Bismillahirrahmanirrahim

Şubat ayının başlarında  “CIA ajanının çarpıcı açıklamaları” başlığı altında bir haber düştü yazılı basına. CIA ajanı Stillt şunları söylüyordu; ‘Rusya, PYD ve PKK’ya silah, para ve eğitim vererek Türkiye’ye karşı kendilerinin bizzat içinde bulunmadıkları bir savaş açabiliyorlar. Rusya’nın bugünkü doktrini: “İç karışıklıkları destekleyerek düşmanını zor duruma sokmak”.

Şu anda elimizdeki Türkiye ile ilgili bilgilere göre, önümüzdeki süreçte çok fazla terör saldırısına uğrayacaksınız. Kaynaklarımız patlayıcı madde sevkiyatlarını gözlemlemekte. Bunun nerede kullanılacağını bilmiyoruz(!) tabii ki ama hedef Türkiye olacaktır. İstihbarat raporlarına bakılırsa bu saldırılar Rusya tarafından destekleniyor. Eminim ki yakın gelecekte çok fazla Rus danışmanlarının(ajanlarını) PKK kamplarında ve karargâhlarında resimlerini göreceksiniz.

Bu gerçekten hiç şaşırtıcı olmaz. Çünkü onların taktiği bu şekilde. Bu taktiğin aynısını Gürcistan’da gördük, Ukrayna’da gördük. Genel olarak bu danışmanlar; FSB ya da CBR ajanları oluyorlar. Yakın zamanda onları görmeye başlarsınız. PKK ve PYD Türkiye’de topyekûn savaş ilan etmek için gerekli pratik, teorik ve teknik bilgilerden ve gerekli insan gücünden yoksun. Böyle bir hareket onların sonu olur ancak yapabilecekleri şey; terör taktiklerine devam etmek olabilir.

Sivil itaatsizliği (halk ayaklanmasını) sağlamak için ellerinden gelen her türlü saldırıyı yapacaklar. Bizim Ukrayna’da yaşadığımıza benzer bir protestoyu ne zaman yaşarsanız (arkasından) Rus danışmanlar(ajanlar) çıkacak.

Propaganda, sivilleri kandırmak ve teröristler yetiştirmek onların uzmanlık alanı…(sanki bu hususta ABD çok masum!)

ABD ajanının verdiği bu bilgiler üzerinden 6 gün geçmedi ki, PKK/PYD’nin Ankara Kızılay’da 36 kişinin ölümüne, onlarca insanın yaralanmasına sebep olan bombalı intihar eylemi gerçekleşti.
Soru şu; CIA ajanının yaptığı bu açıklamalar; önceden haber vererek gerekli tedbirlerin alınması amaçlı samimi bir bilgilendirme mi? yoksa yanıltıcı bir algı operasyonu uygulayarak olayın arkasındaki gerçek azmettirici devletleri gizleyerek Rusya’yı töhmet altında bırakmak mı?  

Bu sorunun cevabına bazı tespitler yaparak ulaşmaya çalışalım. Şu an mevcut hükümetin Filistin, Mısır, Hamas, PKK/ PYD, Ulusal güvenlik, Suriye, Ortadoğu, Afrika, Birleşmiş Milletler gibi konularda ortaya koyduğu politikalarla, Amerika’nın ortaya koyduğu politikalar arasında zıtlığın olduğu, özellikle de Suriye’deki PKK/ PYD konusunda 180 derece farklı düşünce ve eylem içinde oldukları herkesçe biliniyor. Dolayısıyla Türkiye hükümetini hizaya getirmek maksatlı bu tür saldırıların ABD tarafından desteklenmediğinin garantisi yok.

Geçenlerde ABD’nin Kürt politikalarına yön veren isimlerinden Henry Barkey’in Financial Times’da enteresan bir Türkiye analizi yayınlandı. Şöyle diyor Barkey; “ABD’nin aracı olabileceği kazan – kazan formülü var! Türkiye’de savaşan PKK militanlarının Türkiye’yi terk ederek Kuzey Irak ve Suriye’ye çekilmesi karşılığında, Türkiye’den Suriye’deki PKK/PYD Kürt karton(!) bölgelerine müdahale etmeme sözü alınabilir. Bu durum kabul edilirse; iki ülkenin de yani ABD ve Türkiye’nin de çıkarına olur.(Yani ancak bu sayede Türkiye, Pkk ile savaşmaktan kurtulur demek istiyor)

Şayet Türkiye, Suriye’deki PKK/PYD Kürt karton(!) bölgelerine müdahale etmeme sözünü vermez ve anlaşmaya yanaşmazsa; PKK’nın Güneydoğu’yu Suriyeleştirmek girişiminin engellenemeyeceği açıktır”. (Aba altından sopa göstermek diye buna derler)

Ne tuhaf öyle değil mi?  PKK/PYD adına pazarlığı ABD yapıyor. Bu ifadeler aslında ABD’nin, PKK/PYD’yi istediği gibi kontrol edebileceğini de gösteriyor. Öyle ki dilediği an PKK güçlerini Türkiye’den çıkarıp Suriye’ye ve Kuzey Irak’a kaydırabiliyor. Yani PKK/PYD adına istediği an istediği farklı pazarlıkların içine girebiliyor.

Daha ne diyor Henry Barkey; “Ya seçimlerden (ikinci yapılacak seçimlerden) aynı sonuçlar çıkar ya da şehirler havaya uçar”(10 Eylül 2015 Financial Times)” Ya istiklal caddesinde bombalar patlarsa Türkiye ne yapacak? (15 Ekim 2015 Amerika’nın sesi radyosunda verdiği roportaj).

Kısacası Suriye meselesinde ve farklı konular da; Amerika, Rusya, İsrail ve Avrupa’nın istediği sonuca bir türlü razı olmayan hükümeti iç kamuoyunda zayıflatmak noktasında ister PKK’nın, ister İŞİD’in veya başka bir örgütün yapacağı bu ve benzeri patlatmalar, yaşanan ölümler, çekilen acılar; aslında  ABD, Rusya ve Avrupa’nın  çok da üzüleceği, karalar bağlayacağı, yaslar tutacağı  olaylar değil.. Aksine kendi emperyalist sömürgeci politikalarına gayet uygun eylemler bunlar.

İngiltere; Afrika’da, Ortadoğu’da, Hindistan da, Asya’da, Amerika; Irak’ta, Afganistan’da, Somali’de, Sudan’da, Vietnam’da, Japonya’da, Rusya; Asya’da, Kafkasya’da, Afganistan’da, Özbekistan’da, Kırım’da, Türkmenistan’da, Fransa; Cezayir’de, Burma’da, Libya’da, Mali’de coğrafyaları sömürmek ve daha da zenginleşmek uğruna en adi yöntemlerle milyonlarca Müslümanı katletmişken, Ankara’da veya Taksim’de ölen ve yaralananlara üzüleceğini mi sanıyorsunuz? Bakmayın onların kınamalarına, lanetlemelerine, sahte gözyaşlarına.. Timsah avını yerken gözleri yaşarırmış!!!

Onların ki timsah gözyaşları..

Bu arada dikkatimizi çeken bir konuya kısaca değinmek istiyoruz: İŞİD, Suriye’de, Irak’ta ve dünyanın dört bir yanında bizzat kendi komuta merkezinin emriyle yaptığı eylemleri üstlenmekten çekinmeyen bir örgüt. Hatta hatta, komuta merkezinin bizzat kendi emriyle olmayan sadece o ülkelerdeki sempatizanları tarafından planlanıp yapılan eylemleri dahi rahatça üstlenen bir örgüt.
Hal böyle iken İŞİD, şu ana kadar Türkiye’de sadece Şanlıurfa’da iki gazetecinin öldürülmesi olayını üstlendi. Bunun dışında hiçbir olayı resmi olarak üstlenmedi. İŞİD, idari yapı olarak; yapılacak tüm eylemleri üst tarafta istişare edip karar veren sonra aşağıya indiren bir örgüt değil. İŞİD’in bu idari yapısı, farklı örgüt veya istihbaratların, İŞİD adına eylem yapmalarını kolaylaştırıyor. Bu sebeple, Türkiye’deki saldırıları düzenleyenlerin İŞİD’le irtibat kurduklarını zannederek başka örgüt veya istihbaratların tezgâhına düşmüş olma ihtimalleri de kuvvetli.

Nitekim İŞİD adına saldırıyı düzenleyen bazı eylemcilerin daha önce DHKP-C veya HDP bağlantılı olması ve en son sınırda bombalı düzenekleriyle yakalanan bazı İŞİD(!) militanlarının PKK kamplarında eğitim aldıklarını itiraf etmeleri bu şüpheleri hayli artıran bir durum. Önümüzdeki günlerde bu konular biraz daha netleşir..

KÜRDİS(RAİL) TAN Projesine doğru adım adım

Seküler, ateist, laik bir Kürt devleti modeli, ABD ve İngiltere’nin ikinci İsrail projesidir. Amerika, İngiltere ve İsrail’in öncülük ettiği bu Kürdis(rail) tan  devleti projesi, PKK’nın kuruluşundan itibaren yürürlükte olan bir proje. Yani 40 yıllık bir süreç. Bu proje,  Suriye iç savaşı ile başlamadı. Irak, Suriye, İran ve Türkiye’deki siyasal Kürtçü hareketler başından beri zaten bu emperyalist güçlerin kontrolündeydi.

Devlet kurmak öyle birkaç günde, birkaç sene de olacak iş değil. Toplumu; kurulacak yeni düzene, sınırlara, şartlara alıştırmak  ve kabullendirmek zaman alan bir süreç.. Gerekli şartların, zeminin ve ortamın hazırlanması on yıllar alabilir.

İpleri ABD’’nin elinde olan PKK/PYD orada Amerika’nın izni ve oluru olmadan devlet kuramaz. Buna niyet dahi edemez. Eğer bugün PKK/PYD Suriye’de özerk bölge, federal bölge ilanı yapabiliyorsa bu ABD’den habersiz asla olamaz. Bu durum ABD’nin ikiyüzlü sinsi politikalarının bir neticesidir. Eskilerin “Ölümü gösterip sıtmaya razı etmek” ya da “tavşana kaç, tazıya tut” deyimleri başta ABD olmak üzere tüm emperyalist Hristiyan devletlerin ortak karakterlerini daha doğrusu karaktersizliklerini yansıtan ifadelerdir.

ABD’nin bugün PYD’yi müttefik olarak gördüğünü açıklaması şaşırtıcı değil. Asıl şaşırtıcı olan hükümetin bu ittifaka (ABD, PYD/PKK ittifakına) şaşırmış olması. Çünkü PYD’yi Suriye’de kurduran zaten ABD’nin ta kendisiydi. PKK liderinin kardeşi olan Osman Öcalan; 2003 yılında Suriye de PYD’ yi ABD’nin kurduğunu açıkça itiraf ediyordu. Yani örgüt liderinin öz kardeşi tarafından bile tam 13 yıl önce varlığı ve kimler tarafından kurulduğu, haber verilen bir örgütten bahsediyoruz. PYD’nin geçmişi üç beş yıllık bir hadise değil ki..

PKK’yı 1970’ler de devletin/MİT’in kurup yönlendirdiği gerçeği bu hareketin içinden çıkan insanların dahi dile getirdiği bir hakikat. Asıl üzerinde durulmayıp atlanan nokta ise; o gün MİT’i kontrol eden ve yönlendiren gücün ABD olduğu gerçeği. Yani o gün PKK’yı, MİT üzerinden kontrol eden ABD den başkası değildi. PKK’nın bu dönemde yaptığı iş; devletle savaşmak değil, tam tersine bölgedeki aşiretleri ve tüm siyasal Kürt hareketlerini, lider kadrolarını bastırmak ve yok etmekti. Daha sonrasın da Kürt olmayan devrimci sol örgütleri de içine alacak şekilde bastırma ve yok etme faaliyetleri devam etti. Böylece devlet, kendi içinden çıkardığı silahlı devrimci, Marksist, komünist bir örgütle, diğer tüm sol örgütleri bertaraf etmeyi veya zayıflatmayı büyük ölçüde başarmıştı.

Devlet, çok güzel bir planla komünizm tehlikesinden ve bu ideolojiyi  benimseyen  terör örgütlerinden kurtulduğunu zannederken aslında en büyük düşmanının değirmenine su taşıdığının farkında değildi. O gün devleti ve MİT’i kontrol edip istediği gibi yönlendiren üst akıl Amerika; bu sayede Rusya’nın Türkiye’ye komünist rejim ihraç etme tehlikesini savuşturmuş ve ayrıca uzun yıllar bölgede herkese karşı kullanabileceği taşeron bir örgütü de oluşmuştu. Yani bu işten asıl kazançlı çıkan yine emperyalist Amerika’ydı.

Bu tarihi gerçekleri atlayarak etrafımızda bugün olup biteni anlamaya çalışmak bizi yanlış değerlendirmelere ve gerçek düşmanı unutturmaya götürecektir. ABD’nin bölgede olma sebebinin IŞİD olmadığı gün gibi ortada. ABD, PKK/PYD’yi güçlendirmek ve onu devlet olmaya hazırlamak için Suriye’ye müdahalede bulunuyor.

ABD’nin PKK’yı, Irak’ın en stratejik yeri olan Sincara yerleştirken, PYD’yi de Kobani’de ideolojik, Siyasi ve askeri olarak güçlendirirken tek bir amacı vardı: PKK’nın Güneydoğu’da şehir savaşı yapabilecek bir güce dönüştürülmesi.

Hatırlanacağı üzere Kobani’de pkk/pyd güçleri İşid karşısında darmadağın olduğunda PKK’nın kandil komuta merkezi: ”Gerilla dağda savaşmayı biliyor. Bizim şehir savaşında tecrübemiz yok”  açıklaması yapmak zorunda kalmıştı. Bu noktada Kobani ve Rejova , PKK/PYD için güzel bir staj sahasıydı. Şuan Güneydoğuda savaşmaya çalışan PKK militanlarının birçoğu Kobani ve Rejova da şehir savaşları eğitimi  alarak tekrar bölgeye dönen insanlar. Ayrıca PKK’nın elindeki birçok silah, ABD’nin PYD’ye açıktan verdiği silahlar. Bu da ABD, PKK/PYD arasında nasıl bir gizli ortaklığın yürütüldüğünü ortaya koyuyor aslında.  

ABD ve Avrupa’nın desteği olmadan PKK ve siyasi uzantısı HDP’nin Türkiye’de uzun soluklu savaş çıkarmaya ne cesareti, ne donanımı, ne taktiği ne de eğitimli gücü vardı. Fakat herkese malumdur ki; HDP’nin eş başkanı Demirtaş’ı ABD ye çağırarak 6 -7 Ekim olaylarını başlatan ve Türkiye’nin yürüttüğü çözüm sürecini bozan Amerika’nın ikiyüzlü politikasıdır.

Amerika’nın dış politikası “Kazan, Nasıl Kazanırsan Kazan” prensibi üzerine bina edilmiştir. Dolayısıyla ABD, çıkarları söz konusu olduğunda her türlü ikiyüzlü sinsi yöntemleri denemekten; ar duyacak, utanacak, çekinecek bir ülke değil. Çünkü Avrupa ve ABD‘nin siyasal tarihi bu alçakça ikiyüzlülüklere çok şahit olmuştur.

Mü’min, Bir Delikten İki Kez Isırılmaz

ABD’nin bu ikiyüzlülüğü Suriye’de net olarak ortaya çıktı. Mübarek ŞAM CİHADI, Müslümanların lehine doğru ilerlerken, ABD ebedi düşmanı zannettiğimiz(!!!) Rusya ile ittifak yapıp “müslümanların yenilgiye uğraması için”  Rusya ile birlikte ortak hareket eden bir güç.

Aynı şekilde Suriye’de zalim Esad rejimine yönelik halk hareketlerinin başladığı günlerde, Esad’ın gitmesi için Türkiye’ye baskı uygulayan ABD, bugün Esad’ın kalması için Rusya ve İran’ın yanında yer alıyor.

Bunca olaydan sonra hala ABD ye, Avrupa’ya ve onların taşeronluğunu yapan devlet veya örgütlere güvenerek yola çıkmak, iş tutmak, politika belirlemek isteyenler varsa “imanlarını bir tazelesinler”.

Bilindiği üzere Türkiye devleti “İslam kanunlarına göre “ yönetilen bir ülke değil. Yani laik bir devlet. Daha da açacak olursak; Türkiye Cumhuriyeti rejimi; devlet ve millet yönetiminde, Allah’ın ve Peygamberinin bildirdiği hükümleri referans almayan, Kur’an ı Kerim’i anayasa olarak kabul etmeyen bir rejim. Dahası Türkiye cumhuriyeti rejimi, o günkü rejimin kurucu gücü olan Kemal Atatürk’ün, Müslümanların kutsal kitabı olan Kur’an ı Kerim için  “Gökten indiği zannedilen doğmalar (uydurmalar)la devlet yönetilmez” diyerek baştan İslami hükümleri reddetme asası üzerine kurulan bir rejimdir.

Şayet Türkiye cumhuriyeti devletinin yönetim şekli Allah’ın kitabına ve Resulünün sünnetine göre olsaydı bu ülkenin yöneticileri dost-düşman kavramlarını ve izleyecekleri siyaseti; Allah’ın kitabına göre anlamlandırmak zorunda kalacaklardı. Yurt da sulh cihan da sulh teraneleriyle düşmanlarının koynuna kendi rızalarıyla ahmakça girmeyeceklerdi. Dost zannettirerek düşmanın koynuna bizi sokmak isteyen gafillere de fırsat verilmeyecekti.

Lakin ”bir toplum kendi özündekini değiştirmedikçe Allah’ta onların halini değiştirmez (Rad suresi 11)” emri ilahisinin değişmez hakikati mucibince ümmet olarak biz böyle acı bir neticeyi hak etmişiz.  Ne diyordu şair: Kula Bela Gelmez, Hakk Yazmadıkça / Hakk Bela Yazmaz, Kul Azmadıkça..

Sonuç olarak; bugün ülkenin karşılaştığı ağır sorunların temelinde, rejimin kurucu gücünün ayrıştırıcı zihniyeti yatıyor. Bu zihniyet ve rejim değişmediği ve devlet, Allah’ın hükümleriyle yönetilmediği müddetçe ülkenin ve milletin sorunları da çözülmeyecektir.

O yüzden ümmet olarak toptan tevbe etme ve Allah’ın ipine sımsıkı sarılmaktan başka çıkar yolumuz yoktur. Hele hele, aç köpeklerin yemek kaplarının başına üşüştüğü gibi Müslümanların üzerine saldırıldığı bu çağımızda bizi Allah’ın boyasıyla boyanmaktan başka hangi amel, onların zulmünden  kurtarabilir ki??

Allah’a Emanet Olun.

Esselamu Aleykum.