Günümüz İslami hareketlerine mensup olan pek çok davetçi kardeşimizin, özellikle de gençlerin yanlış veya eksik anladığı en önemli konuların başında Allah’ın yardımı, başarı ve zafer kavramları gelmektedir.

Bu kavramların teoride yanlış veya eksik öğrenilip anlaşılması, pratikte İslami hareketlere mensup davetçi kardeşlerimizi zaman içinde; acelecilik, ümitsizlik, haksız ve boş eleştiriler, çalışmalardan soğuma, uzlete çekilme, kalplerin birbirine karşı soğuması gibi son derece tehlikeli davranış bozukluklarına götürmektedir.
Bu halin doğal bir neticesi olarak İslami topluluklar içerisinde önce güvensizlik, birbirine karşı tahammülsüzlük ve soğumalar, sonra ümitsizlik ve uzlete çekilme duyguları hızla yayılmakta ve son olarak da topluluklar içerisinde çözülme, kopuş ve dağılma süreci kaçınılmaz bir son olarak karşımıza çıkmaktadır.
Davetçi kardeşlerimiz ve İslami cemaatlerin geleceği açısından çok önemli gördüğümüz bu konunun hakikatini incelemeye ve aynı zamanda bu kavramların yanlış veya eksik anlaşılmasının cemaatler ve onlara mensup olanlar üzerindeki olumsuz neticelerinden bahsetmeye çalışacağız.
Allahu Teâla Kur’an-ı Kerim’de şöyle buyuruyor: “Şüphesiz ki peygamberlerimize ve iman edenlere hem dünya hayatında, hem şahitlerin şahitlik edecekleri günde yardım ederiz. (Mü’min Suresi, 51)
“Allah, kendi dinine yardım edenlere mutlaka yardım eder.” (Hac Suresi, 40)
“Andolsun ki peygamber kullarımıza söz verdik. Onlar mutlaka zafere ulaşacaklardır. Bizim ordumuz şüphesiz üstün gelecektir.” (Saffat Suresi, 171-173)

İslami cemaatlere mensup olan kardeşlerimiz şunu iyi bilmeliler ki dünya gözüyle elde edilecek başarı ve başarısızlık, zafer veya mağlubiyet yani neticeler tamamen yüce Allah’ın elindedir. Allah azze ve celle onu dilediğine verir.

Bu ve benzeri ayetleri okuyan birçok kardeşimizin aklına ilk gelen şey, iman edenlerin küfrün karşısında dünya gözüyle kesin zafer kazanması, dinin galip gelmesi ve İslami devlet yapısının kurulmasıdır.
Allah’ın yardımı, başarı ve zafer kavramlarının sadece bu anlamı üzerinde durup, meseleyi bu şekilde anlayınca ortaya çok vahim olan şu sonuç çıkmaktadır: “Şayet küfrün karşısında gözle görülür şekilde açık zafer kazanılmaz, İslam devlet yapısı kurulmaz ve din yeryüzünde hâkim olmaz ise bütün cemaatler ve bu cemaatlere mensup olan davetçiler, başarısızlık ve mağlubiyet içindedirler.
Tabi ki bu anlayış doğru ve insaflı bir anlayış değildir. Bizler yakinen biliyoruz ki nice peygamberler (Allah’ın selamı onların üzerine olsun) bulundukları toplum içinde dünya gözüyle bir sonuca ulaşamadan Allah’a kavuşmuşlardır. Hatta bazı peygamberler yine dünya gözüyle bir sonuca ulaşamadan inkârcı azgınlar tarafından şehit edilmişlerdir.
Şanı Yüce Allah, peygamberlere ve inananlara kesin olarak yardım edeceğini ve zafere ulaştıracağını vaat etmiştir. Allah vaadinden asla dönmez.
Allah’ın, peygamberlere ve inananlara olan yardım ve zaferinin birçok çeşidi ve şekli vardır. Allah’ın inananlara olan yardım ve zaferi demek, illaki dünya gözüyle elle tutulur gözle görülür bir neticenin alınacağı anlamına gelmez.
İslami cemaatlere mensup olan kardeşlerimiz şunu iyi bilmeliler ki dünya gözüyle elde edilecek başarı ve başarısızlık, zafer veya mağlubiyet yani neticeler tamamen yüce Allah’ın elindedir. Allah azze ve celle onu dilediğine verir.
“Eğer siz (Uhud’da) bir acıya uğradınızsa, (Bedir’de de düşmanınız olan) o kavim de benzer bir acıya uğramıştır. O günleri (zafer ve mağlubiyeti) biz insanlar arasında döndürür dururuz (zaferi bazen bir topluma bazen öteki topluma nasip ederiz.) Ta ki Allah, iman edenleri ortaya çıkarsın ve aranızdan şahitler edinsin. Allah zalimleri sevmez.” (Al-i İmran Suresi,140)
“Allah, bunu size sırf bir müjde olsun ve kalpleriniz bu sayede rahatlasın diye yaptı. Zafer, yalnızca mutlak güç ve hikmet sahibi Allah katındandır.” (Al-i İmran Suresi, 126)
Dolayısıyla İslami cemaatler ve mensupları, başarı veya başarısızlığı, zafer veya mağlubiyeti değerlendirirken asla sonuç ölçüsü üzerinden değerlendirmemeleri gerekir. Burada İslami cemaat önderlerinin ve davetçi kardeşlerimizin kendilerine soracakları ve sorgulayacakları husus şu olmalıdır: Çalışmalarımızın, davetimizin ve cihadımızın başarıya ulaşabilmesi için meşru olan bütün yöntemleri kullandık ve gerekli tüm şartları yerine getirdik mi? İşte asıl sorulması ve sorgulanması gereken nokta burasıdır.
Yoksa netice/sonuç üzerinden başarı veya başarısızlık, zafer veya mağlubiyet sorgulaması neticelerin Allah’ın elinde olduğu hakikatini göz ardı etmektir. Bu tutum ve anlayış İslami hareketlerin en büyük problemidir.
İman edenlerin dünya gözüyle elde edecekleri zahir başarı ve zaferler, şanı yüce Allah’ın inananlara olan vaadinin, yardım ve lütfunun sadece bir çeşidi ve şeklidir. Muhakkak ki yüce Allah’ın inananlara olan vaat, yardım ve zaferlerinin farklı farklı şekilleri de vardır. Bunları ana başlıklar halinde şöyle sıralayabiliriz:
1. Yeryüzünde Mü’minlere Güç, Galibiyet ve İktidar Verilmek Suretiyle Gelen Yardım ve Zafer
Şanı yüce olan Allah, bazen peygamberlere ve inananlara -düşmanlarına karşı- dünya üzerinde gözlerin görebileceği açık ve net bir şekilde güç, galibiyet ve hâkimiyet verir. İşte bu Allah’ın inananlara vaat ettiği yardım ve zaferin sadece bir türüdür. Hz. Davud ve Hz. Süleyman (Allah’ın selamı onların üzerine olsun) peygamberlere gelen yardım ve zafer bu türdendir.
“Sonunda Allah’ın izniyle onları yendiler. Davud da Câlût’u öldürdü. Allah ona (Davud’a) hükümdarlık ve hikmet verdi, dilediği ilimlerden ona öğretti.” (Bakara Suresi, 251)
“Süleyman: Rabbim! Beni bağışla; bana, benden sonra kimsenin ulaşamayacağı bir hükümranlık ver. Şüphesiz sen, daima bağışta bulunansın, dedi. Bunun üzerine biz rüzgârı onun emrine verdik. Onun emriyle istediği yere yumuşacık akardı.” (Sad Suresi, 35-36)

“Eğer siz (Uhud’da) bir acıya uğradınızsa, (Bedir’de de düşmanınız olan) o kavim de benzer bir acıya uğramıştır. O günleri (zafer ve mağlubiyeti) biz insanlar arasında döndürür dururuz (zaferi bazen bir topluma bazen öteki topluma nasip ederiz.) Ta ki Allah, iman edenleri ortaya çıkarsın ve aranızdan şahitler edinsin. Allah zalimleri sevmez.” (Al-i İmran Suresi,140)

Yine şanı yüce Allah’ın Firavuna karşı Musa aleyhisselama yaptığı yardım ve gönderdiği zafer bu türdendir. Allah-u Teâla Musa aleyhisselama dünya hayatında Firavuna karşı açık zafer vermiş ve dinini galip getirmişti.
“İşte Firavun ve kavmi, orada yenildi ve küçük düşerek geri döndüler… Firavun ve kavminin yapmakta olduklarını ve yetiştirdikleri bahçeleri helâk ettik.” (Araf Suresi, 119-137)
“Bir zamanlar biz sizin için denizi yardık, sizi kurtardık, Firavun’un taraftarlarını da, siz bakıp dururken denizde boğduk.” (Bakara Suresi, 50)
Aynı şekilde şanı yüce Allah, peygamberimiz Hz. Muhammed (s.a.v.)’e de açık ve zahir bir yardımda bulunmuştur. Onun düşmanlarını Bedir’de de ve daha sonrasında da helak etmiş, küfrün belini kırmış, dinini bütün dinlere galip getirmiş ve İslam devleti kurulmuştur.
“Biz sana doğrusu apaçık bir fetih ihsan ettik.  Böylece Allah, senin geçmiş ve gelecek günahını bağışlar. Sana olan nimetini tamamlar ve seni doğru bir yola iletir. Ve sana şanlı bir zaferle yardım eder.” (Fetih Suresi, 1-3)
“Allah’ın yardımı ve zaferi geldiği ve insanların bölük bölük Allah’ın dinine girmekte olduklarını gördüğün vakit” (Nasr Suresi 1-2)
Allahu Teâla’nın peygamberlere ve inananlara olan bu türden yardımı insanların gözleri ile gördüğü ve hissettiği açık ve zahir zafer türlerindendir. Bu nefislere hoş gelen, ciğerleri serinleten, kalpleri ferahlatan bir yardım ve zaferdir.
2. Düşmanların Helak Edilmesi ve Mü’minlerin Kurtarılması Suretiyle Gelen Yardım ve Zafer
Bazen Allahu Teâla’nın yardım ve zaferi, peygamberlere ve iman edenlere zulmeden azgın düşmanların yok edilmesi ve mü’minlerin kurtarılması şeklinde gerçekleşir. Nitekim Allahu Teâlâ’nın Hz. Nuh’a, Hz. Hud’a, Hz. Salih’e, Hz. Lut’a, Hz. Şuayb’a (Allah’ın selamı onların üzerine olsun) ve onlara inananlara yaptığı yardım ve gönderdiği zafer bu türdendir.

“Allah, bunu size sırf bir müjde olsun ve kalpleriniz bu sayede rahatlasın diye yaptı. Zafer, yalnızca mutlak güç ve hikmet sahibi Allah katındandır.” (Al-i İmran Suresi, 126)

“Nuh’a vahyolundu ki: Kavminden iman etmiş olanlardan başkası artık (sana) asla inanmayacak. Öyle ise onların işlemekte olduklarından (günahlardan) dolayı üzülme. Gözlerimizin önünde ve vahyimiz (emrimiz) uyarınca gemiyi yap ve zulmedenler hakkında bana (bir şey) söyleme! Onlar mutlaka boğulacaklardır! (Nihayet) “Ey yer suyunu yut! Ve ey gök (suyunu) tut!” denildi. Su çekildi; iş bitirildi; (gemi de) Cûdî (dağının) üzerine yerleşti. Ve: “O zalimler topluluğunun canı cehenneme!” denildi.” (Hud Suresi, 36-37-44)
“Onu (Hud’u) ve onunla beraber olanları rahmetimizle kurtardık ve âyetlerimizi yalanlayıp da iman etmeyenlerin kökünü kestik.” (Araf Suresi, 72)
“Ey Salih! Eğer sen gerçekten peygamberlerdensen bizi tehdit ettiğin azabı bize getir, dediler. Bunun üzerine onları o (gürültülü) sarsıntı yakaladı da yurtlarında diz üstü dona kaldılar.” (Araf Suresi,77-78)
“Kavminin cevabı: Onları (Lût’u ve taraftarlarını) memleketinizden çıkarın; çünkü onlar fazla temizlenen insanlarmış! demelerinden başka bir şey olmadı. Biz de onu ve karısından başka aile efradını kurtardık; çünkü karısı geride kalanlardan (kâfirlerden) idi. Ve üzerlerine (taş) yağmuru yağdırdık. Bak ki günahkârların sonu nasıl oldu!” (Araf Suresi, 82-84)
“Kavminden ileri gelen kâfirler dediler ki: Eğer Şuayb’e uyarsanız o takdirde siz mutlaka ziyana uğrarsınız. Derken o şiddetli deprem onları yakalayıverdi de yurtlarında diz üstü donakaldılar.” (Araf Suresi, 90-91)
Muhakkak ki; inkârcı, azgın ve zalim toplulukların çetin bir azapla yok edilmesi ve inananların zulümden kurtulmaları muvahhidler için büyük bir yardım ve zafer, inkârcılar içinse büyük bir yıkımdır.
Şanı yüce Allah, küfre ve zulme mühlet verir fakat asla ihmal etmez.
3. Peygamberlerin ve İnananların Ölümlerinden Sonra Gelen Zafer
Bazen zafer, peygamber ve mü’minlerin ölümlerinden sonra Allah’ın onların düşmanlarından intikam alması ve davalarını aziz kılması suretiyle gelir. Şanı yüce olan Allah, Hz. Yahya (a.s.) ile Hz. Zekeriyya (a.s.)’ı öldürenlerden ve Hz. İsa (a.s.)’ı öldürmek isteyenlerden intikamını almıştır. Hz. Yahya (a.s.)’ı öldürenlere Buhdunnasrı, Hz. İsa (a.s.)’ı öldürmek isteyenlere de Romalıları musallat ederek intikamını almıştır.
Kur’an-ı Kerim’de geçen Ashab-ı Uhdud olayının perde arkasını da unutmamak gerekir. İslami hareketlere mensup davetçi kardeşlerimizin bu kıssadan çıkaracakları çok dersler vardır.
Rasulullah (s.a.v.) Kur’an-ı Kerim’de bahsedilen bu olayın perde arkasını bize detaylı ve uzun bir şekilde bildiriyor. Bilmeyenler ve unutanlar için bu çok uzun hadiseyi özetle anlatmakta fayda var. Geçmişte güçlü bir Kral vardı. Bu Kral’ın birde sihirbazı vardı. Sihirbaz yaşlanınca, Kral’a yetiştirmesi için kendisine bir genç göndermesini istedi. Kral ona bir genç yolladı. Sihirbaz, gence birtakım sihirler öğretiyordu. Gencin evi ile sihirbazın arasında bir rahip yaşıyordu. Bu rahip tevhid inancına sahipti. Genç bir gün rahibin yanına uğradı. Onu ve söylediklerini çok beğendi. Artık rahibin yanına sık sık uğruyor fakat bunu ailesinden, sihirbazdan ve Kral’dan gizliyordu.

Allahu Teâla şöyle buyuruyor; “(O mü’minler ki) hicret ettiler, yurtlarından çıkarıldılar, benim yolumda eziyete uğradılar, çarpıştılar ve öldürüldüler. Yemin olsun ki bende onların kötülüklerini örteceğim ve onları altlarından ırmaklar akan cennetlere koyacağım. Bu mükâfat Allah tarafındandır.” (Al-i İmran Suresi, 195)

Kral bu gencin Allah’a iman ettiğini ve hastaları iyileştirdiğini duyunca onu huzuruna getirtti. Kral ona; “Bana haber verildiğine göre sen sihirle körleri, alacaları ve bazı hastalıkları iyileştiriyormuşsun öyle mi?” dedi. Genç; “Ben hiç kimseye şifa veremem. Şifayı ancak Allah verir.” dedi. Kral; “Bende mi?” dedi. Genç; “Evet sende şifa veremezsin.” Kral; “Senin benden başka rabbin var mı?” dedi. Genç; “Evet! Benimde seninde rabbin Allah’tır.” dedi. Bunun üzerine kral onu öldürmek istedi. Genç, Allah’ın izniyle kralın adamlarının elinden kurtuldu ve Kral’ın yanına geldi. Kral onu her öldürmek istediğinde genç Allah’ın yardımıyla Kral’ın adamlarının elinden kurtulup yine Kral’ın yanına geliyordu. Sonunda genç şöyle dedi; “Ey Kral! Benim sana söylediğimi yapmadıkça beni öldürmeye gücün yetmez. Eğer benim sana söylediğimi yaparsan o zaman beni öldürürsün” dedi. Kral; “Neymiş o diye sordu. Genç; “Sen insanları yüksekçe bir yerde toplarsın. Sonra beni bir hurma kütüğüne bağlarsın. Ok çantamdan bir ok alır ve gencin rabbi olan Allah’ın adıyla der ve oku atarsın. Eğer böyle yaparsan beni öldürürsün.” dedi. Kral gencin dediğini yaptı. Halkı herkesin izleyebileceği bir yerde topladı. Sonra gencin rabbi olan Allah’ın adıyla deyip oku attı. Ok gencin tam şakağına isabet etti ve delikanlı elini okun değdiği yere koyup öldü. Bunun üzerine halk hep beraber “Delikanlının rabbine iman ettik.” dediler. Kral’a; “Görüyor musun? Allah’a yemin olsun ki korktuğun ve yasakladığın şey başına geldi. Halkın hepsi iman etti.” denildi. (Müslim-Babu zühd-1861)
Rasulullah (s.a.v.)’in anlattığı bu olaydan çıkan başarı ve zaferleri şöyle sıralayabiliriz;
Bütün insanlar bir gün ölecektir. Fakat insanlar içinde çok az bir kısmı şehitlik makamına ulaşabilecektir. İşte bu genç Allah’ın yardımı ile dünya hayatına şehid olarak veda ederek büyük bir zafer kazanmıştır.
Genç, büyük bir sabır ve sebatla düşündüğü, planladığı şeyleri uygulamaya koyduğu ve canını Allah yolunda feda ettiği zaman insanlar bu gencin rabbi olan Allah’a iman etmiş ve tağutu inkâr etmişlerdi. İşte bu sonuç bir davetçi için en büyük zaferdir.
Yüce Allah’ın bu genci, kendisinden sonraki milletler için, kıyamete kadar hayır ve dualar ile hatırlanacak bir örnek kılması da büyük bir zaferdir.
Sonuç olarak, Allah azze ve celle bazen başarı ve zaferi davetçilerin davası uğruna canlarını feda etmelerinden sonra gönderir. Fakat davetçiler o zaferi dünya gözüyle göremezler.
İslami cemaatlere mensup olan davetçi kardeşlerimiz şunu iyi bilmeliler ki, küfrün, şirkin ve cahiliyyenin ortadan kalkıp, imanın ve İslam’ın topluma hâkim olması süreci çok uzun çok zorlu ve çileli bir mücadeleden geçecektir. Bizler şanı yüce Allah’ın kesin olarak vereceğini vaat ettiği zaferin nerede, nasıl ve ne zaman geleceğini bilemeyiz. Bu Allah’ın takdir ettiği zamanda ve takdir ettiği şekilde olacaktır. Bizler dünya gözüyle bu açık zafer gününü göremeyebiliriz. Fakat bizler Allah’ın emrettiği şekilde dosdoğru olmak, onun yolunda mücadele etmek, zafere giden yola girmek ve o yola bir taş koymak ile sorumluyuz.
“İşte onun için sen (tevhide) dâvet et ve emrolunduğun gibi dosdoğru ol. Onların heveslerine uyma ve de ki: Ben Allah’ın indirdiği Kitab’a inandım ve aranızda adaleti gerçekleştirmekle emrolundum. Allah bizim de Rabbimiz, sizin de Rabbinizdir. Bizim işlediklerimiz bize, sizin işledikleriniz de sizedir. Aramızda tartışılabilecek bir konu yoktur. Allah hepimizi bir araya toplar, dönüş de O’nadır.” (Şura Suresi, 15)
“Sen, sana vahyedilene sımsıkı sarıl. Şüphesiz sen, dosdoğru yoldasın. Doğrusu Kur’an, sana ve kavmine bir öğüttür. İleride ondan sorumlu tutulacaksınız.” (Zuhruf Suresi, 43-44)
“Sana emrolunanı açıkça söyle ve ortak koşanlardan yüz çevir!” (Hicr Suresi, 94)
Artık Allah yolunda savaş. Sen, kendinden başkası (sebebiyle) sorumlu tutulmazsın. Müminleri de teşvik et. Umulur ki Allah kâfirlerin gücünü kırar (güçleriyle size zarar vermelerini önler). Allah’ın gücü daha çetin ve cezası daha şiddetlidir.” (Nisa Suresi, 84)
4. Yüce Allah’ın Yeryüzünde Mü’minlere Şerefli Makamlar Vermesi Suretiyle Gelen Yardım ve Zafer
İnsanların birçoğunun dünya gözüyle baktıklarında perişanlık, hüsran ve mağlubiyet olarak gördükleri hapsedilme, işkence, eziyet, sürgün ve öldürülme gibi sonuçlar aslında şanı yüce Allah’ın iman edenlere verdiği en şerefli makamlar ve en büyük zaferlerdendir. Çünkü iman edenlerin hapsedilmeleri halvet makamını, çektikleri eziyet ve işkenceler mazlumiyet makamını, sürgün edilmeleri muhacirlik makamını ve Allah yolunda öldürülmeleri de şehitlik makamını kazanmaya bir vesiledir.
Allah’ın lütfu ile yeryüzünde kazanılan bu makamlar, daha sonrasında gelecek olan en büyük, en ihtişamlı ve en kesin zaferin müjdecisidirler.
Allahu Teâla şöyle buyuruyor; “(O mü’minler ki) hicret ettiler, yurtlarından çıkarıldılar, benim yolumda eziyete uğradılar, çarpıştılar ve öldürüldüler. Yemin olsun ki bende onların kötülüklerini örteceğim ve onları altlarından ırmaklar akan cennetlere koyacağım. Bu mükâfat Allah tarafındandır.” (Al-i İmran Suresi, 195)
5. Yüce Allah’ın İman Edenlere Cenneti Vermesi Suretiyle Gelen Zafer
Allah’a ve ahiret gününe iman eden mü’minler, aynı zamanda bu dünya hayatının gelip geçici olduğuna basit ve değersiz olduğuna, onun üzerinde elde edilecek makam, mevki, itibar, şöhret ve zenginliğin Allah katında hiçbir özel değeri olmadığına da iman etmektedirler.
Davetçi kardeşlerimiz şunu iyi bilmeliler ki ahiret hayatından başka hayat yoktur. (Buhari, Menakibul Ensar 9, Müslim, Cihad 126,129)
Bu dünya fanidir. Bizlerin tek amacı ve talebi sonsuz olan ahiret hayatını kazanmaktır. Orada elde edilecek kazançlar, makam ve mevkiler hakiki kurtuluşumuz, Allah’ın bize vereceği en büyük ikram ve en büyük zaferdir.
Dolayısıyla yaratılışımızın gayesi olan kulluğumuzun hesaba çekildiği ve sonuç olarak hakkımızda kesinleşen hükmün CENNET olduğu gün, işte o zaman gerçek ve nihai zafer kazanılmış olacaktır.
“İnanıp iyi işler yapanlara gelince, Rableri onları rahmetine kabul eder. İşte apaçık kurtuluş budur.” (Casiye Suresi 30)
“İman edip sâlih ameller işleyenlere gelince, halkın en hayırlısı da onlardır. Onların Rableri katındaki mükâfatları, zemininden ırmaklar akan, içinde devamlı olarak kalacakları Adn cennetleridir. Allah kendilerinden hoşnut olmuş, onlar da Allah’tan hoşnut olmuşlardır. Bu söylenenler hep Rabbinden korkan (O’na saygı gösterenler) içindir.” (Beyyine 7-8)

Allah’ın Yardımı, Başarı ve Zafer -2