“Allah, göklerin ve yerin nurudur. O’nun nurunun misali, içinde çerağ bulunan bir kandil yuvası gibidir. O çerağ bir sırça içindedir. Sırça sanki inci gibi parlayan bir yıldızdır. Güneşin doğduğu yere de, battığı yere de nisbeti olmayan mübarek bir ağaçtan, zeytinden tutuşturulup yakılır. Ateş değmese dahi, neredeyse yağın kendisi aydınlatacak. Nur üstüne nurdur. Allah, dilediğini nuruna kavuşturur. Allah, insana misaller verir. Ve Allah, her şeyi bilendir.” [1]

İbni Kesir, Ebu Cafer Er-Razi, Rebi b. Enes’ten, o da Ebu’l Aliyye’den ve Ubeyy b. Kab’tan naklen; “Allah yerin ve göklerin nurudur.” ayeti hakkında şöyle diyor: “O, Allah’ın imanı ve Kuran’ı kalbine yerleştirdiği Mü’mindir.”

Allah celle celaluhu kime hidayet vermişse, kimin kalbine iman ve Kuran’ı sevdirmişse, kim Allah celle celaluhu’a iman edip onun sözüyle amel ediyorsa, o kimse Allah celle celaluhu’nun yeryüzündeki nurudur.

Allah celle celaluhu yer ve göklere hidayet veren, yani yolunu gösterendir. Yer ve gökler ancak Allah celle celaluhu’nun nuru ile kendine ait olan doğru hareket seyrini bulabilir.

Hidayet, Allah celle celaluhu’nun nuru, aydınlığı, yol göstericiliği, kulunu yalnız bırakmaması, kuluna olan yakınlığı, kulunu karanlıklardan aydınlığa ulaştırması, onu kendi nuruna kavuşturmasıdır.

Allah nurunu (hidayetini) Mü’minin kalbine koyar. Mü’minin kalbi bu nurun (ışığın) yanacağı kandildir. Mü’minin kalbindeki bu nur “mübarek bir ağaç”tan çok faydalı, ne doğuya ne de batıya mensup olan zeytin ağacından tutuşturulur. O ne doğuya ait ne de batıya. Ayetteki zeytin ağacı, Allah’ın kanunlarıdır. İbni Kesir diyor ki: “Mü’min kalbindeki saflıktan dolayı özü şeffaf olan lambaya ve onu kuşatan kandile benzetiliyor, Kuran ve şeriat ise bozuk ve bulanık olmayan, saf ve parlayan zeytinyağına…” Ayette geçen zeytinyağı, Allah’ın şeriatıdır. O ne doğuya ne batıya mensubtur. Halis Rabbanidir. Ne insan üretimi beşer zihninden çıkmış kominizme, ne de kapitalizme asla benzemez. O’nun kaynağı aciz olan insan değildir. O Rabbanidir. Yaratıcısından onun kalbine inen, onu anlamaya, onunla nurlanmaya ve onun nurunu yaymaya hazır olan kalplere layık görülür.

“Neredeyse ateş değmese de yağı ışık verir.” Parlaklığından dolayı ateşe değmese de kendisi ışık verir. Kalbe nur veren bu şeriatın aydınlığı ne kadar da büyüktür.

“Nur üzerine nurdur.” Allah’ın hidayet verdiği imanlı bir kalp nurdur. Allah’ın şeriatı da nurdur. İman ve şeriat bir araya gelince bu, nur üzerine nurdur.

Kuran ile amel kalp için sürekli bir kaynaktır. O kalbin lambası sürekli yanar.

İşte Allah dilediğine bu nuru verir. Ve Allah celle celaluhu’nun seçtiği bu kimseler insanların da hidayet kaynağı olurlar. Bu, insana verilmiş en büyük şeref ve onurdur. İnsan kalbi bundan daha kıymetli, daha değerli ne taşıyabilir ki?

Allah katından, kalbine gönderilmiş bir inci var ve sen kalbini bu inciyi taşıyan bir kutu, bir kap olarak Rabbine sunacaksın. Allah celle celaluhu bunun için senin kalbini seçecek. Ya Rab, bu ne büyük bir şereftir? Kalbinde, Rabbinin katından gönderilmiş inci taşıyan insan nasıl da değerli ve kıymetli olur?

Rabbim kalplerimizde taşıdığımız tüm boş davaları, boş sevgileri, boş acı ve hüzünleri atmayı, içerisine kendi davasını yerleştirip bizlere davası ile şereflenmeyi nasib etsin inşaAllah. Kalbimiz ve bedenlerimizde O’nun davası yükselsin, tek yükümüz İslâm davası olsun.

Peki, böyle şerefli kullar nerede bulunur? Biz o kulları nerede bulabiliriz? Ya da biz gerçekten o kullardan mıyız? Öyle ise bunu nasıl anlarız? Rabbimiz bunun cevabını bize ayetinde bildiriyor. İşte o kimselerin bulunduğu konum bilgisi:

“(Bu kandil) birtakım evlerdedir ki, Allah (o evlerin) yücelmesine ve içlerinde isminin okunmasına izin vermiştir. Orada sabah akşam O’nu tesbih ederler. Öyle erler ki; ne ticaret, ne alış-veriş onları Allah’ı zikretmekten, namaz kılmaktan ve zekât vermekten alıkoymaz. Onlar gönüllerin ve gözlerin döneceği günden korkarlar.” [2]

İşte o nur sahiplerinin yeri; onlar Allah’ın mescidlerinde bulunurlar. Durumları ise; ne ticaretleri ne kazanma hırsları yani dünya sevgileri, onları Allah celle celaluhu’ı anmaktan, O’nun sözünü yüceltmekten, O’na şükretmekten asla alıkoymaz.

Onlar Allah’ın vermiş olduğu nimetleri itiraf ederler. Bu nimetlerden dolayı Allah’a hamd ederler. Bu nimetleri Allahcelle celaluhu’nun rızasını kazanmak için kullanırlar.

Allah celle celaluhu Duha Sûresi 11.ayetinde şöyle buyuruyor: “Yalnızca Rabbinin nimetini anlat.” Bu ayette anlatılması emredilen nimet; “Allah yoluna davet etmek, O’nun şeriatını tebliğ etmek ve ümmete İslâm’ı öğretmektir.”

İnsan, dalalet ve cahiliyet içinde olduğu günleri hatırlamalı ve Allah celle celaluhu’nun kendisini karanlıktan nura kavuşturduğuna böyle şükretmelidir.

Allah celle celaluhu, Nur’a kavuşacağımız ve Nur’a kavuşmuş insanların nerede ve nasıl bir hal üzere olduklarını bize bildirmiştir. Yine de bu ayetle bizler, “Bulunduğumuz yer neresidir? Yani nasıl evlerin içerisinde bulunuyoruz? Allah’ın çokça anıldığı evlerde mi yoksa O’nun unutulduğu evlerde mi?” Bunu kontrol ettiğimizde kendi durumumuzu da kolaylıkla görebiliriz. Allah’ın verdiği nimetlerin, ticaret ve kazanma hırsımızın bizi Allah’ı anmaktan alıkoyup koymadığını da kolaylıkla görebiliriz.

Eğer konumlarımız mescidler değil, durumlarımız da Allah’ı anan vaziyette değilse, Rabbim bizi muhafaza etsin.

İmanlarımızı terbiye edeceğimiz yer mescidlerdir. Kalplerin nurlanmasına vesile olan amelleri de Allah celle celaluhu bize bildiriyor. Onlar; Allah’ı anmak, namaz kılmak, zekât vermek, ahiret gününden korkmaktır.

Rabbim bizleri, adının anıldığı mescidlerde, adını anan, O’nun nuruna kavuşmuş Mü’minlerle beraber eylesin. Kalplerimizi nuruna layık eylesin inşaAllah… Allahumme Âmin.

Selâm ve dua ile…    

 

 

[1]. Nur, 35

[2]. Nur, 36-37