“…Her kim Rabbine kavuşmayı umuyor, buna inanıyorsa, sâlih ameller işlesin ve Rabbine ibadette hiçbir şeyi ortak koşmasın!” (1)

Allah için yapılması gereken ibadet, hayır-hasenât ve hizmetlere, fânîler ortak edilirse, yani Allah’tan başkasının da takdîrini kazanmak gibi nefsânî bir gâye karışırsa, hem o amellerimizin ecri zâyî olur, hem de -nebevî tâbiriyle- “küçük şirk” sayılan riyâ/gösteriş cürmü irtikâb edilmiş olur. Bu ise, imâna zarar veren, son derece mahzurlu bir hâldir. Bu sebeple bizler amellerimizde sadece Allah’ın rızasını gözetmeliyiz.

“Ve onlar, dini sadece Allah’a tahsis ederek, Allah’ı birleyerek, ancak Allah’a ibadet etmekle, namazı kılmakla ve zekâtı vermekle emrolunmuşlardır. İşte dosdoğru din budur.” (2)  

Samimi niyet; Din’i yalnız Allah’a has ve halis kılmaya ilaveten, namaz, zekât, oruç, hacc ve kurban dâhil bütün ibadetlerin sadece Allah rızası için yapılması ile ortaya çıkar. Bu bakımdan, bir zarûret durumunda veya hayra teşvik gibi bir maslahat söz konusu olduğunda, sâlih ameller ve hayır-hasenâtın alenî olarak îfâ edilmesinde bir beis yoktur. Bu takdirde ise kalbi gurur, kibir, riyâ ve gösteriş gibi marazlardan koruyup sadece Allah rızâsını hedeflemek şarttır.

Onlar (Öyle) Adamlar ki, ne ticaret, ne alış-veriş onları Allah’ı zikretmekten, dosdoğru namazı kılmaktan ve zekâtı vermekten ‘tutkuya kaptırıp alıkoymaz’; onlar, kalplerin ve gözlerin inkılaba uğrayacağı (dehşet verici) günden korkarlar. (3)

SAHABE’DEN ÖRNEKLER:

Hz. Âişe (radıyallâhu anhâ) Vâlidemiz bu hassâsiyet sebebiyle, herhangi bir sadaka vereceği zaman, o sadakanın ecrini zâyî etmemek için büyük bir titizlik gösterirdi. Yoksulun duâsına dahî aynıyla mukâbelede bulunurdu. Kendisine:

“–Hem sadaka veriyorsun, hem de duâ ediyorsun; niçin böyle yapıyorsun?” diye sorulduğunda şu cevâbı vermişti: “

–Onun yaptığı duânın, benim sadakamın karşılığı olmasından korkuyorum. Bana yaptığı duânın aynısını ona yapıyorum ki, sadakam hâlis olsun, böylece infâkımın mükâfâtını sadece Allah’tan beklemiş olayım.” (4)

Hz. Ebû Bekir (radıyallâhu anh)’ın halîfeliği döneminde bir ara Medîne-i Münevvere’de kıtlık başgösterir. Tam da o sırada Hazret-i Osman -radıyallâhu anh-’ın Şam’dan yüz deve yükü buğday kervanı gelmiştir. Kervanı görenler, buğday satın almak için koşuşurlar. Hattâ bir dirhemlik buğday için yedi dirhem teklif ederler. Hz. Osman (radıyallâhu anh) ise:

“−Hayır! Sizden daha fazla veren var, ona satacağım.” der.

Ashâb-ı kirâm, mahzun bir şekilde oradan ayrılıp halîfe Hz. Ebû Bekir’in yanına varırlar. Vaziyeti anlatıp Hz.Osman (radıyallâhu anh)’ın bu tavrına üzüldüklerini bildirirler.

Hz. Ebû Bekir (radıyallâhu anh) ise, o fazîlet ehli sahâbînin bu davranışının altında muhakkak bir hikmet bulunduğunu sezerek:

“−Osman hakkında hemen kötü düşünmeyiniz. O, Rasûlullah (sallâllâhu aleyhi ve sellem)’in damadı ve Me’vâ Cenneti’nde arkadaşıdır. Herhâlde siz onun sözünü yanlış anladınız.” der. Ardından beraberce Hz.Osman’a giderler. Hz. Ebû Bekir (radıyallâhu anh):

“−Yâ Osman! Ashâb-ı kirâm senin bir sözüne üzülmüştür.” deyince Hz.Osman (radıyallâhu anh):

“−Evet, ey Rasûlullâh’ın halîfesi! Bunlar bire yedi veriyorlar, hâlbuki onlardan daha hayırlı olan Cenâb-ı Hak ise, bire yedi yüz veriyor. Biz buğdayı, bire yedi yüz vererek alana sattık.” buyurur.

Sonra da yüz deve yükü buğdayı, Allah rızâsı için Medîne fukarâsına dağıtır. Kervandaki yüz deveyi de kurban eder.

Buna çok sevinen Ebû Bekir (radıyallâhu anh), Hz.Osman’ı alnından öper ve:

“−Ashâbın, senin sözündeki inceliği kavrayamadıklarını önceden sezmiştim…” buyurur. (5)

ALLAH’IN (CC) AMR BİN LEYS’İ AFFETMESİNİN SEBEBİ: Horasan melik ve kahramanlarından Amr bin Leys’in hâli, buna güzel bir misâldir. Vefâtından sonra onu sâlih bir zât rüyâsında görmüştü. Aralarında şu konuşma geçti:

“–Allah sana nasıl muâmele etti?”

“–Allah beni affetti.”

“–Hangi amelin sebebiyle affetti?”

“–Bir gün bir dağın zirvesine çıkmıştım. Yüksekten askerlerime bakınca, sayılarının çokluğu hoşuma gitti ve:

«Keşke Rasûlullah (sallâllâhu aleyhi ve sellem) zamanında yaşasaydım da O’na yardım edip destek olsaydım, (O’nun yolunda fedâ-yı cân eyleseydim)…» diye duygulandım. İşte bu niyet ve iştiyâkıma karşılık, Yüce Allah beni af ve mağfiretine mazhar eyledi.” (6)

ALLAH’A BORÇ VEREN SAHABE:

Kim Allah’a güzel bir borç verirse, o taktirde, o (verdiği) kendisine kat kat çoğaltılarak ödenir. Ve Allah, (ilâhi kanun gereği kişinin rızkını) daraltır ve genişletir. Ve O’na döndürüleceksiniz.

Hz.EBU DAHDAH VE EŞİ ÜMMÜ DAHDAH
Hz. İbn-i Mesud : (radiyallahuanh)  anlatır: “Kim Allah’a güzel bir borç verirse, Allah ona bunun karşılığını kat kat verir.” (Bakara, 245) ayeti nazil oldu. Ayetin indiğini duyan Ebu Dahdah, vakit kaybetmeden hemen koşarak Allah Resulü’nün (sallallahu aleyhi ve sellem) yanına geldi. O’na:
– “Anam babam sana feda olsun ey Allah Resulü.  Allah hiçbir şeye muhtaç değilken bizden borç mu istiyor?” diye sordu. Hz. Peygamber:
– “Evet, bununla sizi cennete koymak istiyor” buyurdu. Ebu Dahdah:
– “Şimdi ben Rabbim’e borç verirsem, bunun için beni ve çocuklarımı cennete koyacağını taahhüt mü ediyor?” diye sordu. Allah Resulü (sallallahu aleyhi ve sellem):
– “Evet” buyurdu. Ebu Dahdah elini Allah Resulü’ne (sallallahu aleyhi ve sellem) uzatarak:
– “Öyleyse elini bana uzat ey Allah Resulü (sallallahu aleyhi ve sellem)! Benim iki bahçem var, biri yukarıda diğeri aşağıda. Vallahi bunlardan başkada bir şeyim yok, ikisini de Allah’a borç vermek istiyorum” dedi. Allah Resulü (sallallahu aleyhi ve sellem):
– “Onlardan birini Allah için bağışla, diğerini kendi ve ailenin geçimi için bırak” buyurdu. Ebu Dahdah:
– “Büyük olan ve çok sevdiğim 600 ağaçlı hurma bahçemi Rabbime borç veriyorum” dedi. Allah Resulü(sallallahu aleyhi ve sellem):
– “Öyle ise Allah (cellecelaluhu) buna karşılık sana cenneti verecektir” buyurdu.
Kâinatın yegâne sahibi, ahiretin tek maliki olan Rabbi, bu borç karşılığında elbette ona, gözlerin görmediği, kulakların duymadığı, akılların hayal bile edemediği lütuflar ihsan edecekti. Bunu çok iyi biliyordu. Zira o, Nebevi terbiyeden geçmişti. Rabbinin ne demek istediğini çok iyi anlamıştı. Karşılığının kat kat verileceğine olan imanı tamdı. Tıpkı eşi Ümmü Dahdah gibi.
Ebu Dahdah hurma bahçesine gidip de olayı eşine anlatınca eşi ona kızmak, darılmak, onu tenkit etmek bir yana, eşinin yaptığı bu alışverişten dolayı çok memnun oldu, çok sevindi. Ebu Dahdah ona:
– Ey Dahdah’ın annesi! Hurma bahçesinden çık! Ben onu hurmalarıyla birlikte cennet karşılığında Rabbime sattım, deyince, eşi onu tebrik ederek:
– Kârlı bir ticaret yapmışsın ey Ebu Dahdah! Allah alışverişini mübarek kılsın, dedi. Sonra topladıkları hurmaları bahçede bırakıp, çocuklarını yanına alarak bahçeyi gönül hoşluğu içinde terk etti.

Efendimiz (sallallahu aleyhi ve selem) Ebu Dahdah için şöyle diyecekti
‘’Cennette Ebu Dahdah için dikilmiş nice ağaçlar vardır.’’ (7)

İhlâsı muhâfaza etmek için, sâlih amelleri mümkün mertebe gizlemek esastır. Fakat gizleme imkânı bulunmayan bir sâlih ameli terk etmek de doğru değildir. Meselâ, riyâ olur endişesiyle cemaatle namaza gitmemek, nefsin aldatmasına kanmaktır. Veya; “Ben riyâdan uzak, huşû ile namaz kılamıyorum; o hâlde yüzüme çarpılacak bir namazı hiç kılmayayım daha iyi!” diyerek namazı büsbütün terk etmek, şeytanın tuzağına düşmek demektir.

AMELLERİNİ ALLAH İÇİN YAPMAYAN VE İLK HESABA ÇEKİLECEK ÜÇ KİŞİ:

Ebû Hüreyre (radıyAllahu anh) anlatır: Rasûlullah (sallâllâhu aleyhi ve sellem) şöyle buyurdu:

Kıyamet gününde üç kişi ilk olarak sorguya çekilir:

Birincisi, cihad esnasında ölen kimsedir ki, Allah’ın huzuruna getirilir ve Allah, kendisine verilmiş olan nimetleri önüne serer. O da, bunlara nail olduğunu itiraf eder.

Bunun üzerine Allah kendisine:

Bu mazhar olduğun nimetler içerisinde ne yaptın? diye sorar.

O da:

Senin yolunda şehîd oluncaya kadar savaştım, cevabını verir.

Allahu Teâlâ:

Yalan söylüyorsun; sen «yiğit» desinler diye savaştın ve sana «yiğit» dediler de, der. Sonra meleklerin kendisini almalarını emreder ve yüz üstü sürüklenerek cehenneme atılır.

İkincisi, ilim tahsil edip başkasına da öğreten ve Kur’ân okuyan kimsedir ki, bu da Allah’ın huzuruna getirilir ve Allah kendisine verilmiş olan nimetleri bir bir sayar ve önüne serer. O da bunları tasdik eder.

Ve Allah kendisine:

 Bu eriştiğin nimetler içerisinde ne yaptın? diye sorar.

O da:  İlim tahsil ettim, ilmi başkasına öğrettim ve senin rızan için Kur’ân okudum, diye karşılık verir.

Allah kendisine:

Yalan söylüyorsun, sen ilmi, «alim» desinler diye öğrendin. Kur’ân’ı da «güzel Kur’ân okuyan kişi» desinler diye okudun. Ve sana böyle dediler de, der. Sonra meleklere kendisini almalarını emreder ve yüz üstü sürüklendirilerek cehenneme atılır.

Üçüncüsü de, Allah’ın kendisine bolluk verdiği, malların her çeşidini ihsan ettiği kimsedir ki, Allah’ın huzuruna getirilir ve Allah kendisine verilen nimetleri karşısına çıkarır. O da bütün bunların kendisine verildiğini kabul eder ve Allah sorar: Şu nail olduğun nimetlerle ne yaptın? der.

O da:

Verilmesini istediğin ne kadar yer varsa, hep o yerlerde ve o yolda dağıttım, diye cevap verir,

Allahu Teâlâ:

Yalan söylüyorsun. Sen bütün bunları kendine «ne cömerd adam!» dedirtmek için yaptın. Ve sana böyle dediler de, der. Sonra meleklere onu almalarını emreder. Ve yüz üstü sürüklendirilerek cehenneme atılır. (8)

Rasûlullah (sallâllâhu aleyhi ve sellem) şöyle buyurur:

“–Riyâ, gösteriştir. Kıyâmet günü insanlar amellerinin karşılığını alırlarken, Allah Teâlâ riyâ ehline:

«–Dünyadayken kendilerine mürâîlik yaptığınız/amellerinizi göstermek istediğiniz kimselere gidin! Bakın bakalım onların yanında herhangi bir karşılık bulabilecek misiniz?» buyurur.” (9)

“…Nerede olsanız, O (Allah) sizinle beraberdir…” (Hadid, 4)

“Biz ona (insana) şah damarından daha yakınız.” (Kaf, 16)

“…Bilin ki Allah, kişi ile kalbi arasına girer…”  (Enfâl,24)

Bunlar, Allah’a ve ahiret gününe inanmazlar da halka gösteriş olsun diye mallarını dağıtırlar. Arkadaşı şeytan olan için ne kötü arkadaştır o.

Ne olurdu onlara, Allah’a ve ahiret gününe inanıp da Allah’ın kendilerine verdiği rızıktan öyle dağıtsalardı! Allah onları bilmekteydi. (10)

Unutmayalım ki Rabbimiz bizden dâimâ samimiyet istiyor. Niyetlerimizde de ihlâs sahibi olmamızı arzu ediyor. Kendisine yaptığımız kulluğumuzu, ivazsız garazsız, hasbeten lillâh, yani sırf Allah rızâsı için îfâ etmemizi istiyor. İbadetlere riyâ ve gösterişle fânîleri ortak etmenin hazin neticelerine karşı, biz kullarını îkaz ediyor:

“Ey imân edenler! Allâh’a ve âhiret gününe inanmadığı hâlde, malını gösteriş için harcayan kimse gibi, başa kakmak ve incitmek sûretiyle, yaptığınız hayırlarınızı boşa çıkarmayın!

Böylesinin durumu, üzerinde biraz toprak bulunan düz kayaya benzer ki, sağanak bir yağmur isabet etmiş de onu çıplak, pürüzsüz bir kaya hâline getirivermiştir. Bunlar, kazandıklarından hiçbir şeye sahip olamazlar…” (11)

Abdullah b. Ömer’in âlim ve zâhid oğlu Sâlim, halife Ömer b. Abdülazîz’e şöyle yazar: “Şunu iyi bil ki, Allah Teâlâ’nın kuluna yardımı, kulun niyeti kadardır. Kimin niyeti tam olursa, Allah’ın ona yardımı da tam olur. Niyeti ne kadar azalırsa, Allah’ın yardımı da o kadar azalır.” (12)

Abdulkadir Geylani şöyle der:

“Yaptığın her ibadet seni Hakk’a yakın eylemeli. İbadetin tadını almalısın. Hak’la aranda dostluk olmalı. Bunlar olmuyorsa, bilesin ki, ibadet edemiyorsun. Yaptığın ibadetlerde karışıklık var. O karışık şeylerin ne olduğunu bilir misin? Onlar, gösteriş ve nifak alâmetidir. Dıştan Allah için yapar görünüp kalbinde halka gösteriş ve onlardan maddî bir talep bulunmasıdır. Ey amel sahibi, sana ihlâs gerek, bu yoksa boşuna yorulma.”der..

 “Sizi, toplama gününde, bir araya getirdiği o (gün), kimin aldandığının ortaya çıkacağı gündür. Kim Allah’a iman eder ve sâlih amel işlerse (Allah) onun kötülüklerini örter ve onu içinde ebedî kalacağı, altından ırmaklar akan cennetlere koyar. Onlar orada ebedi kalırlar. İşte büyük kurtuluş budur. (13)

Onlar verdikleri sözü tam bir biçimde yerine getirirler ve kötülüğü salgın olan bir günden korkarlar.

Yoksula, yetime ve esire, yemeği severek yedirirler.

 “Biz size yalnız ve yalnız Allah rızası için yediriyoruz. Sizden bir karşılık da bir teşekkür de istemiyoruz;

 Çünkü biz, asık suratlı, sert bir gün yüzünden Rabbimizden korkarız.” derler. (14)

Şair der ki: “Yâ İlâhî! Maksadım yalnız Sen’sin, talebim de sadece Sen’in rızâ-yı şerîfindir.” niyâzı, kulluk hayatımızın her ânında, gönül semâmızda yankılanmalıdır.

Niyetin salimiyeti gayretullahı harekete geçiren en önemli vesiledir. Eğer niyet salimse, Allah, az amele çok sevap verir ve o işe rahmet, bereket katar. Eğer niyet selim değilse, çok amel yapılsa dahi hiçbir karşılık alınamaz.

Allah niyetlerimize salimiyet versin. Niyetlerimizde var olan hastalıkları gidersin. Bizleri kendi rızasına uygun amel edenler’den  eylesin. (Âmin)  

 

————————-

 

  1. Kehf, 110
  2. Beyyine, 5
  3. Nur Suresi, 37
  4. Sünen-i Ebû Dâvûd Terceme ve Şerhi,İst. 1988, VI, 304.
  5. Bkz. age. sf. 140.
  6. Kadı Iyâz, Şifâ, II, 28-29
  7. Müsned-i Ahmed, 5/952-İbn’ül Esir,ÜsdülGabe 5857, İbn Hacer ,İsabe,9855, İbnManzur,Muhtasar
  8. Müslim, Tirmizî, Nesei
  9. Ahmed, V, 428, 429
  10. Nisa, 38-39
  11. Bakara, 264
  12. Abdullah Yıldız/ 40 hadis 40 ders
  13. Teğabun, 64/9)
  14. İnsan, 7-10