Kök salmak için değil de, bir gölge uzantısı kadar kalıp gideceğimiz şu âhir ömrümüzde öyle olaylar, öyle şahsiyetler gündemimize gelip konuk olup gitti ki. Her gelen bir şeyler fısıldadı, bir şeyler anlattı; bir zamanlar cihâna sığmayan şimdiler de iki gölün arasına sıkışan İslâm ümmetine.

Ne yazalım inançlarını şehâdetle taçlandırıp, ‘Ben geldim yâ Rabbi’ diyerek, tekbirlerle Allah’a gidenlerin arkasından. Ne diyelim sorumluluklarının farkına varıp da dikenlere, cam kırıklarına basmadan, silahların önünde izzeti sergileyenlerin akabinden…

Adı; Hadîl’di… ‘Güvercin sesi’ manâsını Aksa’nın bağrında taşıyıp durdu. Ümmetin acı sızıntısına muttâli olan biriydi Hadîl… Yükünü bırakarak bir güvercin edâsıyla Rabbine de uçup gitti. Bomba ve silah seslerinin eğitimin nağmesi olduğu Filistin de her gün okula silahların gölgesi altında gidip gelirken, İslâm ümmetine feryât edenlerden biriydi. Taşıdığı iki gözü zulümlere ve zorbalığa, kulakları geceleri yükselen âh-u figânlara tanıklık etmiş, zihni ise sürekli ‘çıkış nerede’ suâlini sorup durmuştu.

Yaşı daha 17 idi. Baharı fırsat bilip de çetin kış şartlarına imân ve ahlâkını hazırlayan biriydi. Yaş bahanesinin arkasına sığınanların aksine taşımış olduğu küçük yüreğinde; Hanım sahâbilerin, Hafsa’ların, Aişelerin, Ummu İmâralar’ın hayat ve duruşlarnın ma’kes bulduğu biriydi. Tavizlere kapı kapatan, ‘yüzündeki örtüyü indir’ diyen İsrail askerine, ‘Bu Allah’ın emridir’ diyerek silahların ölüm kustuğu bir zaman da şehâdete alnı ak bir şekilde yürüyenlerden biriydi.
Yaşı daha 17 idi. Herkes Allah’a yaklaşacak bir kurbân, bir vesile aradığı şu zilhicce günlerinde, O en kıymetli canını Rabbine takdim etti. Asrı saâdette yaşayan bir olayı tekrâr tekrâr bizlere yansıtarak okuttu. Ganimetler dağıtılıp da ‘bu da senin savaştan dolayı düşen payın’ denildiğin de Allah Rasûlü’nin yüzüne bakarak ‹Ben ganimet istemem. Şu alnımdan bir ok gelsin de şehid olayım yâ Rasûlullah!’ diyen zenci sahâbe vardı. Savaş sonrası tam da işâret ettiği yerden ok yemiş ve Rabbine doğru yürümüştü. Bu manzarayı gören Allah Rasûlü sallallah’u aleyhi ve sellem: ‘Bu Allah’a karşı doğru oldu, Allah da bunu tasdîk etti’ dedi. İşte ey Hadîl, sen de yaşadığın kısa hayâtta arkadaşların şâhitliği ile Allah’a karşı doğru oldun. Attığın bütün adımlar da örtünün, nikâbın izzetinden, Aksa’nın kurtulmasından bahsettin. Allah azîmu’ş-şân da senin sözlerini; aldığın kurşun yarası ve girdiğin şehâdet listesi ile doğruladı.

Küçük yaş da kur’an-ı ezberlemiş, önce Rabbinle bağlantıyı kurmuş, evvela Allah’ı tanımıştın. Ma’rifetle aydınlanan ömründe ibâdetlerini özenerek yapıp onu izzete ve şehâdete götüren bir basamak görmüştün. Okul da ‘fıkıh ve teşrî’ bölümüne girerek ağır sorumlulukların ilimsiz olmayacağını bilerek kitaplar alıp okuyor, dinini tam yaşamanın kuralını öğreniyordun. Örtüden giderek tavizler verip onu paçavraya çevirenlerin aksine önce beyaz bir başörtüsü alıp takmış, kısa zaman sonra ise peçeyle birlikte uzun ve siyah olan örtüye bürünmüştün. Bu başörtüsü leke götürmez diyerek hayâtın her safhasına bunu yaydın, adımlarını sağlam attın. Gönlü mescidlere bağlı genç kızlardan biriydin. Mescide gider küçük kız çocuklarının kur’an’dan ezberlediği yerleri tekrâr tekrâr dinler, onlara bazı âyetleri tefsir eder, nasıl yaşanılması gerektiğini anlatır dururdun. Kız çocuklarına alıp da kurs bitiminde hediye ettiğin kitap ise gâyet mânidardı. Râğıb Sercân’in ‘Mâzâ kaddeme’l-Müslimûne lil-âlem/ Müslümanlar dünyâ’ya ne sundu?’ adlı kitâbıydı. Küçük beyinlere nakşettiği; ‘Bizim de bir şeyler yapmamız lazım’ hakikatiydi.

Rasûlullah sallallah’u aleyhi ve sellem’in ‘Pazartesi-Perşembe oruç tuttuğunu’ öğrendiğinden bu yana orucunu bırakmamış, gördüğü her arkadaşına ‘Vallahi bu oruçları tutmak, insana öyle güzel bir his veriyor ki bundan asla vazgeçmememiz lazım’ diyordun. Gece namazını öğrendiğinden beri de sürekli kıyâma dururken görülürdün. Gecene gündüz boyası çalınca Allah da senin gecelerini gündüz gibi yapmıştı. Hadîl dünyâ gecesini gündüz yaptı, Allah da O’nun âhiret karanlıklarını gündüz gibi yapacaktır inşaallah.
Bütün bu öğrendiği hakikat incileri hazin bir şırıltı ile bir yöne doğru nehir gibi aktı. Aktı da israil askerinin önünde durdu. Orada birikti. Artık öğrenilen ilmin amel ve pratiği kalmıştı. İşte her gün şehâdete erenlerin gelip de durduğu silahın menziliydi burası. Yıllardır zulümlerine engel olunamadığı Filistin topraklarıydı burası. Minik minik yavruların bile ölürken avuçlarında taş taşıdığı yerdi burası. Yeni doğanların bile önce annesinin göğsüne sonra da yerde ki taşa baktığı yerdi burası. Önce yolda durduruldu. Buradan geçmen için yüzünü açman lazım denildiğinde 17 yaşındaki Hadîl; ‘Bu Allah’ın emridir’ diyerek reddetti. Allah’ın yoluna canını adamıştı Meryem gibi, Uhud da Sümeyrâ gibi. Bedenine isâbet eden 9-10 kurşun ise O’nu Allah’ın yolundan ayıramadı. Melek edâsıyla çıktığı bu kutlu yolda, yine melekleri imrendirecek bir şehâdetle yürüdü Rabbine.

İşte Hadîl böyleydi. Meltem rüzgârı gibi bir hayât yaşadı, Allah’a hamdederek yürüdü, ümmetin yitiği olarak da bu dünyâ’dan ayrıldı. Kısa zaman da zirveye tırmananlardan oldu. Taşımış olduğu fikrin dedikodusunu yapmayarak, inancın ve örtünün namusunu İsrail askerine karşı dimdik durarak gösterdi. Üstâd’ın dediği gibi “Çiçekler bahar da gelir, Öyle kutsi çiçeklere zemin hazır etmek gelir” terennümüyle kendisinden sonra gelecek nesle bir iz düşümü bırakarak gitti.

Demiştik O Hadîl’dir. Güvercin sesi mânâsı ile Rabbine kanat çırparak gidendir.

Ömrünün baharında taçlandırdığın şehâdetin kutlu olsun, büyük bir iştiyâkla gittiğin Rabbimiz sana merhametiyle muâmele etsin. Geride kalan biz İslâm ümmetine de şuûr, bilinç, idrâk ve ittifâk nasip etsin..

Allah’umme âmin.