İslam sadece bir felsefe veya mistik bir inanç değildir. O, Allah’ın yarattıkları için koyduğu yasalara uygun hayat biçimidir. Ferdi ve sosyal hayatı ilgilendiren her konuda İslam’ın mutlaka tecellisi bulunmaktadır. Zaten Kur’ân-ı Kerîm’e göre de din-i İslam ile hayat birbirinden ayrı şeyler değildir. Buna göre din ve dünya işlerini ayrı mütalaa eden düşünceler İslam tasavvuruna göre “bölücüdür” ve İslam dışıdır. (1) Hayatın her alanını ilâhî buyruklara göre tanzim etmenin adı olan İslam; gerek dünyasından vazgeçemeyen entellerin, gerek hevasına göre tuttuğu yolu bir mezhep olarak sistemleştiren siyasilerin, gerekse yöneticilere mücâmele etmeyi hüner sayan bilgililerin elinde her kılığa ve kalıba sokulabilen bir şey gibi gözükse de esasında o, âlemlerin Rabbinin dinidir ve yeryüzünde hayatı ilgilendiren her alanda ilke ve düsturları müslüman olduğunu ifade edenler için dikkate alınmalıdır.

İslam, ifrat-tefrit arasında “orta yollu” olmanın adıdır. Ölçüsüzlüğün her türlüsünü “ıslah edilmesi gerekli” bir hastalık olarak kabul eder. Hayatı, kâinatı, insanı, dünyayı ve bunlarsız düşünülemeyen her şeyi ilahi buyruklara göre konumlandırmış, Allah azze ve celle’nin bizler için razı olduğu dinin adıdır İslam. Yarattığı her şeyde ölçü ve denge bulunan Rabbü’l-âlemîn’in bizler için seçip razı olduğu İslam’ın buyruklarında ifrat veya tefritin varlığını düşünmek “Allah’ı hakkıyla takdir edemeyen” müşrik kafasının şeytanî fikir idmanından başka bir şey değildir. Buna göre kısâs nasıl denge ve ölçü ise miras hukuku da aynı şekilde ilâhî fermanın dengeli bir takdiridir. “Eşitlik” isimli olgu putuna tapanların içlerine sinmese de… “Özgürlük” yaldızıyla bezenmiş “şeytanî hevâsatını” ilâh kabul edenler beğenmese de…

Kendisinin dışındaki bütün hayat görüşlerini bâtıl olarak resmeder İslam. Ne varını yoğunu dünyadan ibaret kabul eden Yahûdi anlayışını (2) ne de “dünya neyime” diyen klasik Hristiyan rahip anlayışını doğru bulmaz. (3) Günümüzde Yahûdi düşüncesine râm olmuş materyalist batı medeniyeti ile varlığı-yokluğu dünya olan komünist doğu medeniyetinin sunduğu hayat anlayışının da İslam açısından kıymet ifade eden bir tarafı bulunmamaktadır. Ahiret yurdunu aramak, dünyadan nasibini unutmamak (4), denge dini olan İslam’ın hayat görüşüdür. O, müslümanların iki dünyasının mutluluklarını temin etmek olan amacına bu ölçüyle ulaştırır.

Hristiyanların dünyayı önemsemeyen geçmiş tavırlarından sıyrılıp materyalist bir hayat tasavvuruna sahip olmaları gibi kimi zaman bir takım müslümanların ahireti ihmal edip dünyevileştiği olmuştur. Gözle görülenin yegâne ölçü kabul edildiği günümüzde de durum bundan farklı değildir. “Ümmetin lideri” olmakla tavsif edilenler manevi hayatımızdaki hasarları onaranlar değil maddi olarak “hizmetlerini minnet olarak gözümüzün içine sokanlar” olmuştur artık. Dünyaya karşı zühdün propagandasını yapan, “sadece bir yünün/sûf yeterli olacağını” salık veren dervişler yedi yıldızlı otel reklamlarında arz-ı endam ediyor şimdi. Özü-sözü bir Ebû Zerr raduyallahu anhû’yu edebiyatlarına ara ek malzeme olarak kullanan Kârundaşlar görmek işten bile değil bu zamanda.

İslam’ın hayat anlayışı ile müslümanların halleri birlikte mütalaa edildiğinde karşılaşılan ibretlik manzaranın sorumlusu, elbette tasavvuruna zehir zerk edilirken sessiz kalan müslümanlardır. Yoksa İslam, hayat anlayışını dikkate alan topluluklara asr-ı saadet yaşatacak potansiyeli ilke ve düsturlarında barındırmaktadır ve kıyamete kadar bunu da koruyacaktır.

Dünyada unutulmaması gereken bir nasibi olduğunu bilen müslümanın elinden, dilinden, cebinden, fabrikasından, evinden, teknolojisinden, okulundan, sokağından, pazarından yani hayatı ilgilendiren herhangi bir alanından ahirette kendisini zor durumda bırakacak bir ürünün çıkması doğru değildir. Aynı şekilde ilâhî ikramlara mazhar olacağı ahiret yurdunun yolunu ararken geçilmesi gereken durak olan dünyayı ihmal etmek de aynı şekilde müslüman tasavvuruna uymayan bir yanılgıdır. Dünya ahireti kazanmak için engel değil bir sebeptir. Ahiret de dünya nimetlerinden istifade etmemeye gerekçe kılınmamalıdır. Dünya nimetlerinden nasıl, ne kadar ve ne şekilde yararlanılacağı konusunda ahiretin bir nevi kontrol mekanizması olduğu da elbette unutulmamalıdır.  

 

————————-

 

  1. Bu cümleleri iktibas ettiğimiz İsmail Lütfi Çakan’a ait Müslümanca Yaşamak isimli hacmi küçük, tesiri büyük eserin okunması âcizane tavsiyemizdir. A.g.e., s. 33-46.
  2. Konuyla ilgili olarak birçok ayet-i kerîme bulunmaktadır. Örnek olarak Bakara Suresi’nin 96. ayet-i kerîmesi zikredilebilir: “And olsun ki, Yahûdîlerin hayata diğer insanlardan ve hatta Allah’a eş koşanlardan da daha düşkün olduklarını görürsün. Her biri ömrünün bin yıl olmasını ister. Oysa uzun ömürlü olması onu azabdan uzaklaştırmaz. Allah onların yaptıklarını görür.”
  3. “Dünyayı önemsemediği için ömrü boyunca ayaklarını yıkama günahı işlemeyen”, “yüzüne ve ayağına elli yıl su değdirmeyen” Rahip Antoni ve Rahip Abraham’ın, bunlar dışında mistik Hristiyan anlayışının ilginç dünya ve hayat görüşleri için bk. Ebü’l-Hasan Ali en-Nedvî, Müslümanların Gerilemesiyle Dünya Neler Kaybetti?, s. 135-136.
  4. “Allah’ın sana verdiğinden (O’nun yolunda harcayarak) ahiret yurdunu iste; ama dünyadan da nasibini unutma…” Kasas Suresi 77.