Âlemlerin Rabbi olan Allah’a hamd olsun. Şirki ortadan kaldırıp Allah’ın kulları arasında tevhid dinini muhkem bir şekilde yerleştirmek için bütün gücüyle Allah yolunda cihad eden Peygamber Efendimiz’e, bu hususta onun en büyük yardımcıları olan ve Allah’ın dini uğrunda canları ve mallarıyla cihad eden âline ve ashabına ve bu yol üzerinde kıyamete kadar onlara tâbi olan mü’minlere salât ve selam olsun.

İmdi; biz bu makâlemizde kıyamete kadar gelmiş ve gelecek bütün mücahidlerin rehberi ve komutanı olan Peygamber Efendimiz sallallahu aleyhi ve sellem’in cihadından, kendi zamanındaki mücahidlerin rehberi ve komutanı olmasından bir nebze olsun bahsetmeye çalışacağız. Allah Azze ve celle’den niyazımız şudur ki, Peygamber Efendimiz’i örnek alan ve onun yolunda ilerleyen büyük komutanları İslam ümmetine lütfetsin!
Öncelikle bilinmesi gerekir ki, İslam dininin zirvesi cihaddır. Herhangi bir şahsiyetin yüceliği, cihadın kısımlarını ve mertebelerini ne kadar gerçekleştirdiği ile orantılıdır. İbni Kayyim el-Cevziyye rahimehullah, cihadın dört mertebesi olan nefisle cihad, şeytanla cihad, kâfirlerle cihad ve münafıklarla cihadın mahiyet ve kısımlarını beyan ettikten sonra şöyle demektedir: “Hicret olmadan cihad tamamlanmaz. İman olmadan da hicret ve cihad meydana gelmez. İşte Allah’ın rahmetini umanlar, bu üç vazifeyi de yerine getirenlerdir. Nitekim Allah Teâlâ şöyle buyurmaktadır: “Muhakkak ki iman edenler, hicret edenler ve Allah yolunda cihad edenler; işte Allah’ın rahmetini umacak olanlar bunlardır. Allah Ğafûr ve Rahîm’dir.” (Bakara; 218) Allah katında yaratılmışların en üstünü, cihadın bütün mertebelerini tam bir şekilde yerine getirenlerdir. İnsanların Allah katındaki mertebeleri, cihadın mertebelerini yerine getirmekteki farklılıklarına göre değişmektedir. Bundan dolayıdır ki yaratılmışlar arasında Allah katında en üstün ve en kerim olan, Allah’ın son peygamberidir. Zira o cihadın bütün mertebelerini yerine getirmiş ve Allah yolunda hakkıyla cihad etmiştir. Peygamber olarak gönderildiği andan, Allah Azze ve celle’nin ruhunu kabzettiği ana kadar cihadına devam etmiştir.” (1)

1- Cihadla Me’mur Bir Peygamber

Peygamber Efendimiz sallallahu aleyhi ve sellem Allah yolunda cihad etmekle ve Allah’ın düşmanlarına karşı savaşmakla emrolunmuştu. O da Allah Azze ve celle’nin bu emrini hakkıyla yerine getirebilmek için bütün gücünü sarfediyordu. Allah Azze ve celle ona şöyle buyurmuştu: “(Ey Muhammed!) Allah yolunda savaş. Sen ancak kendinden sorumlusun. Mü’minleri de teşvik et. Umulur ki Allah, inkâr edenlerin savaşma gücünü kırarak onları defeder. Allah, güç bakımından daha kuvvetli ve cezalandırması daha şiddetli olandır.” (Nisâ; 84) Rabbinden bu ve benzeri emirleri alan Peygamber Efendimiz kâfirlere karşı amansız bir savaşa girişmiş ve kendisine tâbi olan mü’minleri de hem sözleriyle hem de yaşantısıyla Allah yolunda cihada teşvik etmiştir. Nitekim Abdullah b. Ömer radıyallâhu anhuma’nın rivayet ettiği hadis’i şerifte Peygamber Efendimiz şöyle buyurmuştur: “İnsanlar Allah’tan başka ilah olmadığına ve Muhammed’in Allah’ın Rasûlü olduğuna şehadet edinceye, namazı ikâme edip, zekâtı verinceye kadar onlarla savaşmakla emrolundum. Bunu yaptıkları zaman kanlarını ve mallarını benden korumuş olurlar. Ancak İslam’ın hakkı hariç. Onların hesapları da Allah Teâlâ’ya aittir.” (2) Ashabını da Allah yolunda cihada teşvik ederek şöyle buyurmaktaydı: “Mallarınızla, canlarınızla ve dillerinizle müşriklere karşı cihad edin.” (3) Ebû Hureyre radıyallâhu anhu’nun rivayet ettiği hadis’i şerifte de şöyle buyurmaktaydı: “Her kim gaza etmeden ve gazveye çıkmayı içinden geçirmeden ölecek olursa, nifakın bir şubesi üzerinde ölmüş olur.” (4)

Ashabı arasında en fazla gazvelere çıkmak isteyen ve cihad yolunda yürümeyi en çok arzulayan Efendimiz sallallahu aleyhi ve sellem idi. Ebû Hureyre radıyallâhu anhu’nun rivayet ettiği hadis’i şerifinde şöyle buyurmaktaydı: “Muhammed’in canı elinde bulunan Allah’a yemin ederim ki, eğer Müslümanlara meşakkat (olacağı endişem) olmasaydı, Allah yolunda gazveye çıkan hiçbir birliğin gerisinde asla oturup kalmazdım. Fakat ne ben onları bindirecek binekler bulabiliyorum, ne de onlar (binek sahibi olabilecek) bir genişlik bulabiliyorlar. Bununla beraber (ben cihada çıkacak olursam) benden geri kalmaları, onlara meşakkatli ve ağır gelir.” (5) İşte bu üstün şevkle ve büyük azimle bizzat kendisi çok kısa bir sürede onlarca gazveye ve meydan muharebesine katılmış, bu konuda Efendilerini örnek alan ashabı da yüzlerce gazve ve seriyyeye çıkmışlardır. Hayat onlar için tam anlamıyla iman ve cihaddan ibaretti. Böylece yirmi üç sene gibi kısa bir sürede bütün Arabistan yarımadasından şirk ve küfrü izale ederek, tevhid dinini ikame etmeye muvaffak olmuştu. Bu büyük cihadının neticesinde şu fenâ yurdundan bekâ yurduna irtihal ettiği sırada insanlar üç kısma ayrılmıştı; ona iman ederek kurtuluşa erenler, onun kurmuş olduğu İslam devletine cizye vererek güvene kavuşanlar ve onunla savaşma yolunu tercih ederek yenilmeye ve kaybetmeye mahkûm olanlar.

2- Şehâdeti Arzulayan Bir Peygamber

Peygamberlerin imamı ve Âdemoğullarının seyyidi/efendisi olan Rasûl’i Ekrem’in en büyük arzusu, Allah yolunda öldürülerek şehid olmaktı. Zira onun hayatı Allah yolunda cihad etmekten ibaretti. Cihad ise, öldürmek ya da öldürülmek demekti. Ve Allah yolunda öldürülerek şehid olmak, peygamberlikten sonra ulaşılabilecek en yüce makamdı. İşte bütün faziletli makamlara nâil olmak isteyen Peygamber Efendimiz, dünyaya veda ederken şehadet kapısından çıkmak istiyordu. Şehadet makamının ne kadar yüce olduğunu göstermek için, sadece bu bile yeterlidir. Ebû Hureyre radıyallâhu anhu dedi ki: Peygamber Efendimiz sallallahu aleyhi ve sellem şöyle buyurdu: “Muhammed’in canı elinde bulunan Allah’a yemin ederim ki, Allah yolunda savaşarak öldürülmeyi, sonra (diriltilip) tekrar savaşarak öldürülmeyi, sonra (diriltilip) tekrar savaşarak öldürülmeyi arzulamaktayım.” (6) İşte ilâhi muvaffakiyete mazhar olmak isteyen komutanlar için numûne’i imtisal ve gerçek zaferleri gaye edinmiş hakiki mücahidler için üsve’i hasene! Cihadı hayat tarzı olarak benimsemek ve hakiki hayatı elde etmek için şehadete sevdalı olmak…

3- Şecâatin Zirvesinde Bir Peygamber

Allah yolunda savaşmak ve cihad meydanlarında bulunmak için en gerekli hususlardan biri de şecaattir. Şecaat, şiddetli olaylar karşısında ve en korkutucu anlarda dahi kalbin sebatını yitirmemesidir. Cihadın bütün mertebelerini hakkıyla yerine getiren Peygamber’i Zîşan, şecaatte en zirvedeydi. Enes radıyallâhu anhu şöyle demektedir: “Rasûlullah sallallahu aleyhi ve sellem insanların en güzeli, en cömerdi ve en cesuru idi. Bir gece Medineliler duydukları bir sesten dolayı korkmuşlardı. Bazıları sesin geldiği yere doğru hareket ettiler. Rasûlullah sallallahu aleyhi ve sellem ise dönerken onları yolda karşıladı. Sesin geldiği tarafa onlardan önce varmıştı. Ebû Talha’ya ait eğer vurulmamış bir atın üzerinde ve kılıcı boynunda asılı bir vaziyette onlara “korkmayın, korkmayın (endişelenecek bir şey yok)” diyordu.” (7)

Berâ b. Âzib radıyallâhu anhu şöyle diyordu: “Allah’a yemin olsun ki, savaşın iyice kızıştığı anlarda biz, Rasûlullah sallallahu aleyhi ve sellem’e sığınıp onunla korunuyorduk. Bizim en cesurumuz bile ancak onun yanında ve hizasında dururdu.” (8) Yine şecaatin zirvesinde bulunan en büyük cengâverlerden Hz. Ali radıyallâhu anhu’nun şu şahitliği de yeterlidir: “Savaş şiddetlendiği ve iyice kızıştığı zamanda bizler Rasûlullah sallallahu aleyhi ve sellem’e sığınarak korunurduk. Bizim aramızda ondan daha çok düşmana yakın bir kişi bile bulunmazdı. Bedir gününde bizim içimizde düşmana en yakın olan ve o gün insanlar arasında en şiddetli bir şekilde çarpışan Peygamber Efendimiz sallallahu aleyhi ve sellem’e sığınarak korunmaya çalıştığımız anı şu anda görür gibi hatırlamaktayım.” (9) Böylece Peygamber Efendimiz sallallahu aleyhi ve sellem ashabına örnek olmakta ve şecaatli olmanın yolunu onlara göstermekteydi. Savaş gibi çetin ve zor durumlarda komutanın şecaatli olması ve ayaklarını sağlam bir şekilde yere basması bütün orduyu muhafaza eder ve askerleri de şecaatli davranmaya sevkederek Allah’ın yardımının ve zaferin gelmesini sağlar. Tarih boyunca muvaffak ve muzaffer olan bütün orduların komutanları, askerlerinden çok daha fazla şecaatli davranmış ve şecaat konusunda onlara örnek olmuşlardır.

4- Hezimet Anında Sabırlı ve Metanetli, Muzaffer Olduğunda da Mütevazı ve Alçakgönüllü Bir Peygamber

Allah azze ve celle’nin: “Eğer size (Uhud savaşında) bir yara dokunduysa, muhakkak ki o kavme de (Bedir savaşında) onun gibi bir yara dokunmuştur. Biz bu günleri (galibiyet ve mağlubiyet günlerini) insanlar arasında evirip çeviririz.” (Âl-i İmrân; 140) buyurduğu gibi savaşın iki yüzü vardır. Savaşta biri galip diğeri ise mağlup olacak iki taraf bulunmaktadır ve hiçbir zaman aynı taraf sürekli galip de olmaz mağlup da olmaz. Bu Allah’ın bir sünnetidir. Bu kanuna göre Bedir’de galip gelen Müslümanlar, Uhud savaşında mağlup olmuşlardır. Mekke’yi fethettikten hemen sonra Huneyn savaşının başında hezimete uğramışlardır. Bununla beraber nihâi zafer her zaman takva sahiplerine yâr olmuştur.

Allah’ın sünneti bu şekilde olmakla beraber zafer ya da hezimet esnasında komutanın takınacağı tavır çok önemlidir. Zafer kazandığında şımararak kibirlenen ve yenilgiye uğradığında da korkup kaçan bir komutanın, ordusuna zarardan başka kazandıracağı bir şey yoktur. Zira böyle bir ordu nihayette helak olmaya mahkûmdur. Bütün mücahidlerin rehberi ve komutanı olan Rasûl’i Ekrem sallallahu aleyhi ve sellem ise, zafer ve galibiyet zamanında mütevazı ve alçakgönüllü, yenilgi ve hezimet anında da sabırlı ve metanetli olmuştur. Nitekim kendisini ve ashabını zorla Mekke’den çıkaran, kendisine ve ashabına her türlü işkenceyi yapmış bulunan Kureyş kabilesini yenerek Mekke’i Mükerreme’ye bir fatih olarak girdiği zaman Rabbine karşı o kadar mütevazı olmuştu ki, devesinin üzerinde boynunu bükmüş ve neredeyse başı devesinin boynuna değecek şekilde Rabbinin önünde eğilmişti. Daha sonra Müslümanlara her türlü zulmü reva görmüş olan Kureyş kabilesini affetmiş ve onları âzad etmişti.
Diğer taraftan hem Uhud savaşında hem de Huneyn savaşında Müslümanların birçoğu savaş meydanını terkedip hezimete uğramışken, Rasûl’i Ekrem sallallahu aleyhi ve sellem sabır ve metanetini korumuş ve sabitkadem yerinde sebat etmişti. Abbas radıyallahu anhu anlatıyor: “Huneyn gününde Müslümanlarla kâfirler karşılaşınca, (bazı) Müslümanlar arkalarını dönüp kaçtılar. Bunun üzerine Peygamber Efendimiz sallallahu aleyhi ve sellem katırını kâfirlerin tarafına doğru sürmeye başladı. Ben ise, o tarafa doğru daha hızlı gitmesin diye katırın yularından tutmuş onu engellemeye çalışıyordum. Bu arada Ebû Süfyan b. Haris de katırın eğerinden tutmuştu…” (10)  Hz. Peygamber’in ve çevresinde bulunan az sayıdaki mü’minlerin bu sabır ve metanetleri, Uhud gazvesinde Müslümanların tekrar toparlanarak topluca katliama maruz kalmaktan kurtulmalarını sağlamış ve Huneyn savaşında da hezimeti kesin bir zafere dönüştürmüştür.

5-  Affetmeyi Seven, Gerektiğinde de Cezalandıran Bir Peygamber

Peygamber Efendimiz sallallahu aleyhi ve sellem’in en temel özelliklerinden birisi de mü’minlere karşı şefkatli, merhametli, hilim sahibi ve affedici olmasıydı. Nitekim Allah Azze ve celle onun hakkında şöyle buyurmuştu: “Yemin olsun ki size, kendinizden bir peygamber gelmiştir. Sıkıntıya düşmeniz ona ağır gelir. O, size son derece düşkündür. Mü’minlere çok şefkatli ve merhametlidir.” (Tevbe; 128) Nitekim Uhud savaşında okçular, Ayneyn tepesindeki mevzilerini terketmişlerdi. Bunun üzerine kesin bir zafer, acı bir hezimete dönüşmüş ve Müslümanların birçoğu savaş meydanını terkederek kaçmıştı. Gerçekten çok büyük bir felaket ve tasavvuru zor acılar yaşanmıştı. En güzide sahabelerden yetmiş kişi şehid olmuş, Peygamber Efendimiz sallallahu aleyhi ve sellem dahi yaralanmıştı. Buna rağmen Rasûl’i Ekrem mevzilerini terkeden ve kaçan bütün Müslümanları affetti. Bu olay üzerine şu âyeti kerime nâzil oldu: “Allah’ın rahmeti sayesinde (Uhud savaşında) onlara (emrine uymayanlara) yumuşak davrandın. Eğer sen kaba ve katı kalpli olsaydın, muhakkak ki onlar, çevrenden dağılır giderlerdi. Öyle ise onları affet, onların bağışlanmalarını dile ve işlerde onlarla istişare et. Azmedip karar verdiğinde de artık Allah’a tevekkül et. Şüphesiz ki Allah, tevekkül edenleri sever.” (Âl-i imrân: 159)

Bununla birlikte Rasûl’i Ekrem sallallahu aleyhi ve sellem, Allah yolunda cihad ederken ciddi hatalar yapan bazı sahabilerini de cezalandırmıştır. Bunu da sadece onları ıslah etmek ve terbiye etmek gayesiyle Allah’ın emri gereği yapmıştır. Nitekim hiç bir mazeretleri bulunmadığı halde Tebûk gazvesinden geri kalan ve Rasûl’i Ekrem ile birlikte cihada katılmayan Ka’b b. Malik ve iki arkadaşını elli gün boyunca toplumdan tecrid edilmekle cezalandırmıştır. Bu süre zarfında Müslümanlardan hiç kimse onlarla konuşmamış ve hatta eşlerinin dahi kendilerinden uzak durması emredilmiştir.  Öyle ki geniş olmasına rağmen dünya onlara dar gelmişti. Samimiyetle tevbe ederek Allah’a sığınınca, Allah da onların tevbelerini kabul ettiğini âyeti kerime indirerek beyan buyurmuştu. Yine Rasûl’i Ekrem sallallahu aleyhi ve sellem, Allah yolunda cihad ederken “Lâ ilâhe illallâh” diyerek müslüman olan bir kişiyi aceleyle öldüren en çok sevdiği ashabından biri olan Üsame b. Zeyd radıyallahu anhuma’yı şiddetli bir şekilde tekdir etmiş ve kendisine defalarca: “Kıyamet gününde “Lâ ilâhe illallâh”ı ne yapacaksın”  buyurmuştur. Aynı şekilde komutasındaki bir birlik ile Cezimeoğulları üzerine gönderilen ve onlardan “sabe’nâ, sabe’nâ (dinden çıktık, dinden çıktık, yani eski dinimizden çıkarak müslüman olduk)” diyerek İslâm dinine girdiklerini ifade etmeye çalışan bazı kimseleri, onların maksatlarını tam anlamadan acele ederek öldüren Halid b. Velid hakkında şöyle buyurmuştu: “Allah’ım! Halid’in yaptığından beriyim ve onun yaptığından Sana sığınırım.”

Âlemlere rahmet olarak gönderilen Efendimiz sallallahu aleyhi ve sellem, böylece bazen sözle takdir ederek bazen de fiili cezalar vererek askerlerini terbiye ediyordu. Çünkü onun vazifesi ta’lim, terbiye, ıslâh ve tezkiyeden ibaretti. Bu mükemmel Rabbâni terbiyeyle dünyayı fethedecek komutanlar yetiştirdi.

6- Ashâbını Yetiştiren Ve Cihâdi Sahada Onları Eğiten Bir Peygamber

Rasûl’i Ekrem sallallahu aleyhi ve sellem, ashabını zorluklara tahammül gösterecek ve büyük vazifelerin üstesinden gelebilecek şekilde eğitmekteydi. Çünkü Allah Azze ve celle’nin onunla göndermiş olduğu din’i mübin’i İslâm, bütün insanlığa gönderilmiş ve önünde katetmesi gereken çok uzun ve zorluklarla/savaşlarla dolu bir mesafe bulunmaktaydı. O da ashabını kendisinden sonra dahi bu dinin bayraktarlığını yapacak, Allah’ın kelimesini/şeriatını en yüce kılacak ve geleceğin büyük savaşlarında İslam ordularına komutanlık edecek tarzda yetiştiriyordu. Bundan dolayı da ashabı arasında askeri alanda kabiliyetini keşfettiği kişileri hemen öne geçiriyor ve seriyyelerde onları komutan olarak atıyordu. Bu hususta kabiliyetli olduktan sonra ilk Müslümanlardan olması ya da yeni İslam’a girmiş bulunması, yaşının büyük olması veya genç olması, Muhacirlerden mi yoksa Ensar’dan mı olduğu arasında fark gözetmiyordu. Allah Azze ve celle’nin kendisine emrettiği şekilde her vazifeyi ancak ehil olan kişilere tevdi ediyordu. Bu konuda da Allah’ın inayeti ile muvaffak oluyordu. Zira Allah Azze ve celle en mükemmel bir şekilde onu terbiye etmişti ve o da aynı şekilde ashabını terbiye ediyordu. İşte Rasûl’i Ekrem sallallahu aleyhi ve sellem’in vefatından hemen sonra baş gösteren riddet olaylarını ve iç isyanları bastıran, daha sonra da o dönemin süper devletleri olan Pers ve Bizans cephelerindeki büyük savaşlarda zaferden zafere koşarak ülkeler fetheden tarihin o en büyük komutanları bu nebevi terbiyeyle yetişmişlerdi.

7- Şûrâ İle Hareket Eden Bir Peygamber

Rasûl’i Ekrem sallallahu aleyhi ve sellem’in ashabını terbiye etme yöntemlerinden biri de sürekli onlarla istişare etmesiydi. Allah’ın peygamberi olmasına ve insanlık âleminden çıkmış en olgun akıl sahibi olmasına rağmen insanlar arasında en fazla ashabıyla istişare eden oydu. Nasıl böyle olmasın ki, Rabb’i ona şöyle emretmekteydi: “Öyle ise onları affet, onların bağışlanmalarını dile ve işlerde onlarla istişare et. Azmedip karar verdiğinde de artık Allah’a tevekkül et. Şüphesiz ki Allah, tevekkül edenleri sever.” (Âl-i imrân; 159) Diğer bir âyeti kerimede cennet nimetlerine müstahak olan kulların özelliklerini sayarken şöyle buyurmaktadır: “… Onlar işlerini aralarında istişare ile yürütürler…” ( Şûrâ; 38)

O da Rabb’inin emrine uyarak kendisine vahiy inmemiş konularda ashabıyla istişarede bulunup, şûrâ neticesinde karar verdiği şeyi Allah’a tevekkül ederek uygulamaya koyardı. Bedir gazvesinde Mekke ordusuyla karşılaşınca, onlarla savaşmak hususunda ashabına danışmış ve özellikle Ensârın görüşünü öğrenmek istemişti; onlar da şöyle demişlerdi: “Ey Allah’ın elçisi! Şayet bizim önümüzde şu denize dalsan, biz de seninle birlikte dalardık. Eğer “Berkü’l-Ğımad” denilen yere dahi bizi götürsen, seninle birlikte gideriz. Biz asla sana, Mûsâ’nın kavminin Mûsâ’ya söylediği gibi demeyiz: “Git, sen ve Rabbin ikiniz savaşın. Şüphesiz ki biz oturup duranlarız” (Mâide; 24) Ancak biz şöyle deriz: Sen git, biz de seninle beraberiz. Senin önünde, sağında ve solunda savaşanlarız.” (11) Bedir sahasında Peygamber Efendimiz’in konaklayıp karargâh kurduğu yer hususunda Hubab b. Münzir radıyallâhu anhu ona şöyle demişti: “Ya Rasûlallah! Burayı karargâh edinmeniz, Allah’tan gelen bir vahiyle midir -ki böyle olursa ne ileri ne de geri gidebiliriz- yoksa bu bir taktik, savaş hilesi ve tecrübe midir?” Peygamber Efendimiz bunun bir taktik ve tecrübe olduğunu haber verince de orada karargâh kurulmasının doğru olmadığını, Bedir kuyularının yanında karargâh kurulmasının daha doğru olacağını söyledi ve onun söylediği gibi yapıldı. Yine Peygamber Efendimiz Uhud savaşında Medine’de kalıp müdafaa savaşı mı, yoksa Medine dışına çıkıp meydan muharebesi mi yapma konusunda ashabına danıştı. Kendisinin görüşü Medine’de kalmak olmasına rağmen özellikle genç sahabelerin meydan muharebesi yapılması yönündeki ısrarlarına bakarak Uhud meydanına gitmeyi kararlaştırdı. Yine Ahzab gazvesinde müttefik ordulara nasıl karşı konulacağı hususunda istişare edilince, Selman-ı Farisi’nin teklifiyle Medine’nin çevresine hendek kazılmasına karar verildi. Rasûl’i Ekrem’in istişarelerinin sayılamayacak kadar çok örnekleri bulunmaktadır. Böylece hem ashabının gönlünü hoş etmekte, hem kendilerinin de görüş belirttiği işleri severek ve isteyerek yapmalarını sağlamakta ve hem de savaş gibi ciddi konularda tecrübe kazanmalarını ve tecrübeleri paylaşmalarını istemekteydi. İslam tarihi boyunca büyük işler başaran salih ve muttaki komutanlar da âlimlerle ve tecrübe sahibi kimselerle istişare etmiş ve bu konuda Rasûl’i Zîşan’a tâbi olmuşlardır.

8- Ahdine Vefakâr ve Sözüne Sâdık Bir Peygamber

Peygamber Efendimiz sallallahu aleyhi ve sellem’in en temel özelliklerinden biri de ahidlerine vefakâr ve sözleşmelerine sâdık kalmasıydı. Şartlar ne kadar zor olursa olsun asla ahdine vefasızlık etmezdi. Zira onun Rabbi celle celâluhû, mü’min kullarının özelliklerini sayarken şöyle buyurmuştu: “Onlar ki, emanetlerine ve ahidlerine riayet ederler.” (Mü’minûn; 8) Yine Allah Azze ve celle’nin ona vahyettiği ve hikmet olarak nitelendirdiği emirlerden biri de şuydu: “Verilen sözü yerine getirin. Şüphesiz ki verilen sözden mes’uliyet vardır.” (İsra; 34)

Peygamber Efendimiz’in bu özelliği o kadar meşhurdu ki, düşmanları dahi bunu biliyor ve itiraf ediyorlardı. Nitekim Hudeybiye barış antlaşması müddeti içerisinde Şam’da bulunan Ebû Süfyan, Peygamber Efendimiz hakkında tahkikat yapmak isteyen Bizans İmparatoru Heraklius tarafından çağrılır ve aralarında uzun bir konuşma geçer. Konuşmanın bir bölümü şöyledir: Heraklius: “(Peygamber olduğunu söyleyen bu kişi) verdiği sözünü ve ahdini bozan birisi mi?” diye sorar. Ebû Süfyan şöyle der: “Hayır. Ancak biz şu anda onunla yapmış olduğumuz bir antlaşma müddeti içindeyiz ve onun ne yapacağını bilemiyoruz.” Ebû Süfyan der ki: “Sorduğu sorular içinde kendisine bir şeyler sokuşturacağım bundan başka bir kelime bulamadım.” Bunun üzerine Heraklius şöyle der: “Ben sana: ‘O sözüne muhalefet ediyor mu?’ diye sordum. Sen de, sözüne muhalefet etmediğini söyledin. İşte peygamberler böyledir, sözlerine asla muhalefet etmezler ve ahidlerini bozmazlar.” (12)

İşte bu üstün özelliğinden dolayı Peygamber Efendimiz Hudeybiye antlaşması gününde müşriklerin elinden kaçan ve zincirleriyle birlikte Hudeybiye meydanına gelen Ebû Cendel’i tekrar müşriklere geri vermişti. Hâlbuki Ebû Cendel geri verilmemesi için yalvarıp duruyor ve dininde fitneye düşürülmekten korktuğunu söylüyordu. Peygamber Efendimiz, müşriklerin temsilcisi olan Ebû Cendel’in babası Süheyl b. Amr’a, kendisinin hatırı için Ebû Cendel’i serbest bırakmasını rica ettiyse de Süheyl kabul etmemiş ve antlaşmanın geçerli olabilmesi için Ebû Cendel’in geri verilmesini şart koşmuştu. Âlemlere rahmet olan Efendimiz de sırf sözüne sâdık kalabilmek için Ebû Cendel’e sabır tavsiye ederek bütün Müslümanların gözü önünde onu geri vermişti. Gerçekten çok zor ve çok büyük bir gündü. Nasıl geri vermesin ki?! Hâlbuki o şöyle buyurmuştu: “Şüphesiz ki yaptığı sözleşmeye muhalefet eden ve antlaşmasını bozarak ğadreden her kişi için kıyamet gününde bir bayrak dikilir ve şöyle denilir: “İşte bu falan kişinin ğadridir.” (13)

“Savaş hiledir” buyuran Peygamber Efendimiz, savaşlarında kâfirleri hezimete uğratmayı sağlayacak çeşitli taktik ve hilelere başvurmasına rağmen asla verdiği sözlere ve yaptığı antlaşmalara kendisi muhalefet etmemiştir. Zira kâfirler antlaşmayı bozmaya yeltenmeden, antlaşmayı bozmaya sebep olacak her türlü hile İslam’a göre yasaktır. Düşmanı mağlup edecek hilelere başvurmakla, söz ve antlaşmalarına riayet etmeyi bir arada yürütmek olsa olsa peygamberlere ve onların izini takip eden muttaki komutanlara has bir özelliktir. Takva sahibi Müslüman komutanlarla kâfir komutanları birbirinden ayıran en önemli özelliklerden biri de budur. Yine Müslümanlardan salih ve muttaki bir komutanı, fâsık ve fâcir bir komutandan ayıran özelliklerin başında bu gelmektedir.

9- Düşmanından Erken Davranan Bir Peygamber

Allah azze ve celle şöyle buyurmaktadır: “O (kâfir) kavmi takip etmekte gevşeklik göstermeyin. Eğer siz acı duyuyorsanız, şüphesiz ki onlar da sizin kadar acı duyuyorlar. Üstelik siz Allah’tan, onların ummadığı şeyleri umuyorsunuz. Allah her şeyi çok iyi bilendir, hüküm ve hikmet sahibidir.” (Nisâ; 104) Diğer bir ayet’i kerimede şöyle buyurmaktadır: “Onlara karşı gücünüzün yettiği kadar kuvvet ve bağlanıp beslenmiş savaş atları hazırlayın ki bununla Allah’ın düşmanını, sizin düşmanınızı ve daha bunlardan başka sizin bilmediğiniz, fakat Allah’ın bildiği diğer düşmanları korkutasınız…” (Enfâl; 60) Allah Azze ve celle’nin bu ve benzeri emirlerine uyarak Peygamber Efendimiz sürekli bir şekilde Allah yolunda cihada çıkmaya ve Allah’ın düşmanlarını tepelemeye hazır bir şekilde bekliyordu. Zira Medine’i Münevvere’de, her tarafı düşmanlar tarafından sarılmış filiz bir İslam devleti kurmuştu ve bu devletini korumak ve güçlendirmek için devamlı bir şekilde ordusunu hazır tutması gerekiyordu. Medine’ye yönelecek en küçük bir tehlikeye anında cevap verilmesi gerekiyordu. Civardaki kabile, beylik ve devletlerin İslam devleti hakkında tezgâhladıkları bütün fitnelerden haberdar olunması ve hemen önlem alınması bir zorunluluktu. Allah’ın inayetiyle Peygamber Efendimiz bu ve benzeri bütün tedbirleri en mükemmel bir şekilde alıyor ve sürekli düşmanından önce harekete geçiyordu. İmkânlar ölçüsünde Arabistan›ın her tarafına gönderdiği seriyyeler, askeri ve istihbarat amaçlı küçük birlikler sayesinde düşmanların hareketlerini takip ediyor ve yapılması gerekeni hemen uygulamaya koyuyordu. Pek çok defa Medine’i Münevvere’ye saldırmak üzere plan yaptıklarını ve toparlanmaya çalıştıklarını haber aldığı düşmanlarına, daha onlar yerlerinden ayrılmadan ani baskın düzenleyip onları hezimete uğratıyordu. Bazen de Ka’b b. Eşref olayında olduğu gibi sinsi, hilekâr ve düzenbaz düşmanlarını bir grup fedai göndererek ortadan kaldırıyordu. Yorulmak bilmeyen bir azimle çalışarak, İslam devletini harici ve dâhili tehlikelerden ve fitne unsurlarından korumaya gayret sarf ediyordu. Kureyş ahdini bozarak, müttefikleri Bekiroğullarına yardım ederek İslam devletinin müttefikleri olan Huzaâ kabilesine saldırınca; Rasul’i Ekrem hemen harekete geçerek Mekke’i Mükerreme’yi fethetti. Aynı şekilde Bizans Devleti’nin Müslümanlara saldırmak için hazırlıklar yaptığını ve toparlandığını haber alır almaz hemen otuz bin kişilik ordusunu hazırlayaıp, Tebuk gazvesine çıkarak Şam sınırlarına gider. Böyle büyük bir ordunun başında Rasul’i Ekrem’i Şam sınırlarında gören Bizanslılar korktular ve onun karşısına çıkmaya cesaret edemediler ve dağıldılar. Rasul’i Ekrem de birçok kabileyle antlaşmalar yaparak muzaffer bir şekilde Medine’i Münevvere’ye geri döndüler.   

————————-

1. İbni Kayyim el-Cevziyye, Zâdü’l-Meâd: 3/11-12
2. Buhari: 25;  Müslim: 22
3. Ebû Dâvûd: 2504; Nesâî: 6/7; İmam Ahmed, Müsned: 3/124. Sahih bir hadis olup, Enes b. Malik radıyallâhu anhu rivayet etmiştir.
4. Müslim: 1910
5. Buhari: 36; Müslim: 1876
6. Buhari: 36; Müslim: 1876
7. Buhari, Cihad: 82;  Müslim, Fezâil: 48
8. Müslim, Cihad: 79
9. İmam Ahmed, Müsned: 1/86. Sahih bir hadistir.  
10.  Müslim: 1775
11. Buhari: 3952
12. Buhari: 7
13. Buhari: 6177;  Müslim: 1735