Hamd alemlerin rabbi olan Allah’a mahsustur. Rabbimiz seni noksan sıfatlardan tenzih eder hamd ile tesbih ederiz. Salat ve selam ise alemlere rahmet olarak gönderilen şanlı nebiye ve ona yürekten inanarak tabii olan  mü’minlere olsun.

Sevgi kalplerin yaşam belirtisi ve insanin özü olan ruhun gıdasıdır. Sevmeyen kalp işlevini yitirmiş manen kaskatı kesilerek ölmüş demektir. Şüphesiz sevgiye en layık olan da sevgiyi yaratan ve onu insanın kalbine koyandır. İnsanı ihya etmenin yolu kalpten geçer.

”Vücutta bir et parçası vardır ki o doğru olursa bütün vücut doğru olur o bozulursa bütün vücut bozulur. Dikkat edin o kalptir.”[1]

Kalp  duygunun merkezi olan bir organdır. Bu nedenle bilgi kalbi tek başına koruyamaz. Kalbi korumanın yolu duygulardan geçer. Duygular ise ifrat ve tefrit çizgilerinden ancak İslâm ile korunur. Herşeye bir ölçü getiren Rabbimiz sevme, nefret etme vb.duygulara da ölçü getirmiştir. Hal böyleyken insanın davranışlara yön veren sevgi ve nefret gibi çok güçlü duyguları dünya menfaatleri için değil Allah rızası için kullanması gerekir. Aksi takdirde maddi bir çıkar yahut bedeni bir haz uğruna birini sevmenin veya çıkarına uymadığı, menfaatine ters düştüğü için birinden nefret etmenin Allah katında hiçbir değerinin olmadığı gibi böyle duygular kişinin kalbinde haset, kin, intikam doğurur. Bu da kişiyi hem dünya hem de ahiret yurdunda ifsateder. Günümüz toplumunda fitnenin, sinir hastalıklarının, cinayetlerin çoğalmasının en temel nedenlerinden biri de kalpteki en kuvvetli ve en harekete geçirici özelliklerin yani sevginin ve nefretin kontrolsüz beslenen iki duygu olmasıdır. Materyalist ve kapitalist  yaşam bizden herşeyi götürdü. Birbirimizi ezmek için  en küçük fırsatları kaçırmaz olduk. Daha da kötüsü yarışı, hırsı ve kazanmayı hep kazanmayı(!) benimsedik. Sevgi,  dünyalık çıkar ve menfaatlerle besleniyor artık. Semahat  ve merhamet kaybolurken yerini öfke, nefret ve caniliğin aldığını kafamızı çevirdiğimiz heryerde görmek mümkün.Tabi gözlerimiz  gerçek manada hala görüyorsa!

Mü’min, Allah’a ve Rasûlü’ne iman eden ve dünyasını ahireti için güzelleştiren kişidir. Mü’minin hayatının gayesi ve en zirve noktası olan ahiret  hayatı ve kıyamet bahisleri Kur’an-ı Kerim ve hadisi şeriflerde bolca zikredilen en temel konulardandır. Kıyametin nasıl kopacağı, o günden sonra bizi bekleyen hayatta nelerle karşılaşacağımız vb. hususlar ile alakalı tüyler ürpertici birçok ayet nazil olmuş ve Peygamberimiz aleyhisselamdan birçok hadis nakledilmiştir.  Mikdat radıyallahu anh şöyle demiştir: Rasûlullah sallallahu aleyhi ve sellem’in şöyle buyurduğunu işittim: “Kıyamet günü güneş kulların üzerine bir mil veya iki mil mesafeye kadar yaklaştırılacaktır.” Süleym diyor ki: Rasûlullah sallallahu aleyhi ve sellem’in milden neyi kastettiğini bilemiyorum ya uzunluk ölçüsü olan mil veya göze sürme çekilen mil. Rasûlullah sallallahu aleyhi ve sellem şöyle devam etti: “Güneş onları adeta eritecek ve herkes yaptığı amelleri oranınca sıkıntıdan ter içinde kalacaktır. Kimi topuğuna kadar kimi diz kapaklarına kadar kimi de beline kadar kimi de ağzına kadar ter içinde kalacaktır.” Rasûlullah sallallahu aleyhi ve sellem bu sözü söylerken ağzına işaret ediyor ve; “Ağzına gem vuracak kadar” diyordu.[2]

”İnsanların hesab (görme) zamanı yaklaştı. Onlar ise hâlâ gaflet içinde, yan çizip aldırmıyorlar.” (Enbiya, 1)

İkaz edici ve korkutucu bu vb. ayetlerin ardından müjdeleyici ve sevindirici ayetlerde daima gelmiştir. Peygamberimiz aleyhisselam da mü’minleri sakındırıp uyardığı kadar müjdelemiş ve sevindirmiştir. Ebu Hureyre radıyallahu anh’den rivayet edildiğine göre Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem şöyle buyurdu:

“Başka bir gölgenin bulunmadığı Kıyamet gününde Allahu Teâlâ, yedi insanı, arşının gölgesinde barındıracaktır:  Âdil devlet başkanı,  rabbine kulluk ederek temiz bir hayat içinde serpilip büyüyen genç, kalbi mescitlere bağlı Müslüman, birbirlerini Allah için sevip buluşmaları da ayrılmaları da Allah için olan iki insan, güzel ve mevki sahibi bir kadının beraber olma isteğine “Ben Allah’tan korkarım” diye yaklaşmayan yiğit, sağ elinin verdiğini sol elinin bilemeyeceği kadar gizli sadaka veren kimse, tenhada Allah’ı anıp göz yaşı döken kişi.” [3]

Peygamberimizin kendisine, aline ashabına binlerce salatu ve selam olsun bu hadiste yedi güzel gruptan bahsederken arşın gölgesinde gölgelenecek iki bahtiyar kişiyi de zikretmiştir. Ve bu kişileri böyle bir saadete ulaştıran şey ise çokça namaz kılıp oruç tutmaları ya da Allah yolunda cihad etmeleri değil birbirlerini yalnız ve yalnız Allah için sevmeleridir. Öyleyse sevmek ama sadece Allah için sevmek de bizi cennete taşıyacak, herkesin terler içinde battığı öylesi bir günde bizi sıkıntıdan kurtaracak o güzel amellerin başında gelmektedir.

Allah için sevmek…

Eminim hepimizin seviyorum dediği bir çok kişi vardır. Ailemiz, akrabalarımız, arkadaşlarımız… Hepsini düşündüğümüzde nasıl bir tablo çıkıyor ortaya. Sevgi kıstasımız ne mesela? Aileni seçemezsin, arkadaşların cana yakın hissettiklerindir, eşin çocukların ömür sermayenin en değerli parçalarıdır.. En çok hangisi sevilmelidir?.. Sosyal hayatın ve insan ilişkilerinin battıkça battığı, neredeyse kimsenin  bana Rabbimi hatırlatıyor diyerek bir ilişki kurmadığı şu günlerde en iyi anlamamız gereken konu Allah için sevmektir. Böyle bir hususta nefsiyle hareket eden hüsrana uğrar. “Ben nefsimi temize çıkarmam; çünkü nefs, Rabbimin merhameti olmadıkça kötülüğü emreder. Doğrusu Rabbim bağışlayandır, merhamet edendir.” (Yusuf, 53)

Allah azze ve celle  Kur’an-ı Kerim’de bize helal ve haram daireleri çizerek hiçbir konuda zulüm yapmadan yaşamanın yollarını göstermiş, gönderdiği elçilerinin örnek yaşamlarıyla sınırlarımızı açık ve net bir şekilde belirlemiştir. Peygamberimizin yıldızlara benzettiği ashabı sahabe efendilerimizde bu kıstasları en güzel şekilde  hayatlarına uygulamışlardır. Allah’a iman ettikten sonra O’nun Rasûlü’ne tam bir şekilde itaat edip tabi olmuşlar, sevgi ve nefrettede Allah’ı ve Rasûlü’nü kendilerine kıstas edinmişlerdir. Müslüman olmadan önceki sevdikleri ile müslüman olduktan sonraki sevdikleri asla aynı değildir. Çünkü onlar nefislerinin, arzularının yerine Allah’ın ve Rasûlünün emirlerini tercih etmişler, onların sevdiğini sevmiş, onların hoş görmediğini ise terk etmişlerdir. Bu yüzden asrı saadet asrı olmuş, bu yüzden sahabe efendilerimiz örnek şahsiyetler haline gelmişlerdir. Vahiy ile eğitilmeyen hiçbir toplum asla bu saadete eremez. Ancak ilahi ve nebevi öğretilerin tatbik edildiği bir toplum bu seviyeye ulaşabilir.

Peygamberimiz aleyhisselam nübüvvetten önce tüm Mekkeliler’in sevdiği, itimat ettiği bir kimse idi, fakat kendisi nübüvvetle şereflenip insanları İslâm’a davet ettiğinde etrafında yalnızca iman edenler, onu Allah için sevenler kaldı. Ailesinin ve Mekke’nin göz bebeği olan Musab da Allah için sevmeyi tercih etti ve diğer sevgileri elinin tersiyle itti. Artık ailesi ve Mekke’nin kibirlileri yoktu sevdikleri arasında. Allah için sevecekti artık, saçı başı dağınık bir şehit olana kadar… Üzerini örtecek kefeni bile olmadan hem de. İslâm’a iki evlat veren  Ümmü Süleym’de Allah için sevmişti.  Rabbinin ve Rasûlünün sevgisini en öne geçirerek oğlu  Enes’i Hz. Peygamber’in hizmetine vermiş, ikinci oğlu olan Bera bin Malik’i de şehadeti arzulayan ve şehit olan bir yiğit olarak yetiştirmişti. Bir de Ensar vardı Allah için seven  ve Allah Rasûlünün ‘bu senin  kardeşindir’ dediği kimseyi kendi nefislerine tercih eden. Muhacir vardı memleketini Allah için terk eden, tüm sevgileri geride bırakıp Allah için sevmeye giden… Hangi birini sayalım ki binlerce pırlanta kadar parlak örnek… Binlerce gözleri yaşartan ”ben gerçekten Allah için sevebildim mi?” dedirten hadise. Bedir, Uhud, Yermük, Haris bin Hişam, İkrime b. Ebi Cehil, Süheyl b. Amr, kardeşime götür diyerek su içemeden şehid olan üç yiğit… İmran b. Husayn… Babası Mekke’nin seçkinlerinden olan İmran müslüman olmuş, babası ise henüz iman etmemişti. Birgün İmran Rasûlullah ve ashabıyla otururken babası meclise girdi ve Allah Rasûlu ile konuştuktan sonra müslüman oldu. Bunun üzerine İmran kalkarak babasını başından elinden ve ayaklarından öptü. Kainatın efendisi bunları görünce ağladı ve mübarek ağzından şu sözler döküldü:

”İmran’ın bu tavrına ağladım. Babası Husayn, kafir olarak içeri girdiğinde İmran ne ayağa kalktı ne de o tarafa baktı. Ama babası İslâm’a girince ayağa kalktı ve babaya gösterilmesi gereken saygıyı ve evlatlık görevini yerine getirdi.”[4]  Babasını dahi Allah için seven kucaklayan İmran ve daha niceleri. Onlar Allah için sevdikleri gibi sevdiklerini de Allah için terk ettiler.

Peygamber aleyhisselam arşın gölgesinde gölgelenecek iki bahtiyar kimseyi zikrederken Allah için seven ve Allah için ayrılabilen buyurmuştur. Çünkü sevmekten daha zor olan şey sevdiklerinden, en sevdiğin için vazgeçebilmektir. Atamız İbrahim aleyhisselam bununla imtihan olmuş ve İbrahimce bir tutumla bu imtihanları kazanmış, halilullah makamına yükselmiştir. Issız bir çölün ortasında Hacer annemiz ve küçük oğlu İsmail’i bırakarak eşşiz bir tevekkül ve metanet göstermiş, Rabbinin emrini yerine getirmiştir. Annemiz Hacer ise teslimiyetin en parlak manzarasını ortaya koymuş ve hac farizasının ruhunu oluşturacak bir serüven yaşanmıştır. Peygamber aleyhisselam’ı çok sevdiği Mekke’den ayıran da Rabbine duyduğu sevgi ve dinini yaşama arzusudur. Şüphesiz Allah için terk edebilmeye en güzel örneklerden biri de Abdullah bin Revaha’nın şehadetidir. Kendisi Mute Savaşın’da şehit olacağını anlamış ve geride bıraktığı sevdikleri aklına gelince ileri atılmaktan bir an çekinmiştir. Daha sonra nefsini kınayarak ”Ey nefis! Seni şehit olmaktan çekindiren hangi şeylerdir? Eğer hanımından ayrı kalmaksa o üç talakla boşanmıştır. Kölelerinden mahrum kalmaksa onlar azat olunmuştur. Eğer bakımsız, verimsiz hale gelmiş bostanın, bahçense o da Allah ve Rasûlüne hibe edilmiştir” dedi ve şehadet şerbetini içti. Allah içinde olsa O’na kavuşmasına engel olan ne varsa terk etti ve sevilmeye en layık olanın yolunda canını feda etti.  – Allah hepsinden razı olsun cennetlerinde yüce makamlarda ağırlasın onları inşallah- Bize çizilen örnek tablolar böyle yüceyken şimdi soruyorum: “Gerçekten Allah için sevdik mi birini? Kalbimizde Allah ve Rasûlüne ne kadar yer veriyoruz? Dışarıda şeytana ve dostlarına kapılan kardeşlerimize kaçımızın canı yanıyor? Parlak ekranlardan bedenleri ve ruhları kirli, yüzleri, kalpleri kapkara kaç kişi taşıyoruz yüreğimizde? Üstüne basıp ezmek için değil elinden tutup birlikte cennete, arşın gölgesine yürümek için kaç kişi sevdik ömrümüzde?(!)”

Ebû Hüreyre radıyallahu anh’den, Hz. Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem Allah için seven bir kimseden şöyle bahsediyor:

“Adamın biri, bir başka köydeki (din) kardeşini ziyâret etmek için yola çıktı. Allahu Teâlâ, adamı gözetlemek için onun yolu üzerinde bir meleği görevlendirdi. Adam meleğin yanına gelince, melek:

– Nereye gidiyorsun? dedi. Adam,

– Şu (ileriki) köyde bir din kardeşim var, onu ziyârete gidiyorum, cevabını verdi. Melek:

– O adamdan elde etmek istediğin bir menfaatin mi var? dedi. Adam:

– Yok hayır, ben onu sırf Allah rızası için severim, onun için ziyâretine gidiyorum, dedi. Bunun üzerine melek:

– Sen onu nasıl seviyorsan Allah da seni öylece seviyor. Ben, bu müjdeyi vermek için Allahu Teâlâ’nın sana gönderdiği elçisiyim, dedi.” [5]

Allah için sevmenin mükafatı…  

[1]. Buhari, İman; 39.

[2]. Müslim, Cennet; 15

[3]. Buhari, Ezan 36, Zekat 16, Rikak 24; Müslim, Zekat 91.

[4]. İbni Hacer, el-İsabe 1/337.

[5]. Müslim, Birr 38