sahâbî terimini Hafız İbni Hacer el-Askalanî şöyle tarif etmektedir: “Bu konuda vardığım en doğru sonuç şudur ki sahâbî; Hazreti Peygamber’le, ona iman ederek karşılaşan ve İslam üzere vefat eden (her mü’min) kişidir. Buna göre Hazreti Peygamber’le birlikteliği az ya da çok olan, ondan hadis rivayet eden veya etmeyen, onunla birlikte gazveye katılan veya katılmayan, onu bir kere görüp de kendisiyle oturamayan, körlük gibi engellerden dolayı kendisini göremeyen kimseler de sahâbî kapsamının içindedirler.” (1) Sahâbî terimi hakkında farklı tarifler yapılmış olsa da Hafız İbni Hacer’in bu tarifi cumhurun görüşü olup, tercihe şâyan olan tarif de budur.

Sahâbe Tabakaları

Bilinmesi gereken önemli bir husus da şudur ki, yukarıda kaydedilen tarife dahil olan herkese sahâbî denilse de ve Hazreti Peygamber’in sohbet ve arkadaşlığının yüce makamından dolayı onların hepsine muhabbet beslemek ve hürmette kusur etmemek gerekli olsa da; bütün sahâbîler aynı mertebede ve eşit derecede değildirler. Onlardan kimisi  İslam yolunda mallarını ve canlarını feda etmiş, Hazreti Peygamber’le gündüz ve gecesinde, savaşı ve barışında, orucu ve iftarında, şakası ve ciddiyetinde, cihadı ve menâsikinde beraber bulunmuş ve âdeta her şeylerini onun yoluna adamışlardır. Diğer bazıları da Veda Haccı’nda Hazreti Peygamber’i sadece bir kereliğine görme şerefine nâil olmuşlardır. Bu iki mertebe arasında daha pek çok tabakalar vardır. Örneğin; Mekke’de ilk olarak İslam’ı kabul edenler, Habeşistan muhacirleri, birinci Akabe ashabı, ikinci Akabe ashabı, Bedir ashabı, Hudeybiye’de Bey’atü’r-Rıdvân ashabı, Hudeybiye ile Mekke’nin Fethi arasında hicret edenler, fetih Müslümanları ve fetihten sonra Müslüman olanlar. Hiç şüphesiz ki bütün bunlar aynı derecede değillerdir. Nitekim Allah Azze ve Celle şöyle buyurmaktadır: “…Sizin fetihten önce (Allah yolunda) infak eden ve savaşanlarınız, (ötekilerle) eşit değildirler. İşte derece bakımından onlar, daha sonra infak eden ve savaşanlardan üstündürler. Allah, hepsine de en güzel mükâfatı (cenneti) vaad etmiştir ve Allah yaptığınız her şeyden hakkıyla haberdardır.” (Hadid; 10)
Ehli Sünnet’e göre ashab’ı kirâmın en faziletlileri sırasıyla Hulefâ’i Râşidîn olup, onlardan sonra cennetle müjdelenen “Aşere’i Mübeşşere”den olan diğer sahabiler gelmektedir. Hz. Ebû Bekir ve Hz. Ömer’in, ashab arasında en faziletli oldukları konusunda ne sahâbe ve ne de tâbiînden hiçbir kimse ihtilaf etmemiştir. Hz. Osman ve Hz. Ali’nin tafdili (hangisinin daha faziletli olduğu) hususunda ihtilaf olmuşsa da tercihe şâyan görülen Hz. Osman’ı takdim etmektir/öncelemektir. Allah Azze ve Celle ashab’ı kirâmın hepsinden razı olsun.

Kur’an-ı Kerim’de Ashâb’ı Kirâm’ın Adalet ve Fazileti

Sahâbe’i Kirâm, Peygamber Efendimiz sallallâhu aleyhi ve sellem’in sohbeti ile müşerref olmuş yüce bir makama sahiptirler. Bu makam, sadece onlara has olup çok yüce bir makamdır. Allah Azze ve Celle, Peygamber’ine iman etme, onu destekleme ve onunla birlikte İslam’ı yüceltmek hususunda onları seçmiştir. Bu büyük fazilet, derecelerine göre bütün ashabı kapsamaktadır. Onların fazilet ve adaletleri bizzat onları seçen ve Peygamber’ine arkadaş yapan Allah Azze ve Celle tarafından tescil edilmiştir. Bu konudaki pek çok ayet’i kerimeden birkaç tanesini arzedelim:

Allah Azze ve Celle şöyle buyurmaktadır: “Muhammed Allah’ın Rasûlüdür. Onun beraberindeki kimseler ise, kâfirlere karşı pek şiddetli ve kendi aralarında da pek merhametlidirler. Onları rukû edenler, secdeye kapananlar olarak görürsün. Allah’ın lütuf ve rızası peşindedirler. Yüzlerinde secde izinden nişane (alâmet)ler vardır. Bu, onların Tevrat’taki vasıflarıdır. Ve de İncil’deki vasıfları; filizini çıkarmış, onu kuvvetlendirerek kalınlaşmış, gövdesi üzerine doğrulmuş bir ekin gibidir ki bu, çiftçilerin hoşuna gider. (Allah böylece onları çoğaltıp kuvvetlendirmekle) kâfirleri öfkelendirir. Allah, iman eden ve sâlih ameller işleyen onlara mağfiret ve çok büyük mükâfat vaad etmiştir.” (Fetih; 29) Görüldüğü gibi Allah Azze ve Celle hem Tevrat’ta, hem İncil’de ve hem de Kur’an-ı Kerim’de ashab’ı kirâmı övmüş ve onların üstün niteliklerini ve faziletlerini tescil etmiştir. Aynı şekilde onların bu üstün nitelikleri, faziletleri ve kuvvetlerinin kâfirleri öfkelendireceğini de beyan etmiştir. İşte İmam Malik bu ayet’i kerimeden yola çıkarak ashab’ı kirâma buğzeden Râfizîleri tekfir etmiş ve şöyle demiştir: “Zira Râfizîler ashab’ı kirâma buğzetmekte ve onlara kin gütmektedirler. Her kim ashab’ı kirâma kin güdüp buğzedecek olursa, bu ayet’i kerimeden dolayı kâfir olur.” Bu konuda başka bazı âlimler de İmam Malik’e muvafakat etmişlerdir. (2)

Allah Azze ve Celle başka bir ayet’i kerimede şöyle buyurmaktadır: “Muhacir ve Ensar’dan İslam’a giren ilk öncüler ve de iyilik üzere onlara tâbi olan kimselerden, Allah razı olmuş ve onlar da Allah’tan razı olmuşlardır. Allah onlara, içlerinde ebedî olarak kalacakları, altlarından ırmaklar akan cennetler hazırlamıştır. İşte büyük kurtuluş budur. (Tevbe; 100) Bu ayet’i kerimenin tefsirinde İbni Kesir rahimehullâh şöyle demektedir: “Yüce Allah burada ilk öncüler olan Muhacir ve Ensar’dan ve iyilikle onlara tâbi olanlardan razı olduğunu haber vermiştir. Artık onlara buğzeden veya onlara söven ya da onlardan herhangi birine buğzedip söven kimselere veyl olsun! Özellikle de Hazreti Peygamber’den sonra sahâbenin efendisi, en hayırlısı ve en faziletlisi olan Sıddık’ı Ekber ve en büyük halife Ebû Bekir b. Ebû Kuhafe radıyallâhu anhu’ya buğzedenlere yazıklar olsun! Zira her hayırdan mahrum olan Râfizî taifesi, sahâbenin en faziletli olanlarına düşmanlık etmekte ve onlara buğzedip sövmektedirler. Bu onların akılları kıt ve kalpleri bozuk kimseler olduklarını göstermektedir. Allah’ın razı olduğu kimselere söven bu kişiler, Kur’an’a iman etmişler midir acaba?! Ehl’i Sünnet ise Allah’ın razı olduğu kimselerden razı olur, Allah ve Rasûlü’nün kötü gördüğü kimseleri kötüler, Allah’ın dostlarına dost, Allah’ın düşmanlarına ise düşman olurlar. Onlar bid’atten sakınıp (Peygamber’e) tâbi olur, kendi görüşlerine uymaktan kaçınarak (Kur’an ve Sünnet’e) uyarlar. İşte bundan dolayı da onlar Allah’ın kurtuluşa eren taraftarları ve mü’min kullarıdır.” (3)

Allah Azze ve Celle diğer bir ayet’i kerimede şöyle buyurmaktadır: “İman edip Allah yolunda hicret ve cihad eden (Muhacir)lerle, onları barındırıp yardımlarına koşanlar (Ensâr),  işte onlar gerçek mü’minlerin tâ kendileridir. Elbette onlara bağışlanma ve tükenmez rızık vardır. Sonradan iman edip, hicret eden ve sizinle birlikte cihad edenler ise, onlar da sizdendirler.” (Enfâl; 74-75)

Diğer bir ayet’i kerimede şöyle buyurmaktadır: “(Allah’ın verdiği bu ganimet mallar) yurtlarından ve mallarından çıkarılan, Allah’tan bir lütuf ve rıza dileyen, Allah’(ın dinine) ve Peygamber’ine yardım eden fakir Muhacirlerindir. İşte sâdık olanlar bunlardır. Bunlardan önce Medine’yi yurt edinmiş ve gönüllerine imanı yerleştirmiş olan kimseler, kendilerine hicret edip gelenleri severler ve onlara verilenlerden dolayı içlerinde bir rahatsızlık hissetmezler. Kendileri zaruret içinde bulunsalar bile onları kendilerine tercih ederler. Kim nefsinin cimriliğinden korunursa, işte onlar kurtuluşa erenlerdir. Kendilerinden sonra gelenler şöyle derler: “Rabbimiz! Bizi ve bizden önce iman eden kardeşlerimizi bağışla ve iman edenlere karşı kalplerimizde hiçbir kin bırakma! Rabbimiz! Şüphesiz ki Sen çok şefkatli, çok merhametlisin!” (Haşr; 8-10) Görüldüğü gibi Allah Azze ve Celle Müslümanları üç kısıma ayırmıştır: Muhacirler, Ensar ve onlardan sonra gelerek iyilikle onlara tâbi olan, onları sevip hürmet eden ve onlar için bağışlanma dileyenler. Bunun içindir ki İmam Malik bu ayet’i kerimeden, sahâbeye söven Râfizîlerin fey’ malında pay sahibi olamayacaklarını istinbât etmiştir. Çünkü onlar, Allah Azze ve Celle’nin sahâbeden sonra gelenleri kendisiyle methettiği niteliğe sahip değillerdir. (4) Hz. Âişe radıyallâhu anha da şöyle demektedir: “Muhammed’in ashabı için istiğfarda bulunmakla emrolundunuz, oysa siz onlara sövdünüz. Ben Peygamber’inizin şöyle buyurduğunu işittim: “Bu ümmet, sonu başına lanet etmedikçe helak olmaz.” (5)

Allah Azze ve Celle başka bir ayet’i kerimede şöyle buyurmaktadır: “Allah, ağacın altında sana biat eden mü’minlerden razı olmuştur. Allah onların gönüllerinden geçeni bildiği için onların üzerine huzur ve güven indirdi ve onlara yakın bir fetih verdi.” (Fetih; 18)

Bütün bu ayet’i kerimeler sahâbe’i kirâmın faziletini ve adaletini açık bir şekilde ortaya koymaktadır. Zira onların hakiki mü’minler, Allah yolunda hicret eden ve cihad eden sâdık kimseler, nefislerinin cimriliğinden korunarak kurtuluşa ermiş ve kendilerini aşmış kimseler olduklarını ve bu özelliklerinden dolayı da Allah’ı rızasına nâil olduklarını belirtmektedir. Bundan daha yüce bir makam ve daha değerli bir övgü düşünülebilir mi? Bu makama bizzat Allah Azze ve Celle şahitlik etmekte ve onların gönüllerinin tertemiz olduğunu açık bir şekilde belirtmektedir. Şahitliği Allah’tan daha büyük ve daha sağlam olan kim vardır?

Sünnet’i Seniyyede Sahâbe’i Kirâm’ın Fazilet ve Adaleti

Allah Azze ve Celle’nin seçtiği, terbiye ettiği, yücelttiği ve kendisine Kur’an-ı Kerim’i öğrettiği Peygamber Efendimiz sallallâhu aleyhi ve sellem de ashabına ilâhî vahyi öğretmiş, onları terbiye etmiş, Kur’an-ı Kerim’le onları eğitip ruhlarını ve nefislerini tezkiye etmiştir. Öyle ki, insanlık tarihi boyunca benzeri görülmeyen mübarek bir nesil ortaya çıkarmıştır. Bütün insanlık için ortaya çıkarılmış en hayırlı bir toplum olan ashab, Peygamber Efendimiz’in en önemli mucizelerinden biridir. Hazreti Peygamber’in başka bir mucizesi olmasaydı bile, mucize olarak sahabe nesli ona yeterli olurdu. İşte ashab’ı kirâmın bu yüce makamını en iyi bilen ve onları bizzat terbiye etmiş bulunan Peygamber sallallâhu aleyhi ve sellem de onlar hakkındaki şahitliğini îfa etmiştir. Böylece bizim onları sevmemizi ve onlara hürmette kusur etmememizi vasiyet etmiştir. Bu konudaki birçok hadis’i şeriften birkaç tanesi şöyledir:

Ebû Said el-Hudri radıyallâhu anhu dedi ki: Rasûlullah sallallâhu aleyhi ve sellem şöyle buyurdu: “Ashabımdan hiçbirine dil uzatmayınız. Hiç şüphesiz içinizden biri Uhud Dağı kadarınca altın infak etmiş olsa, bu onlardan birinin (infak ettiği) bir müdd’e hatta yarım müdd’e tekabül etmez.” (6) Bu hadis’i şerif açık bir şekilde göstermektedir ki, ashabtan birinin derecesine ulaşmak mümkün değildir. Zira bir kişi Uhud Dağı kadar altın infak etse bile onlardan birinin infak ettiği bir-iki avuçluk hurma kadar bile değerli olmaz. Daha sonra gelenlerden birine uzun bir müddet ömür verilip, bütün ömrünü ibadet ve taatte geçirecek olsa bile bu, ashab’ı kirâmdan birinin çok kısa bir müddet ibadet ve taatte bulunması ve Peygamber Efendimiz’in sohbetinde geçirmesinin değerinde olmaz. Bütün bunlar Peygamber sallallâhu aleyhi ve sellem’in yüce makamından dolayıdır. Çünkü nübüvvet nûrunu görmek mü’minin kalbine öyle bir işler ki, bütün hayatı boyunca taat ve istikamet üzere olmasını sağlayacak bir feyize mazhar olur. Sâlih, âlim ve fazilet sahibi biriyle karşılaşan ve onunla sohbette bulunan kimse, bu anı hayatı boyunca unutmaz ve sürekli bundan feyiz alırken; yaratılmışların en hayırlısı ve peygamberlerin efendisi Hazreti Muhammed Mustafa sallallâhu aleyhi ve sellem ile karşılaşanın hali nasıl olmalıdır? Nitekim Abdullah b. Ömer radıyallâhu anhuma şöyle demektedir: “Muhammed sallallâhu aleyhi ve sellem’in ashabına sakın sövmeyin. Hiç şüphe yok ki onlardan birinin bir saatlik makamı, sizden birinin ömrü boyunca amel etmesinden daha hayırlıdır.” (7)

İmran b. Husayn radıyallâhu anhu dedi ki: Rasûlullah sallallâhu aleyhi ve sellem şöyle buyurdu: “İnsanların en hayırlıları benim asrımda yaşayanlardır. Sonra onların ardından gelenler (tâbiîn), sonra da bunların ardından gelenler (etbâ’i tâbiîn)dir. Bu hayırlı asırlardan sonra, kendilerinden şahitlik istenmediği halde şahitlikte bulunan, ihanet eden ve kendilerine güven duyulamayan, adakta bulundukları halde yerine getirmeyen bir nesil gelecektir. Bu neslin en bâriz niteliği ise (tembellikten dolayı) şişmanlamalarıdır.” (8)

Ebû Mûsâ el-Eş’arî radıyallâhu anhu dedi ki: Peygamber sallallâhu aleyhi ve sellem şöyle buyurdu: “Yıldızlar semanın emniyetidir. Yıldızlar gitti mi, vaad edilen şey semaya gelir. Ben de ashabım için bir emniyetim. Ben gittim mi, onlara vaad edilen şey gelecektir. Ashabım da ümmetim için bir emniyettir. Ashabım gitti mi, ümmetime vaad edilen şey gelir.” (9) Bu iki hadis’i şeriften anlaşıldığı üzere bu ümmetin en hayırlı ve en adaletli nesli ashab’ı kiramdır. Daha sonra onların terbiyesinde yetişen tâbiîn ve bunların eğittiği etba’ı tâbiîn gelir. Bu üç nesil yalanın en az olduğu ve insanların kalplerinin en temiz olduğu dönemler olmuştur. Ashab’ı kirâm döneminde Kur’an ve Sünnet tam bir şekilde tatbik edilmiş, bid’atlerden uzak durulmuş ve kâmil manada bir saadet asrı yaşanmıştır. Bu saadet asrının son döneminde yavaş yavaş fitneler ortaya çıkmış ve ashab’ı kirâm azaldıkça fitneler ve bid’at olan görüşler de çoğalmıştır. Bu ümmet için bir emniyet vazifesi gören ashab’ı kirâmı sevmek ve onlara hürmet göstermek, bu ümmetin vazifesidir. Nitekim Abdullah b. Muğaffel radıyallâhu anhu’nun rivayet ettiği hadis’i şerifte Rasûlullah sallallâhu aleyhi ve sellem şöyle buyurmuştur: “Ashabım hakkında Allah’tan korkun. Benden sonra onları kendinize (tenkid oklarınıza) hedef edinmeyin. (Ve bilin ki) onları seven beni sevdiği için sever, onlara buğzeden de bana buğzettiği için buğzeder. Her kim onlara eziyet ederse, bana eziyet etmiş olur. Bana eziyet eden de Allah’a eziyet etmiş olur. Her kim de Allah’a eziyet ederse, Allah onu azabıyla kapıverir.” (10)

Peygamber sallallâhu aleyhi ve sellem’i severek ona iman eden mü’minler, onun arkadaşlarını da severler. Ancak Peygamber Efendimiz hususunda kalplerinde şüpheler taşıyan nifak ehli kimseler, onun ashabına buğzederler. Nitekim Enes radıyallâhu anhu dedi ki: Peygamber sallallâhu aleyhi ve sellem şöyle buyurdu: “İmanın alâmeti, Ensâr’ı sevmektir. Nifakın alâmeti de Ensâr’a buğzetmektir.” (11)

Selef’i Sâlihîn Nazarında Sahâbe

Kur’an ve Sünnet’i hayat rehberi olarak kabul eden ve hayatlarını Kur’an-ı Kerim ve Sünnet’i Seniyye’ye mutabık bir nizama sokan sahâbe, tâbiîn ve etbâ’i tâbiînden oluşan selef’i sâlihîn; yukarıda arzettiğimiz ayet’i kerime ve hadis’i şeriflere bütün benlikleriyle iman etmiş ve ashab’ı kirâmı sevmeyi, onlara hürmette bulunmayı ve onları örnek almayı din olarak benimsemişlerdi. Onlara göre istikamet üzerinde bulunmak ve sırat’ı müstakimden şaşmamak, ashab’ı kirâma tâbi olmakla orantılıydı. Zira sahabe nesli, bu ümmetin en hayırlı nesli olup; Peygamber Efendimiz’in bıraktığı apaydınlık yolun işaret taşları mesâbesinde idiler. İşte her namazda Allah Azze ve Celle’den, bizleri kendisine hidayet buyurmasını ve ölünceye kadar üzerinde sabit kılmasını talep ettiğimiz sırat’ı müstakim de onların bu yoludur. Çünkü onlar peygamberlerin izinden giden sıddıklar, şehidler ve salihlerden oluşan en mübarek bir nesildir.

Hasan-ı Basri anlatıyor: “Rasûlullah sallallâhu aleyhi ve sellem’in ashabından Âiz b. Amr radıyallâhu anhu, bir gün Basra valisi Ubeydullah b. Ziyad’ın makamına gitti ve ona: “Evladım! Ben Rasûlullah Efendimiz’i: “Yöneticilerin en kötüsü, yönettiklerine acımasız davranandır” buyururken duymuş bulunmaktayım. Sakın sen onlardan olma!” diye nasihat etti. Bunun üzerine vali Ubeydullah, Âiz radıyallâhu anhu’ya: “Otur hele! Sen, Muhammed aleyhisselam’ın ashabının sadece döküntülerinden birisin!” dedi. Bu defa Âiz radıyallâhu anh şöyle buyurdu: “Sahâbilerin döküntüsü mü vardı ki? O senin dediğin döküntü takımı ancak onlardan sonrakilerde ve hem de (senin gibi) onların dışındakilerde bulunmaktadır!” (12)

Evet, bütün ashab âdil, hayırlı, faziletli ve üstün nitelikli şahsiyetlerdi. Onlar arasında asla döküntü, değersiz, atılması ve terkedilmesi gereken ve elekte kalan bir kişi bile yoktu. Onların hepsi doğru yolu gösteren yıldızlar ve sırat’ı müstakimin yol işaretleri konumundaydılar. Bunun içindir ki sırat’ı müstakim üzerinde kalmak isteyenler, onların yolunu takip etmelidirler. Nitekim sahâbe’i kirâmı en iyi tanıyan ve kendisi de ashab’ı kirâmın önde gelenlerinden olan Abdullah b. Mes’ud radıyallâhu anhu şöyle buyurmaktadır: “Kim birilerini örnek alıp onların gidişatını izlemek isterse, Rasûlullah sallallâhu aleyhi ve sellem’in ashabını izlesin. Çünkü onlar, bu ümmetin kalpleri en temiz/iyi, ilmî açıdan en derinlikli, (yaşayışları) en külfetsiz, istikâmeti en sağlam, gidişatı en güzel ve mutedil olanlarıdır. Allah onları Nebi’sine sohbet arkadaşı olarak ve dininin ikâmesini/yerleşimini sağlamak için seçmiştir. O halde onlara ait bu üstünlükleri tanıyın ve izlerini takip edin. Zira hiç şüphesiz onlar, dosdoğru yol üzerindedirler.” (13)

Faziletli ameller sonraki nesillerde bölünmüş olduğu halde, sahâbe neslinde toplanmıştır. Onlar, sırat’ı müstakimde bulunmanın bütün gereklerini yerine getiriyor ve en faziletli amellerin hepsini kendilerinde bulunduruyorlardı. O mübarek neslin her bir ferdi âlim, âbid ve mücahid olma özelliğini taşıyordu. Onlar gece âbid, gündüz ise at sırtında mücahid idiler. Hâlbuki bu özellikler daha sonraki nesillerde bölünmüş; kimileri kendilerini ibadete adamış, bazıları kendilerini ilim yoluna adamış ve diğer bazıları da düşmana karşı savaşma yoluna kendilerini hasretmişlerdir. Bu itibarla sahâbe nesli, İslam toplumunun en güzel örneği ve İslamî bir medeniyetin en kâmil modeli olmuştur. Bundan dolayı da o mübarek neslin yaşadığı kutlu zaman dilimine “saâdet asrı” denilmiştir. Bu saâdet asrında yaşayan ve insanlık âlemi için ortaya çıkarılmış en hayırlı ümmet olma şerefine nâil olan o mübarek neslin fertlerinin şu dünya hayatına bakışını ve faziletli amelleri işlemek için yaşadıklarını resmetmek üzere Hz. Ömer radıyallâhu anhu’nun şu sözünü kaydedelim: “Şayet üç şey olmasaydı, dünyada kalmak istemezdim: Eğer Allah yolunda cihad etmesi için bir ordu hazırlamak, gece boyunca ibadet etmek ve güzel hurmanın seçildiği gibi güzel/hikmetli sözleri seçen bazı kimselerle (ilmî müzakere yapan âlimlerle) oturmak (ve ilim müzakeresi yapmak) olmasaydı; şu dünyada kalmak istemezdim.”

Aynı şekilde sahâbe zamanında doğmuş, tâbiîn neslinin ileri gelen âlimlerinin dizinin dibinde yetişen ve etbau’t-tâbiîn neslinin en büyük âlimlerinden İmam el-Evzâi şöyle demektedir: “Rasûlullah sallallâhu aleyhi ve sellem’in ashabının beş özelliği vardır: Cemaati iltizam/tercih etmek (vahiy öncelikli yaşamak), sünnete ittibâ etmek, mescidleri imar, Kur’an tilâveti ve Allah yolunda cihad etmek.” (14)

Sahâbe neslini bize tanıtan ve o muhterem insanların ortak özelliklerini belirleyen bu veciz söz, aynı zamanda kâmil bir İslam toplumunun özelliklerini de ortaya koymaktadır. Çünkü ashâb’ı kirâmda bulunan bu özellikleri en fazla hayatlarına hâkim kılan Müslüman toplum, sırat’ı müstakimde bulunan ve İslam medeniyetini en kâmil şekliyle temsil eden İslam toplumu olmayı hak etmiş demektir.

İşte bütün bunlardan dolayı tarih boyunca sahâbe neslini örnek alan, Kur’an-ı Kerim ve Sünnet’i Seniyye’yi önceleyen Ehli Sünnet ve’l-Cemaât ashab’ı kirâmı sevmeyi, onlara hürmette kusur etmemeyi ve onlar arasında cereyân eden olumsuz olaylar hakkında sükût etmeyi itikadî esaslardan kabul etmişlerdir. Zira sahâbeyi sevmek dindir.

Sahâbe’i Kirâm’ı Haksız Yere Tenkid Edenler Kimlerdir?

Beyan edildiği üzere Ehli Sünnet ve’l-Cemaât sahâbe’i kirâmın fazilet ve adaletini benimsemiş ve bunu itikad kitaplarında tescil etmişlerdir. Bunu da Allah Teâlâ’nın yüce Kitab’ında, Rasûlullah sallallâhu aleyhi ve sellem’in Sünnet’i Seniyye’sinde ve selef’i sâlihinin onlar hakkındaki şahitliklerinde onları tezkiye etmelerine; Allah ve Rasûl’ünün onlardan razı olmalarına dayandırmışlardır. Ancak bütün bunlar hevâ ehli olan bid’atçilerin, gizli ajandaları bulunan münafık ve zındıkların hoşuna gitmemiştir. Bu kimseler her zaman başta sahâbe’i kirâm olmak üzere samimi mü’minleri eleştirmiş ve onları itibarsızlaştırmaya çalışmışlardır. Henüz asr’ı saâdette bile münafıklar sürekli samimi mü’minlere ta’n etmek için fırsat kollamışlardır. Buldukları en küçük fırsatta ashâb’ı kirâmın şeref ve itibarlarını ağızlarında sakız etmeye çalışmışlardır. Nitekim bu konuda Allah Azze ve Celle şöyle buyurmaktadır: “Sadakalar hususunda mü’minlerin gönüllü (bolca) verenlerini çekiştiren ve ancak güçlerinin yettiği kadarını bulup getirenleri alaya alanları Allah gülünç kılmıştır ve elbette onlara çok acı bir azap vardır.” (Tevbe; 79)

Bu münafıkların mesleğini, daha sonraları İslam ümmetinin içine sızan Yahudi, Hıristiyan ve Mecusi asıllı olup ihtidâ etmiş gibi gözüken dönmeler sürdürmüşlerdir. Kandırıp saptırdıkları hevâ ehli pek çok kimseleri de bu tuzaklarına düşürmeyi başarmışlardır. Bunların temel amacı Kur’an-ı Kerim’in açıklamış olduğu İslam’ın temel prensiplerini tahrif etmek ve gerçek anlamlarından saptırmaktır. Allah Azze ve Celle Kur’an-ı Kerim’i korumayı tekeffül ettiği ve Kur’an-ı Kerim tevâtür yoluyla sonraki nesillere ulaştığı için, direk buradan işe başlamaya cüret edememişlerdir. İlk önce Kur’an ve Sünnet’i sonraki nesillere aktaran ve kıyamete kadar gelecek olan ümmetin nesilleriyle Peygamber sallallâhu aleyhi ve sellem arasında tek vasıta olan sahâbe’i kirâmı ta’n etmeye başlamışlardır. Bu konuda sahâbenin değerini, fedakârlık ve üstünlüklerini takdir edemeyen Rafîziyye, Hariciyye, Mu’tezile, Kaderiyye ve Cehmiyye gibi hevâ ehli olan bid’at fırkaları âdeta birbirleriyle yarışmışlardır. Bu konuda en büyük payı da günümüze kadar sahâbeye ta’n etmeyi ve onlara lanet okumayı dinlerinden bir parça gibi gören sapkın Râfizî/Şîa taifesi almıştır. Bu fırkalara mensup olan kimseler, yazmış oldukları tarih kitaplarına sahâbe neslini kötü gösteren pek çok uydurma hikâyeler uydurmuş ve yerleştirmişlerdir. Öyle ki Şîa fırkası, tarih boyunca insanlık âleminin en âdil, en doğru sözlü, en insaflı, en faziletli, ilim hususunda en hırslı, birbirlerine iyilik ve ihsanda bulunma hususunda en samimi ve bütün faziletlerde öncü olan o mübarek nesli; en zalim, en yalancı, en insafsız, faziletten en uzak, en cahil, takiyye yaparak birbirlerine iyilik yapar gibi gözüküp birbirlerinin kuyusunu kazan ikiyüzlü ve hain bir insan topluluğu şeklinde tasvir etmişlerdir. Hâlbuki böyle bir şeyi ahmak bir insan bile iddia etmeye cüret edemez. Bunlara söylenecek en güzel söz, Allah’ın şu sözüdür: “Mü’min ve mü’mineleri yapmadıkları şey yüzünden incitenler, elbette bir bühtan (ağır iftira) ve apaçık bir günah yüklenmişlerdir.” (Ahzâb; 58)

Bunların dışında son asırlarda Yahudi ve Hıristiyan müsteşrikler ve bu oryantalistlerin kitaplarından ilham alan, Ehli Sünnet’in içine sızmış cahil ve sapık bazı kimseler bu bayrağı dalgalandırmışlardır. Bütün bunların açık veya gizli bir takım hedefleri vardır. Açık olan hedeflerinden biri, sahâbeyi ta’n ettikten sonra onların şahitlik yaptığı ve naklettikleri Sünnet’i Seniyye’yi devre dışı bırakmaktır. Bundan sonra Kur’an-ı Kerim’in itikâdî ve amelî prensiplerini hevâlarına uygun bir şekilde tahrif etmektir. Bu konuda nisbî bir başarı sağlamış ve pek çok kimseyi saptırmışlardır. Bunlar hakkında Ebû Zür’a er-Razî’nin şu sözü ne kadar yerindedir: “Eğer, Hazreti Peygamber’in sahâbilerinden birini ayıplayan herhangi bir kimse görürsen bil ki o zındıktır. Zira Hazreti Peygamber haktır, Kur’an haktır, getirdiği şeyler de haktır. Bütün bunları bizlere iletenler ise hiç şüphesiz sahâbilerdir. Sözkonusu zındıklar ise Kitab’ı ve Sünnet’i yok etmek amacıyla bizim şahitlerimizi (ashâb’ı kirâmı) cerh ederler. Öyle ise o zındıkları cerhetmek, daha evlâdır.” (15)

Bütün bu zındıklara ve onların sırtlarını dayamış oldukları Yahudi, Hıristiyan ve müşrik efendilerine rağmen Allah Azze ve Celle dinini korumuş ve kıyamete kadar da koruyacaktır. Allah’ın Kitab’ını ve Rasûlullah’ın Sünnet’ini muhafaza etmekte emeği geçen bütün sahâbe, tâbiîn, etba’ı tâbiîn ve kıyamete kadar iyilikle bunlara tâbi olan Ehli Sünnet ve’l-Cemaât âlimlerinden Allah razı olsun!

————————-

1. İbni Hacer, el-İsâbe: 1/4
2. İbni Kesir Tefsiri: 5/642
3. İbni Kesir Tefsiri: 3/434
4. İbni Kesir Tefsiri: 6/174
5. Sahih bir hadistir. Beğavî Tefsiri: 4/321
6. Buharî: 3673;  Müslim: 2541;  Ebû Dâvûd: 4658;  Tirmizî: 4198
7. İsnadı kuvvetlidir. İbni Mâce: 162
8. Buharî: 2651;  Müslim: 2535;  Ebû Dâvûd: 4657;  Tirmizî: 2371
9. Müslim: 2531
10. İsnadı Zayıf bir hadistir. Tirmizî: 4200;  İmam Ahmed, Müsned: 16803
11. Buharî: 17;  Müslim: 74
12. Müslim, İmâre: 23 (1830);  İmam Ahmed, Müsned: 5/64
13. İbni Abdilberr, Câmiu’l-İlm ve Fadlihî: 2/119
14. İbni Hibban, Sahih: 1/166;  Fesevi, Tarih: 2/391
15. Hatib el-Bağdadî, el-Kifâye: 1/176