Bir toplumdaki gençler ile değişecektir her şey. Bir toplumdaki gençlik fesada uğramışsa tüm toplum fesada uğramış demektir. Bu durumu çok iyi bilen fesat salanlar gençlerimizin zihinlerini rablerinden uzaklaştırmakta ve derin bir uyku içine sokmaktadırlar. Allah ashabı Kehfi uyutarak fesattan kurtarırken, zalimler, koltuklarının bekçiliğini yapanlar ise gençleri uyutarak fesada uğratmaktadırlar

(Ey Muhammed!) Yoksa sen Kehf ve Rakîm ashabının delillerimiz arasında hayret edileceklerden olduklarını mı sandın? Hani o gençler mağaraya sığınmışlardı da: “Rabbimiz! Bize nezdinden bir rahmet ver ve işimizde bize doğru olanı kolaylaştır” demişlerdi.

Bunun üzerine biz de nice yıllar onların kulaklarını mağarada tıkadık (uyuttuk.)

Sonra iki fırkadan hangisinin kaldıkları süreyi daha iyi hesapladığını ortaya çıkarmak için onları uyandırdık.

(Ey Muhammed!) Biz sana, onların haberini dosdoğru olarak anlatıyoruz. Şüphesiz ki onlar Rablerine iman etmiş gençlerdi. Biz de onların hidayetlerini artırmıştık. Onlar (zalim hükümdarın karşısına) dikilip şöyle dediklerinde biz onların kalplerini pekiştirmiştik: “Bizim Rabbimiz, göklerin ve yerin Rabbidir. Biz O’ndan başka hiçbir ilâh, asla çağırmayız. Yemin olsun ki biz o takdirde haktan çok uzak bir şey söylemiş oluruz.”

“Şunlar bizim kavmimiz, Allah’tan başka ilâhlar edindiler. Onların ilâh olduğuna dair apaçık bir delil getirseler ya! Allah’a karşı yalan uydurandan daha zalim kim olabilir?”

(Birbirlerine şöyle demişlerdi:) “Mademki onlardan ve Allah’tan başka taptıkları şeylerden uzaklaştınız; o halde mağaraya sığının. Rabbiniz, rahmetinden size genişlik versin ve işinizde size faydalı olanı hazırlasın.”

(Sen) güneş doğduğu zaman mağaralarından sağ tarafına kaydığını, battığı zaman da onları soldan makaslayıp geçtiğini görürdün. Onlar mağaranın geniş bir yerinde bulunuyorlardı. İşte bu, Allah’ın delillerindendir. Allah kimi doğru yola iletirse doğru yola erişen odur. Kimi de saptırırsa sen onun için doğru yolu gösterecek bir mürşit bulamazsın.

Sen onların uyanık olduklarını sanırdın. Hâlbuki onlar uyuyanlardı. Biz, onları sağa sola çeviriyorduk. Köpekleri de mağaranın girişinde iki kolunu uzatmış haldeydi (yatıyordu.) Eğer onları görseydin, elbette ki sırtını dönüp kaçardın. Onlardan dolayı için korkuyla dolardı.

İşte (mağarada ne kadar kaldıklarını) birbirlerine sormaları için biz, onları uyandırdık. İçlerinden biri: “Ne kadar kaldınız?” dedi. Onlar da: “Bir gün veya günün bir bölümü kadar” dediler. (Sonra) Şöyle dediler: “Ne kadar kaldığınızı Rabbiniz daha iyi bilir. Şu gümüş parayla birinizi şehre gönderin. Yiyeceklerin hangisi daha iyi ve temiz baksın, ondan size rızık getirsin. Fakat nazik davransın, sakın sizi kimseye sezdirmesin.”

“Şüphesiz ki onlar şayet sizi ele geçirirlerse, taşlayarak öldürürler veya kendi dinlerine döndürürler, o zaman siz ebediyen kurtuluşa eremezsiniz.”

Böylece onların bulunmasını sağladık ki Allah’ın (diriltme) vaadinin mutlaka hak olduğunu ve muhakkak ki kıyamet de asla şüphe olmadığını (insanlar) bilsinler. Hani onlar (Ashâb-ı Kehfi bulanlar) aralarında meselelerini tartışıyorlardı. “Bunların üzerine bir bina yapın” demişlerdi. Rableri onları daha iyi bilendir, onların söz sahipleri de: “Mutlaka onların üzerlerine bir mescit edineceğiz” demişlerdi.

“Onlar üç kişidir, dördüncüleri köpekleridir” diyeceklerdir. “Onlar beş kişidir, altıncıları köpekleridir” diyeceklerdir. Bu gayba taş atmaktır (görünmeyen hakkında atıp tutmaktır.)” “Onlar yedi kişidir, sekizincileri köpekleridir” diyeceklerdir. De ki: “Rabbim onların sayısını daha iyi bilendir. Zaten onları ancak çok az kimse bilir. O halde onlar hakkında (Kur’an’ın zikrettiği şekliyle) açık tartışmadan başka bir tartışma yapma. Onlar hakkında bunlardan (ehli kitaptan) hiçbir şey sorma.

Hiçbir şey hakkında sakın: “Ben bunu yarın mutlaka yapacağım” deme.

“Ancak Allah dilerse” (yaparım de.) Unuttuğun zaman Rabbini an ve “Umarım Rabbim beni bundan daha doğru olana iletir” de.

Onlar mağaralarında üç yüz yıl kaldılar. Buna dokuz yıl daha ilave ettiler. 

De ki: “Onların ne kadar kaldıklarını Allah daha iyi bilendir. Göklerin ve yerin “gaybı” (gizliliklerini bilmek) ancak O’na aittir. O ne acayip görür ne acayip işitir. Onların ondan başka hiçbir dostu yoktur. O hiçbir kimseyi hükmüne ortak etmez. [1]

Putperest olan Roma İmparatoru’nun akrabalarının da aralarında olduğu bir grup genç, gizlice tebliğ ve davet görevini sürdüren Müslümanlardan (Hz. İsa’ya tabi olanlar) etkilenerek iman ettiler. Bu gençlerin soydaşları; Allah’ın hiçbir delil indirmemesine rağmen Allah’ın otoritesinden bir başka otoriteyi benimsemişler, Allah’tan medet ummaları gerekirken kendilerine bile fayda vermeyen geçmiş dönemlerde yaşamış liderlerin ya da Salih insanların ve yahut ta kendi uydurdukları varlıklara bel bağlamışlardır. Hâlbuki Allahtan başka bir şahsın, kurumun, heykelin, vs. rızasını ve sevgisini kazanmaya çalışmak ve medet ummak şirktir. Şirk ise Allah’ın af etmeyeceği bir günahtır. İşte böyle cahil, Hanif dinden uzaklaşmış, hevaları ile beraber birçok şeyi ilah edinmiş bir toplum içinden birkaç genç çıkarak Allah’ın otoritesi karşısında hiçbir kuvvetin ve hükümranlığın olamayacağını haykırmıştır. Öncelikle Müslüman olduklarını saklamışlardır. Bu saklamak hakkı gizlemek değil tehlike geçene kadar kimliklerini gizlemek demektir. Bu durum ise Müslümanlar arasında düşmanlara karşı tedbirli davranmayı ve tehlike esnasında gizli hareket etmeyi göstermektedir. Ancak gençlerin halinden haberdar olan Kral, gençleri karşısına çıkarmıştır. Bazı sorular sorarak inançlarını öğrenmiştir. Gençler sorulan sorulara doğru cevaplar vererek zor durumda bile olsa dik durmayı başarmışlardır. Kral önce çok sinirlenip onlara ceza verecekken birkaç gün düşünmeleri için bir fırsat vermeyi uygun görmüş. Kraliyet ya da devlet çevresinden iman eden gençlerin cezalandırılması durumunda halkın ilgisi gençlere ve onların iman ettikleri dine yönelecekti ki, bu istenmeyen bir durumdu. Bu meselenin dışarıya yansımadan sert tedbirlerle çözülmesi gözdağı, baskı ve işkence kral için daha uygun bir yöntem olarak görülmüştür.

Gençlerin sisteme, düzene, sömürü çarkına, hevalar toplumuna imanlarını sağlamak daha büyük bir başarı olacaktır. O zamanlar iman edenlere devlet çok büyük cezalar vermekteydi. İman eden birçok insan zulme maruz kalmış veya ağır işkenceler altında şehit edilmişlerdi. Fakat bu defaki tehlike Kralın yakın çevresinde baş göstermişti. Böylesi kişilerin iman etmesi ise insanlarda daha büyük bir müspet etki bırakacaktır. Düşünün ki İngiltere kraliyet ailesinden İslam’a iman eden prenslerin çıkmasını bugünün medya organları tarafından son dakika olarak yayınladıklarını hesap edersek büyük bir etki olacaktır. Böylelikle din araştırılacak ve toplum böylelikle dönüşüme uğrayacaktır. Bu zalimlerin, Kralların, tagutların istemedikleri bir şeydir. Bu yüzden kral gençlere bir hak daha tanıyarak belki dininden dönerler diye beklemiştir. O sırada gençler, artık dönüşü olmayan bir yola girdiklerini ya dinlerinden dönecekler ki bu hiç akıllarına gelmeyen seçenekti ya da kralın karşısına çıkıp imanda sebatlarını yüzüne haykıracaklardır. Zaten bunu yapmalarına hiçbir mâni yoktur. Çünkü ‘Onların kalpleri metin kılınmış” idi. Bu sebatkâr tavırları ile kralın onlara sorduğu sorulara sözü evirip çevirmeden “Bizim Rabbimiz, göklerin ve yerin Rabbidir. Biz, O’ndan başkasına ilah demeyiz yoksa saçma sapan konuşmuş oluruz” demişlerdi. Önlerindeki diğer seçenek ise o mekândan hicret etmekti. Aralarındaki istişareler sonucunda o memleketten çıkmaya karar verdiler. Onlar Allah’ın hükümlerinin uygulanmadığı, Allah’ın haklarının insanlar tarafından başka varlıklara ithaf edildiği, Allah’ın emirlerinin günlük hayatlarında bir zemin oluşturmadığı sapkın putperest bir toplumda yaşamaktan imtina etmişledir. Bu yüzden Allah’ın rahmetine ulaşmak adına Allaha hicret etme kararı almışlardır. Onlar öyle yiğitler ki, Allaha ortak koşan bir toplumdan Allah’ın rahmetine koşmuşlardır.

Böylelikle onlar, Allah hakkında yalan uydurup çeşitli putlara tapan ve bunların Allah katında önemli sayan bir kavmin dinini terk ettiler. Rivayetlere göre Efesliler diğer putperestler gibi birçok puta tapıyorlardı. Şehrin en büyük putu ise ay tanrısı Diana diye isimlendirilen puttu. [2]

Gençler dinlerinin tehlikede olduklarını bildiklerinden tehlike geçene kadar yani Allah onlara bir çıkış kapısı gösterene kadar mağarada kalmayı düşündüler. Gençler mağaraya girdikten sonra sığındıkları rabbi onlara rahmetini indirerek 300 küsur yıl onları uyuttu. Allah’ı tanımayan bir topluluk için Allah’ın ne denli kudret sahibi olduğunu gösteren bir mucizedir. Allah bu mucizeyle hem onları düşmanlarından korudu hem de onları sapkın bir toplumdan çıkartıp aldı. Şeyh Seyyid Kutup bu durumu tefsirinde şöyle açıklamıştır:

“Tasvirli, son derece ilginç ve hayret verici bir sahnedir bu. Bu sahnede kelimeler aracılığı ile gençlerin mağaradaki durumları aktarılıyor. Oradaki görüntüleri yansıtan hareketli bir film şeridi gibi… Mağaranın üzerine güneş doğuyor ama güneşin ışınları mağaranın içine sızmadan sanki bilinçli olarak yana sapıyor. Ayetin orijinalinde geçen «sapıyor» ifadesi hem içerdiği anlamı tasvir ediyor hem de eylemde bir iradenin söz konusu olduğunu yansıtıyor. Güneş batarken de ışınları onların sol taraflarına kayıyor. Onlarsa, mağaranın geniş tabanına dağılmış durumdalar.

Bu hayret verici sahnenin izleyiciye aktarımı tamamlanmadan önce, onların bu durumları üzerine bir yorum yapılıyor. Bu da uygun bir zamanda, hikâyelerin akışı içinde kalpleri istenen noktaya yöneltmek amacı ile yer alan Kur’an’a özgü yorumlardan biridir.

“Bu olay Allah’ın mucizelerinden biridir.”

Onların mağaranın içinde bu durumda olmaları; güneş ışınlarından etkilenmemeleri, güneş ışınlarının sadece yakınlarından geçmesi, ayrıca onların bulundukları yerde ölmeden, ama hareket de etmeden öylece kalmaları Allah’ın mucizelerinden biridir.

“Allah kimi doğru yola iletirse o doğru yolu bulur. O kimi saptırırsa sen ona, doğru yola iletici bir önder bulamazsın.”  [3] Gençler uykudan uyanınca ne kadar süre kaldıklarını tespit etmeye çalıştılar fakat kalınan süreyi belirleyemediler. Karınları acıktığından aralarından birini gizlice şehre yiyecek alması ve onların çıkışından sonra şehirden kendileriyle ilgili bilgi edinmesini de söylediler. Özellikle şehirden yiyecek alacak kişiye de öğüt vererek helal ve temiz olanlardan getirmesini istediler.

Mü’min gençlerden biri yanına aldığı gümüş sikkelerle çok dikkatli bir şekilde şehre girdi. Eğer Kral ve adamları kendisini tanırsa büyük işkencelere uğrayacağını biliyordu. Fakat şehre indiğinde şehrin tamamen değiştiğini gördü… Böylece oradaki insanlar gençlerin durumlarını öğrendiler ve şu ayetle de beyan edildiği gibi onlara bazı hakikatler de gösterilmiş oldu. “Allah’ın vadinin hak olduğunu, kıyametin şüphe götürmez olduğunu bilsinler.” 

Gençlerin uyandıktan sonraki durumlarını yine şeyh seyyid kutup tefsirinde şöyle aktarmaktadır:

“Bu şekilde biz, yılların geçtiğinden, zaman çarkının döndüğünden, kuşakların artarda geçip gittiğinden, bildikleri şehrin özelliklerinin değiştiğinden, benimsedikleri inanç hesabına korktukları yöneticilerin tarihe gömüldüklerini görüyoruz. Yine biz, zalim kralın baskısından kaçıp dinleri uğruna mağaraya sığınan genç arkadaşlarının hikâyesinin kuşaktan kuşağa aktarıldığından, bu gençler hakkında, inançları hakkında, ortadan kaybolmalarından itibaren geçen dönem hakkında birbiriyle çelişen çeşitli söylentilerin dilden dile dolaştığından habersiz bu gençlerin, korkarak gelecek tehlikelerden sakınarak aralarında konuştuklarını seyrediyoruz.

Burada yeni bir sahneye açılmak üzere bu sahnenin perdeleri indiriliyor. İki sahne arasında Kur’an’ın akışından neler olup bittiği anlaşılan bir boşluk bırakılıyor.

Ayetlerin akışından o gün şehir halkının mü’min olduklarını anlıyoruz. Çünkü şehir halkı, gençlerden birinin yiyecek almak amacıyla şehre inmesinden ve halkın onun eski zamanlarda dinleri uğruna kaçıp saklanan gençlerden biri olduğunun farkına varmasından sonra bu mü’min gençlere büyük saygı gösterisinde bulunuyorlar.

Şehre yiyecek getirmesi için gönderdikleri arkadaşları gelip şehri terk etmelerinin üzerinden çok uzun bir zaman geçtiğini, çevrelerindeki dünyanın artık değiştiğini, daha önce karşı çıktıkları, aynı şekilde görmeye alışık oldukları şeylerden eser kalmadığını, kendilerinin asırlar önce yaşamış bir kuşağa mensup olduklarını, insanların nazarında ve duygularında şaşkınlık uyandıran garip insanlar olduklarını, kendilerine normal insanlar gibi davranmalarının mümkün olmadığını, kendilerinin mensup oldukları kuşağa bağlayan tüm yakınlıkların, ilişkilerin, duyguların, gelenek ve alışkanlıkların mevcut olmadıklarını, kopmuş olduklarını, kendilerinin canlı birer hatıraya benzediğini, anlattığı zaman bu gençlerin içine düştüğü dehşeti yaşadıkları büyük şaşkınlığı düşünmek de bize kalıyor. Nitekim yukarıda saydığımız nedenlerden dolayı, içine düştükleri dayanılmaz dehşetten dolayı yüce Allah onlara merhamet ediyor, canlarını alıp onları kurtarıyor.

Biz bütün bunları düşünürken Kur’an’ın akışı diğer bir sahneyi, onların can vermelerinin sahnesini sunuyor. Bu sırada insanlar mağaranın dışında, hangi dine bağlıydılar? Onları nasıl sonsuza dek koruyacaklar? Hatıralarını gelecek kuşaklara nasıl aktaracaklar? diye birbirleriyle çekişiyorlar. Ayetlerin akışı doğrudan doğruya bu şaşırtıcı olaydan çıkarılması gereken ibret derslerine işaret ediyor. [4]

Sonuç olarak ashabı Kehf kıssasındaki gençler her zamanda ve devirde yaşamaktadırlar. Ancak sapmış olan toplumlar onları eski köye yeni adet getiren gençler olarak nitelemektedirler. Hâlbuki eski köye yeni adet getirmediklerini anlamaları için akıllarını ve kalplerini devreye sokarak anlayabilirlerdi. Ama ne yazık ki her zaman ve mekânda dünyevileşen insanoğlu her zaman kendisine hakkı getiren insanları çarkına çomak sokan, toplum içine fitne sokmaya çalışanlar olarak görmektedirler. Çünkü menfaatleri çerçevesinde bunu yapmaları gerekmektedirler. Çünkü az bir pahaya ahiretini satmışlardır. Anlamak yerine taşlamaya şartlanmışlardır. Çünkü değişimden korkmaktadırlar. Sus ağzımızın tadını kaçırma şimdi derler. Oysa ağızlarının tatları gün gelecek gerçekten kaçacaktır ama o zamanki pişmanlık nafiledir. Onlar rablerine gerçekten gönülden iman etmiş gençlerdir. La ilahe illallah kelimesi gençlerin dilleri, amelleri, fedakârlıkları ile yücelecektir. Rasulullah zamanında da yine gençler vesilesiyle davaya taze kan pompalanmış ve gençlerin fedakârlıkları ile zaferleri Allah nasip etmiştir. Bir toplumdaki gençler ile değişecektir her şey. Bir toplumdaki gençlik fesada uğramışsa tüm toplum fesada uğramış demektir. Bu durumu çok iyi bilen fesat salanlar gençlerimizin zihinlerini rablerinden uzaklaştırmakta ve derin bir uyku içine sokmaktadırlar. Allah ashabı Kehf’i uyutarak fesattan kurtarırken, zalimler, koltuklarının bekçiliğini yapanlar ise gençleri uyutarak fesada uğratmaktadırlar. Bu kıssa bize yaşın bir öneminin olmadığını, önemli olan şeyin Allah’a olan bağlılık derecesi olduğu göstermektedir. Ayrıca bu imanla nasıl dik durulacağını ve dik duruş ile Allaha nasıl hicret edileceğini anlatmaktadır. Hicret edildiğinde Allah’ın kendisi için fedakârlık yapan kullarını nasıl koruyacağını bizlere bildirmektedir. Zamanın ve mekânların sahibinin Allah olduğunu ve ölümden sonra nasıl diriltileceğimizin açık delillerini bize rabbimiz bildirmektedir. Her şeyin bir gün yok olacağının ve yok olmadan Allaha doğru adım atmanın gerekliliğini bize bildirmektedir. Allaha koşun; günahları bırakarak rahmet dolu mağaranıza, evinizin bir odasına veya başka bir beldeye… Önemli olan mekân değil Allah’ın rahmetine kavuşulmasıdır.

O gençlerden sonra insanlar onların hayatlarına, yaşadıklarına ve fedakârlıklarına bakmak yerine kaç kişi olduklarıyla ilgilenmişlerdir. Allah Teâlâ insanların hep boş işlerle uğraştıklarını kendilerine yarar dokunacak yerleri ise görmediklerine dikkat çekmektedir. O zamanın insanları şimdikiler gibi onların anısına anıtlar dikmek için uğraşarak uyudukları mekânları kutsallaştırmaya çalışmışlardır. Hâlbuki kutsal olan uyudukları mekân veya kaç kişi oldukları değil, kutsal olan davaları ve davaları uğruna harcadıklarıdır.

 

[1]. Kehf, 9-26

[2]. Tefhimu’l Kur’an, Kehf sûresi

[3]. Fi’zilal’il Kuran, Kehf sûresi

[4]. Fi’zilal’il Kuran, Kehf sûresi