عَنْ امْرَأَةٍ مِنْهُمْ يُقَالُ لَهَا فُسَيْلَةُ، قَالَتْ: سَمِعْتُ أَبِي، يَقُولُ: سَأَلْتُ رَسُولَ اللهِ صَلَّى اللهُ عَلَيْهِ وَسَلَّمَ فَقُلْتُ: يَا رَسُولَ اللهِ، أَمِنَ الْعَصَبِيَّةِ أَنْ يُحِبَّ الرَّجُلُ قَوْمَهُ؟ قَالَ: « لَا، وَلَكِنْ مِنَ الْعَصَبِيَّةِ أَنْ يُعِينَ الرَّجُلُ قَوْمَهُ عَلَى الظُّلْمِ
Füseyle’nin babası (radıyallahu anh) şöyle anlatıyor: “Ben, ‘Yâ Rasûlallah! Kişinin kavmini sevmesi asabiyet (kavmiyetçilik, ırkçılık) sayılır mı? diye sordum. Hz. Peygamber şöyle cevap verdi: “Hayır. Fakat kişinin kavmine zulüm üzerine yardımcı olması, asabiyettir.”
(Ahmed b. Hanbel, Müsned, IV, 107, 160; İbn Mâce, Fiten 7)

Erkek ya da kadın olarak yaratılmak, insanın kendi iradesine bırakılmadığı gibi hangi topluluğun içerisinde ve hangi bölgede var edileceği de onun isteğine bırakılmamıştır. (1) Allah azze ve cellenin insanı farklı bölgelerde farklı kabilelere ayırarak yaratmasının hikmeti ise insanların birbirleriyle tanışarak iletişime geçmeleridir. İnsanların birbirleriyle tanışarak iletişime geçmelerinin ardından nefsin yol açtığı üstünlük kaygısı, geçmişten günümüze en büyük sorunlardan birini teşkil eder. Ancak ayet-i kerimede de belirtildiği gibi asıl üstünlük takvadadır. İşte dünya hayatı; kendi ırkını, kavmini üstün görenlerle takvayı hedefleyenlerin karşılıklı mücadelesine sahne olmaktadır.

Günümüzde kendi kavmini üstün görme fiili daha çok milliyetçilik, ırkçılık gibi kavramlarla ifade edilmektedir. Ancak Hz. Peygamber dönemini ve yukarıda zikredilen rivayeti daha iyi anlamak için ilgili dönemle yaşadığımız çağda yaygın olan kavramları kısaca ele almakta yarar vardır. İslam’dan önce Arap toplumunda kabileler halinde yaşanmaktaydı. Her kabile kendini diğerinden üstün görür, birbiriyle rekabet ederdi. Suç ve suçun mahiyeti önemsenmeden haksız da olsa mensup olduğu kabile kendi üyesini savunur ve bu kan davası boyutuna ulaşabilirdi.

Hz. Peygamber, kendi kavmini üstün görmeyi erdemli bir iş sayan bir toplumu, asabiyyetten uhuvvete doğru yöneltmiştir. İnsanların ırklarının, kavimlerinin ne olduğunun önemli olmadığını, tüm insanların Allah katında eşit olduğunu tüm insanlığa tebliğ etmiştir. Nitekim veda hutbesindeki: “Ey insanlar! Şunu iyi biliniz ki Rabbiniz birdir, babanız birdir. Arab’ın başka ırka, başka ırkın Arab’a, beyazın siyaha, siyahın beyaza, dindarlık ve ahlak üstünlüğü dışında bir üstünlüğü yoktur” (2) sözü, ayrımcılığı reddetmekte ve İslam kardeşliğinin önemini vurgulamaktadır.

Kavmiyetçilik, ırkçılık ve asabiyet kavramları yerine son birkaç yüzyıldan beri milliyetçilik terimi kullanılmaktadır. Bu noktada milliyetçilik kavramının Kur’ân’da ve hadislerde geçen millet kelimeleriyle karıştırılmaması gerekir. Kur’ân’da ve hadislerde yer alan millet kavramı, asabiyet anlamında değil genellikle din, şeriat, sünnet gibi anlamlarda kullanılmıştır. (3) “Sen dinlerine (milletlerine) uymadıkça ne Yahudiler ne de Hıristiyanlar asla senden razı olmazlar.”(4) ayeti örnek olarak verilebilir. Günümüzde kullanılan milliyetçilik kavramının ise, belirli bir coğrafyada ortak kültürel veya etnik kökene sahip toplulukların siyasî ve tarihî meşruiyetiyle yüceltilmesini hedefleyen siyasal, sosyal, kültürel, dinî düşünce ve yaklaşımlarla ideolojik anlamda millî devletin güçlenmesini en önemli hedef sayan bir anlayış olarak milliyetçiliğin 1789 Fransız İhtilâli’nin ardından geliştiği kabul edilir. (5) Etnik kökene sahip toplulukların kendilerini yüceltmelerini gaye edinen milliyetçilik, asabiyetle ve ırkçılıkla benzerlik taşır. Bu anlamda Hz. Peygamber’in asabiyete dair hadisleri milliyetçiliği yermekte, bu anlayış uğrana yapılan her türlü gayreti cahiliye adeti olarak nitelemektedir. (6)

Yukarıda verilen rivâyeti kısaca açıklayarak sözlerimize son verebiliriz. Bu hadiste kavmiyetçiliğin hangi durumda ortaya çıktığı, diğer bir ifadeyle kavmiyetçiliğin illetine vurgu yapılmaktadır. Buna göre, kişinin kendi ırkı, kavmi, soyu ve milleti adına haksız yere mücadele vermesi, bu uğurda kavminin zulmüne ve yaptığı haksızlıklara ortak olması milliyetçiliktir. Ve milliyetçilik davası güdenler, önemli bir iş yaptıklarını zannetseler de boşa çabalamaktadırlar. Hz. Peygamber’in şu hadisi, bu boş çabanın tasvirini şöyle yapar: “Zulüm ve haksızlıkta kavmine yardıma kalkışan kişi, kuyuya düşmüş deveyi kuyruğundan tutup çıkarmaya çalışan gibidir.” (7) Çünkü kuyruğundan tutmakla deve kuyudan çıkarılamaz. Aksine hem deve hem de deveyi çıkarmaya çalışan helak olur. İşte bu hadisin ifade ettiği gibi, haksızlıkta kavmine yardımcı olmaya çalışmak hiçbir yarar sağlamaz.

Konu başlığımızda yer alan hadiste calib-i dikkat olan ikinci husus, kişinin kendi kavmine sevgi beslemesinin kavmiyetçilik olmadığıdır. Zira İslam, fıtrî ve haktan yana bir sistemdir. Kişinin hiçbir mücadelesi olmadan mensup olduğu soy-sop, millet ve ırkı sevmesi, onları kendisine yakın hissetmesi, daha doğrusu kendisini onlarla aynı sayması pek tabiî bir duygudur. Ancak soyu ve milletini iman değerlerinin üzerine geçirerek haksızlıklara başvurması, mümin kişi için beklenmeyen bir durumdur.

Sonuç olarak, hak duygusunu kaybeden, kavmi için zulümden geri durmayan, ‘ben ve benim soyum, kavmim ve milletim haklıdır, ne olursa olsun onların yanındayım’ diyen birey milliyetçilik yapmaktadır. İslam ise bu haksızlığa karşıdır. (8)

————————-

1. Hucurât (49), 13.
2. Hamidullah, Muhammed, Hz. Peygamber Döneminin Siyasi-İradi Belgeleri, çev.: Vecdi Akyüz, Kitabevi, İstanbul, 2002, s. 362.
3. Millet kavramı ile ilgili daha fazla bilgi için bk. Kerimoğlu, Yusuf, Kelimeler, Kavramalar, İnkilab Yayınları, İstanbul, 2004, s. 232-236.
4. Bakara (2), 120.
5. Özcan, Azmi, “Milliyetçilik”, Diyanet İslam Ansiklopedisi, 2005, XXX, 84.
6. Müslim, İmaret 57; Nesâi, Tahrim 28.
7. Ebû Davud, Edeb 112.
8. Çakan, İsmail L., Hadislerle Gerçekler, İstanbul, İFAV, 2015, s. 495.