Afrika bir zamanlar İslâm ümmetinin hâkimiyetinde iken şu an ki durumdan çok üstün bir yaşam içerisindeydi. Hatta hayatın birçok alanında ilerlemeler kaydedilmişti. Afrika’da, İslâm’ın etkisiyle ilerleyen insanlık  1924’de İslâm hilafetinin yıkılışına kadar devam etti. Hilafet makamı kaldırıldıktan sonra Müslümanlar başsız kaldılar. Böylelikle Afrika’yı ele geçiren sömürgeci Avrupalılar, bu kıtadaki tüm ilerlemeleri, maalesef durdurdular. Asırlar içerisinde Afrika’da, kazanılan, kaydedilen, hayatın birçok alanlarındaki ilerlemeler, tıpkı Endülüs de olduğu gibi Avrupalıların elleriyle yerle bir edildi. Avrupa’nın amacı insanları medenileştirmek ya da teknolojik açıdan ilerletmek değil aksine köleleştirmek, sömürmek ve teknolojik ve birçok alanda kendine bağımlı kılmaktır.

Dünyada Müslümanlar söz sahibi olmadığı sürece insanları güdüp ellerindekini yağmalayan güçler hep var olacak ve toplumlar arasındaki alakalar sadece menfaat üzerine kurulmaya devam edecektir. Avrupalıların dünya zenginliklerini elde edebilmek için uyguladığı sömürgecilik durmayacaktır, işgaller bitmeyecektir. Müslümanlar uluslararası arenadan kaybolduğundan beri, dünyanın hali hiç değişmemiştir. Hilafet yıkıldığından beri Müslümanlar ve diğer milletler adalete hasret kalmışlardır. Avrupa’nın ve daha sonrasında Amerika’nın rüyası olan kapitalizm; dünyayı sürekli tüketen, tükettikçe haz alan insan kalabalıkları şeklinde bambaşka bir portre çizmiştir.

İnsanlar istedikleri yönetim şeklini ve kendi seçimlerini uyguladığını sanmaktadır. Aslında dev bir senaryo içerisinde hapsedilmişlerdir. Kendi seçenekleri değil dayatılan seçenekler arasında seçim yapmaktadırlar. Bu durum insanların özgürlüğü değil köleleşmesidir. Bu durum insanları, sadece haz merkezli tutumları ele alınan, duygulardan yoksun robotlara dönüştürmüştür. İnsanlar her imkâna rağmen mutsuzdurlar. Çünkü bedenleri her türlü hazzı ve zevki yaşarken ruhları hazlardan açığa çıkan günahlardan dolayı can çekişmektedir. Müslümanların dünya siyasetini yönlendirmediğinden beri meydan boş kaldı ve korkaklar ortalıklarda sanki aslanlarmışçasına dolaşmaktadırlar. Oysa İnsanlar, hayvanlar ve bitkiler âlemine kan kusturmaya devam ettirmektedirler. Afrika gibi toplumları doğrudan asimile yaparak köleleştirenler, doğrudan köleleştiremedikleri toplumlara ise kendi yönetim sistemini dayatarak insanlığı 12 saat veya daha fazla şekilde kendi çarkında adeta bir fare gibi koşturmaktadırlar. Kapitalist sistem, medya canavarları sayesinde fakirleşme edebiyatı yaparak insanları sürekli para kazanmaya iten bu kan emici sistemin mahluklârı, insanların haklarını gasp ederek, bilerek ve isteyerek toplum refahına çomak sokmaktadırlar. Çünkü ihtiyaç sahibi olan insanlar daha çok çalışma ihtiyacı duyacaklar. Daha çok çalışan insanlar ise sadece 40 metre kare hayat alanı görebilen gözlükleri ile dünyaya bakacak, ahiret hesapları ise çok uzak bir ihtimal olarak kalacaktır.

Zavallı insanları her gün öğüten sistemin uşakları Allah’a kulluktan alıkoyarak adeta kendilerine kul yapmaktadırlar. Para ve kariyer peşinde koşan modern insan, dünyevileştikçe ahiret bilincini kaybetmektedir. Oysaki Allah Teâlâ, bizi günde 12 saat iş düşünmek ve sürekli maddi kazanç sağlamak amacıyla yaratmadığını Zariyat suresi 56. ayetinde buyurmaktadır: “…ben insanları ve cinleri ancak bana kulluk etsinler diye yarattım.” Allah ile aramıza giren her şey bizi kaçınılmaz mutsuz sona ulaştırmaktadır. Kulluğumuzun tadını alamayışımızın sebebi kulluk bilincini kapitalistlerin değiştirmeleri ve bizimde bunun farkında olmadan kabullenmemizden ileri gelmektedir. Evet, kulluğun yalnız Allaha olacağını ve bu dünyanın bir sonunun olduğunu fark eden Müslümanlar, ümmeti milletlere bölen sömürgecilerin yurtları üzerindeki kirli ellerini itmek için bir uğraş içine girmektedirler. Ama ne yazık ki böyle bir uğraş içinde olan yani İslâm’ı dava edinmiş kişilerin sayısı ise oldukça azdır. Kapitalist kâfirler, her ne kadar kendileri de uluslara bölünmüşlerse bile konu Müslümanlar olduğunda derhal bütünlük oluşturmaktadırlar. Müslümanlar istedikleri bir yönetim şeklini dillendirseler parça parça olmuş birleşmiş müşrikler topluluğu hemen bir duvar gibi olup Müslümanların önlerinde durmaktadır. “Onlar toplu olarak sizinle savaşamazlar, ancak, müstahkem şehirlerde yahut duvarların ardından (sizinle savaşmak isterler). Kendi aralarındaki çekişmeleri şiddetlidir. Sen onları toplu sanırsın, oysa onların kalpleri dağınıktır. Böyledir, çünkü onlar aklını kullanmayan bir topluluktur.”  (Haşr, 14) Evet, kendi içlerinde müthiş bir şekilde savaşırlar ki, bunun en büyük delili, iki dünya savaşına Avrupa’nın ev sahipliği yapmış olduğu gerçeğidir. Bu savaşlarda milyonlarca insan ölmüştür. İşte kendi içlerinde bu kadar vahşi olmalarına rağmen konu Müslümanlar olduğunda bu vahşi ve barbarlar birbirlerine bir anda medenileşirler. Bu medenileşmeleri ile beraber barbarlıklarını ve vahşiliklerini Müslümanların üstüne kusarlar. Korkak bir topluluk olduklarından, ortaya çıkmadan savaşmak isterler. Bazen büyük kalelerin ardından, bazen uçaklarıyla korkakça bombalar atarak, bazen ise insan bile kullanmaktan çekinmektedirler. Bugün en büyük savaş taktikleri Müslümanlara karşı hain ve münafık olan uşakları sahaya sürerek kendi adına savaştırmaktır. Hiçbir ülkenin insanlarının refahı veya emniyeti umurunda değildir. Örneğin, Afrika’da ki menfaatleri genel olarak ihracat ürünleri, elmaslar ve diğer madenlerdir. Petrolün keşfi ve artan petrol üretimi ve tüketimi, meseleye başka bir boyutta kazandırmıştır.

  Günümüzde dünya petrol rezervlerinin çok önemli bir kısmı, Afrika topraklarının altında bulunmaktadır.  Kapitalist uluslar, Afrika toprakları ve denizlerinde yaptıkları keşif ve sondaj çalışmalarıyla, halkın petrollerini sömürürken bir su kuyusu açma tenezzülünde bile bulunmayacak kadar merhametten yoksundurlar. Medeni olduğunu iddia eden bu çürük toplumlar Afrika’da susuzluktan ölen bebekleri kendi bakış açılarından çıkarmışlardır. Peki, batının gaddarlığına rağmen bizim kardeşlerimize olan merhametimizin derecesi ne kadardır?

Ey âlemlere Rahmet olarak gönderilen Peygamberin merhametli Ümmeti!

Afrika’daki ve diğer coğrafyalardaki kardeşlerini unutmana sebep teşkil eden şey nedir?

Sen değil misin değişik coğrafyalara İslâm’ın merhametini, yardımlaşmasını götüren, kardeş olma duygusunu taşıyan Sahabe takipçisi?

Bugün susuz değilsin. Peki, yarın olmayacağının garantisini verir misin?

Allah subhanehu ve Teâlâ şu hitabını bize yöneltirken:

 De ki: “Söyleyin bana: şayet suyunuz çekilir, yerin dibine giderse, o akan tatlı suyu, kim getirebilir size?” (Mülk, 30)

Bugün aç değilsin çünkü: “O, kendilerini açlıktan kurtararak beslemiştir ve her tehlikeye karşı onlara emniyet vermiştir.” (Kureyş, 4) ayeti şu zamanda seni tarif ediyor.
Muhakkak Müslüman olan Allah’a ve ahiret gününe iman eden her fani biliyordur ki kaynaklarımız daimi değildir ve bu rahatlığımız dilediğimiz kadar değil, Allah’ın dilediği kadar sürecektir.

Kaçımız su bulma uğrunda yolculuğa çıkan annelerin yolda susuzluktan ölen çocuklarını bile gömemeden su bulmaya devam ettiğini biliyor.

Kaçımız Afrika’daki annelerimizin, babalarımızın, bacılarımızın ve kardeşlerimizin susuzluklarından kaynaklanan suskunluğuna ses olabiliyor.

Kaçımız Rahmanın bize kolayca bahşettiği hayat kaynağının şükrünü hakkıyla ifa edebiliyor. 

Kaçımız 12 ay taksitli mutlulukların içine gömülerek hayatı vadelere bölme eminliğini yaşamıyor ki.

Kaçımız metre ile hesaplanabilen plazmalardan hayata bakarken hayattan uzaklaşmıyor.

Kaçımız TV’lerde susuzluktan, bombalar altında kalan, açlıktan kıvranan Afrika, Suriye, Irak, Filistin, Afganistan portreleri karşısında çevik bir kumanda hareketiyle vicdanlarından kaçmıyor?

Kaçımız buzdolaplarındaki soğuk meşrubat çeşitlerini seçmede zorluk yaşamıyor ki.

Kaçımız sudaki protein değerleriyle oyalanmadan, Afrika’daki bebeklerin çamurdaki sulara iştahla atladığını hatırından çıkarmıyor. Kaçımız vitaminlerin hangi besinde değeri ve oranı ne kadar tartışmaları yaparken, bir arpa tanesine muhtaç olan ümmetin çocuklarına ağlıyor?

Kaçımız Ramazanda akşam ezanı ile susuzluğunu giderirken, Afrika’da beş vakit ezan sesiyle susuzluğun ve diğer coğrafyalarda ise açlığın hep hâkim olduğunu aklından çıkarmıyor.

Kaçımız Rasûlullah’ın: ‘Kim susuz birine su ikram ederse, Allah ona cennetin misk kokulu içeriğinden içirir.’ (Ebu Davud, Tirmizi) müjdesiyle Afrika’daki kardeşlerine el uzatabiliyor.

Kaçımız bu hadisle aç olan midelere umut, boş olan amel sepetlerine ecir koyarak tükenen benliğine yeniden mürekkep olabiliyor: “Kim bir Müslüman kardeşine iftar vakti yemek yedirirse, onun sevabı kadar da kendisine sevap yazılır. Yemek yedirdiği kimselerin sevabından da hiçbir şey eksilmez.”
(Tirmizî, Savm: 82; İbni Mâce, Sıyam: 40)