Âlemlerin Rabbi olan Allah Azze ve Celle’ye hamd olsun. Peygamber Efendimiz’e, onun âline, ashabına ve kıyamete kadar ona tâbi olan mü’minlere salât ve selam olsun.

İmdi; insanın hakkı reddetmesinin en önemli sebeplerinden biri de asabiyet duygularıdır. Asabiyet, insanın bâtılda ısrar etmesine ve kibirlenerek hakkı reddetmesine sebep olur. Asabiyet, insanın zulmeden kavmine yardımcı olmasına ve körü körüne ataların yoluna tâbi olmasına sebep olur. Bu kötü durumdan ve helak edici akıbetten sakınmak için asabiyetin mahiyetini ve sebeplerini iyi bilmek ve bu müzmin hastalıktan sakınmak gerekir. İşte biz de bu makalemizde bu konunun üzerinde durmaya çalışacağız. Allah Azze ve Celle, Ümmet’i Muhammedi her türlü asabiyet duygularından muhafaza eylesin!

1- Asabiyetin Mahiyeti ve Hakikati Nedir?

Asabiyetin en güzel tarifi, cahiliyye araplarının şu sözü olsa gerektir: “Zalim de olsa mazlum da olsa kardeşine/kavmine yardım et.” Burada dikkat çekilen husus, yardımın ve arka çıkmanın sebebinin akrabalık olması ve aynı kabileye mensup olunmasıdır. Yardım edilmesi talep edilen kişinin zalim ya da mazlum olması ikinci derecede önemli kabul edilmiştir. Asıl önemli görülen husus ise, aynı kabileye/kavme mensup olan kişilerin mutlak olarak birbirlerine yardım etmeleri gerektiğidir. İşte aile, kabile, aşiret, kavim, ırk, toprak, vatan, grup, parti ve benzeri her türlü bağı; haklı mı haksız mı, zalim mi mazlum mu olunduğunu göz önünde bulundurmaksızın mutlak olarak yardım etmenin sebebi görmek asabiyettir. Bu nazarla içinde yaşadığımız dünyaya bakınca, insanlık âleminin asabiyet duygularının mahkûmu ve esiri haline geldiğini görürüz. Özellikle de insanlık tarihi boyunca ortaya çıkan şirk ve küfür düzenlerinin en yaldızlısı ve en karanlığı olan demokrasi düzeninin kabul görmesi ve siyasi partilerin ortaya çıkması, tam anlamıyla bir partizanlık ve tarafgirlik akımını meydana getirmiş ve asabiyet duyguları her yeri kuşatmıştır. Birbirleri ile rekabet halinde olan bu partilerin taraftarları için yardım etmenin esası, haklı olmak ya da mazlum durumda bulunmak değil parti bağıdır. Bu da kabileciliğin modernize edilmiş şeklidir.

Özetle söylemek gerekirse şayet yardım etmenin ve destek vermenin temelinde kan bağı, toprak ve vatan bağı, aidiyet ve parti bağı, grup ve cemaat bağı, mezhep ve meşrep bağı hakkın önüne geçirilecek olursa ve hakka karşı öncelenecek olursa; orada asabiyet var demektir. Buna göre faşist, ırkçı ve milliyetçi hareketler asabiyetin zirvesine çıkmış hareketlerdir.

Ancak yardım etmenin ve destek olmanın İslam’daki ölçüsü, haklı olmak ve mazlum konumda bulunmaktır. Bu ölçüyü göz önünde bulundurmak kaydıyla insan kendi yakınlarına ve kavmine yardım edip destek verebilir. Burada önemli olan onların yakınlığı değil haklı ve mazlum olmalarıdır. Şayet haksız ve zalim iseler, onlara yapılacak yardım onların zulmüne engel olmaktır. Nitekim Hz. Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem bu konudaki cahiliyye döneminin zalimce kanununu değiştirerek, İslami dönemin âdil kanunu yapmıştır. Enes radıyallahu anhu dedi ki: Rasûlullah sallallahu aleyhi ve sellem şöyle buyurdu: “Zalim de olsa mazlum da olsa kardeşine yardım et.” Bunun üzerine: “Ey Allah’ın Rasûlü! Mazlum olunca tamam ona yardım ederiz; peki zalim olunca ona nasıl yardım edelim?” diye sordular. Şöyle cevap verdi: “Onun ellerinden tutarak onu zulümden vazgeçirirsiniz.” (1)

Vasila b. Eska’ der ki: Hz. Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem’e: “Asabiyet nedir ey Allah’ın elçisi?” diye sordum. Şöyle buyurdu: “Zulüm üzere kavmine yardım etmendir.” (2)

2- Asabiyetin Sebepleri Nelerdir?

Hiç şüphesiz ki asabiyet duygusunun pek çok sebepleri vardır. Bunlardan en önemli olanları özetle açıklayalım:

1- Cehâlet: Asabiyet duygusunu besleyen en önemli kaynaklardan birisi cehâlettir. Zira câhil olan kişiler ve toplumlar, hakkı bilmedikleri için haklıyı haksızdan ayırdedemezler. Hakkın mizanı olan Kur’an ve Sünnet’ten bîhaber olduklarından dolayı da dostluk ve düşmanlıklarını hevâları üzerine bina ederler. Böylece gerçek dostlarını düşman, hakiki düşmanlarını da dost olarak görebilirler ya da onlara bu şekilde gösterilir. Böyle toplumlarda ırkçılık, milliyetçilik, vatancılık, halkçılık, bayrakçılık ve devletçilik düşünceleri olumsuz bir şekilde çok çabuk yayılma gösterir. Hak ölçüsü gözardı edilerek mutlak bir şekilde bu tür milli ve vatanî mefhumlar geliştirilerek bunlara sahip çıkılır. Şu anda bütün dünyada geçerli olan değerler bu tür milli söylemlerdir. İslam toplumlarında bu milli söylemlere, halkı galeyana getirmek için biraz da dini söylemler karıştırılmaktadır. Ancak asıl olan yine milli söylemlerdir. Zira yasalar dine ters olduğu ve laik bir düzende yaşanıldığı sürece dini söylemler sadece söylemde kalmaya ve çıkarcı bir zihniyetle kullanılmaya mahkûm kalırlar.

2- Kibir: Hadis’i şerifte tarif edildiği üzere kibir; “hakkı reddetmek ve insanları küçümsemektir.” Soylarını daha asil ve toplumlarını daha uygar ve medeni gören kişiler ve topluluklar da kibir hastalığına yakalanmışlardır. Çünkü bunlar, başka kavim ve milletleri hakir görür ve onların her türlü hukukunu inkâr ederler. Başkalarının haklarını çiğnemekte birbirlerine yardımcı olur ve bunu kendileri için bir hak olarak görürler. Eski ve yeni tüm cahilî sistemlerin ve cahiliyye toplumlarının ortak özelliği işte budur. Modern cahillere göre bir yahudi veya bir hıristiyan ya da batılı bir insan diğer insanlarla eşit değildir. Bu hususta özellikle batılılar tam bir kibir sarhoşluğu yaşıyorlar. Daha önceleri “bir Alman cihana bedeldir” şeklinde olan cahiliyye sözünü, bizim buralarda yaşayan cahiller “bir Türk cihana bedeldir” şeklinde çevirmişlerdi. Teessüf ki şu anda bütün dünyada kibir ve gurur kaynaklı olan dini, etnik bir asabiyet hüküm sürmektedir. Ancak Allah Azze ve Celle’nin merhamet ettiği hak ehli Müslümanlar hariç…

Bu konuda şu hadisi kaydetmek faydalı olur: Ebû Hureyre radıyallahu anhu dedi ki: Rasûlullah sallallahu aleyhi ve sellem şöyle buyurdu: “Allah Azze ve Celle sizden, cahiliyye kibir ve gururunu ve atalarla övünme huyunu artık gidermiştir. (İnsanlar) ya takva sahibi bir mü’min veya bedbaht bir fâcirdir. Sizler Âdem’in evlatları olup Âdem de topraktandır. Bazı kişiler, artık cehennem kömürü olmuş bir takım topluluklarla övünmeyi ya bırakırlar; ya da bu kişiler, Allah Azze ve Celle’nin katında burnuyla pislik sürten böcekten daha değersiz olurlar.” (3)

3- Kişileri Kutsamak: Asabiyeti besleyen en önemli bir damar da kişileri kutsamak ve ataların yoluna körü körüne bağlanmaktır. Herhangi bir kişiyi -ne isim altında olursa olsun- kutsayan kimse, mutlak olarak ona bağlanır ve bu bağlılığında mutaassıb davranır. Peygamberlerin hak davetlerine muhatap olan kavimler, genellikle atalarına olan bağlılıklarını öne sürerek asabiyet göstermiş ve hakkı reddetmişlerdir. Nitekim Allah Teâlâ şöyle buyurmaktadır: “Onlara: “Allah’ın indirdiğine uyun” denildiğinde; “Hayır, biz atalarımızı üzerinde bulduğumuz şeye uyarız” dediler. Şayet ataları hiçbir şeye akıl erdiremiyor ve doğru yolu bulamıyorlarsa da mı?” (Bakara; 170) İslam tarihi boyunca ortaya çıkan siyasi ve itikadi bid’at fırkalarının hastalığı da budur. Hatta bu hastalık nadiren de olsa yer yer Ehli Sünnet ve’l-Cemaat dairesinde bulunan dört fıkıh mezhebinin tâbilerine de sirâyet etmiştir. Bu tür mezhebi bir taassuptan şiddetle sakınmak gerekir.

4- Tarafgirlik: Bundan maksadımız şudur ki, biz insanlar bütün peygamberlere -onlardan birini diğerinden ayırdetmeksizin- iman etmekle memuruz. Yahudi ve hıristiyanların yaptığı gibi peygamberlerden bazılarını inkâr etmek için diğer bazılarına tarafgirlik göstermek ve bu şekilde onların arasını ayırmak asabiyettir. Aynı şekilde Allah’ın indirmiş bulunduğu bütün kitaplara -tahrife uğramamış asli şekliyle- iman etmemiz emredilmiştir. Bu kutsal kitapları birbirinden ayırmak ve bazılarını inkâr etmek için diğer bazılarına tarafgirâne bir tavır sergilemek asabiyettir. Yine Kur’an ve Sünnet’i bir bütün olarak kabul etmemiz emrolunmuştur. Kur’an ve Sünnet’te bir tenâkuz varmış gibi davranarak bir kısmını reddetmek için diğer bir kısmına sarılmak da asabiyeti meydana getirir. Bütün bid’at fırkalarının hastalığı bu olup, bid’atlerine asabiyet derecesinde bağlanmışlardır.

Diğer taraftan ashab’ı kiram topluluğu, bir bütün olarak bizim için örnek toplumdur. Onları da birbirinden ayırarak bazılarını sahiplenmek adına diğer bazılarını tekfir ve tefsîk etmek de galiz bir bid’at ve çirkin bir asabiyettir. Haricilerin ve rafizilerin asabiyeti gibi…

Hülasa; hakkın bir bölümünü reddetmek için diğer bir bölümüne sarılmak ve tarafgirâne bir davranış içerisine girmek fırkalaşmaya ve grup asabiyetine sebebiyet vermektedir. Bu kötü akıbetten kurtulmanın yegâne çaresi hakkı bir bütün olarak kabul etmektir.

5- Kalbin Kasveti: Şüphesiz ki taassubun, bağnazlığın, hakkı reddetmenin, halkı hakir görmenin en önemli bir sebebi kalplerin kasvetli olmasıdır. Öyle ki kalp kaskatı kesildiği zaman, hakkı gizler ve reddeder. Hevâsının esiri ve arzuların kölesi haline gelir. Katı kalpli insanlardan her türlü asabiyet sâdır olur. Hakka karşı yumuşamayan ve Allah’ın kullarına merhamet göstermeyen katı kalpler, en vahşice asabiyet örneklerini sergileyebilir. Bu hususta insanlık âleminin en katı kalplileri olan İsrailoğulları hakkındaki şu ayet’i kerimeler üzerinde düşünmek faydalı olacaktır: “Sonra bunun ardından da kalpleriniz kaskatı kesildi. Onlar taşlar gibi veya daha beter katı oldular. Şüphesiz taşlardan öylesi vardır ki, ondan nehirler fışkırır. Yine muhakkak onlardan öylesi de vardır ki, yarılır ve ondan su çıkar. Yine elbette onlardan öylesi vardır ki, Allah korkusu ile yukarıdan aşağı düşerler. Allah, yaptıklarınızdan habersiz değildir.”

Onların, size inanacaklarını mı umuyorsunuz? Oysa onlardan bir fırka, Allah’ın kelamını dinliyorlardı da iyice anladıktan sonra onu bile bile tahrif ediyorlardı.
“İman edenlerle karşılaştıkları zaman: ‘iman ettik’ derler. Birbirleriyle başbaşa kaldıkları zaman da: “Allah’ın size açıkladıklarını Rabbinizin katında aleyhinize delil olarak kullansınlar diye mi onlara söylüyorsunuz? Hiç akletmiyor musunuz?” derler. Bilmezler mi ki; şüphesiz Allah onların gizlediklerini de bilir, açığa vurduklarını da.” (Bakara; 74-77)

3- Asabiyetin Kötü Akıbeti

Asabiyet düşüncesinin hem bu dünyada akıbeti vahim ve hem de ahirette akıbeti çok kötüdür.
Bu dünyadaki akıbeti zillet, meskenet, bölünüp parçalanmak ve düşmanların kolayca yutabileceği küçük lokmalar haline gelmektir. Çünkü düşmanın en derin tuzaklarından birisi de “böl, yönet” taktiğidir. Dolayısıyla her türlü asabiyet özellikle de milliyetçilik asabiyeti, düşmanın içimize attığı bir zehirdir.
Ahiretteki akıbeti daha tehlikeli ve daha acıklıdır. Zira ırkını, kavmini ve vatanını din yerine ikame eden, dostluk ve düşmanlık mefhumunu bunlar üzerine bina eden, bunlar için savaşan ve bunların maslahatı için barış yapan milliyetçi ve ırkçı kesimlerin din’i mübin’i İslam ile bir bağları kalmadığı için bunlar kâfir olmuşlardır. Bu tür asabiyetçi hareket mensuplarının akıbeti, diğer kâfirlerin akıbeti gibi sonsuz cehennem ateşidir. Asabiyeti bunlardan daha hafif olan diğer bid’at ehli kesimler de derecelerine göre bu suçlarının karşılığını muhakkak göreceklerdir.

Ebû Hureyre radıyallahu anhu dedi ki: Rasûlullah sallallahu aleyhi ve sellem şöyle buyurdu: “Her kim İslam dışında herhangi bir gaye için açılmış bir bayrağın altında savaşır; asabiyet için öfkelenir, asabiyete davet eder, asabiyet düşüncesiyle kavmine yardım eder de öldürülecek olursa; o, cahiliyye tarzı üzere öldürülmüştür.” (4)

————————-

1. Buhari: 2444
2. Ebû Dâvûd: 5119; İbni Mâce: 3949; İmam Ahmed, Müsned: 16986
3. Ebû Dâvûd: 5116; Tirmizi: 4299; İmam Ahmed, Müsned: 8736
4. Müslim: 1848; İbni Mâce: 3948; İmam Ahmed, Müsned: 7944