Hamd olsun âlemlerin Rabbi Allah’a! Din (duruşma ve hesap verme) gününün hâkimine! Yalnız Sana kulluk eder ve yalnız Senden yardım isteriz. Doğru yola ilet bizi: Nimet (hidayet) verdiklerinin yoluna, gazaba uğramayan ve dalalete düşmeyenlerin. (Âmin!) Salât ve selam olsun peygamberlerin efendisine ve ümmetin rehberine! Hayatını, hayatı verene tevekkül ederek O’na kulluk çerçevesi içinde yaşayan ve kendisinden sonra gelecek bütün yöneticilere sırat-ı müstakimi gösteren siyasetli Muhammed’e! Ümmeti idare etmekte nübüvvet yolunu takip eden raşid halifelere ve bu konuda onlara yardımcı olan bütün ashab-ı kiram ve sadık mü’minlere de salat ve selam olsun! 

İmdi; bu makalemizde ümmetin istikameti için hayat suyu konumunda olan âdil devlet başkanının faziletinden bir nebze de olsa bahsedeceğiz. Çünkü ümmetin ıslah edilmesi ve istikamet üzere yürüyebilmesi için bir taraftan rabbani âlimlere, diğer taraftan âdil devlet başkanına zaruret derecesinde ihtiyaç vardır. Bu iki hayat unsuruna su ve ekmekten daha fazla muhtacız. Zira ümmetin dünyevi ve uhrevi saadetinin teminatı, hidayet rehberi olan kitap ve onu taşıyan Rabbani âlimler ile kitabı koruyan ve onun yön vermesi ile hareket eden kılıç ve onu taşıyan âdil devlet başkanlarıdır.

İbni Ömer radıyallahu anhuma’dan rivayet edildiğine göre Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem şöyle buyurdu: “Yedi kimseyi Allahu Teâlâ  kendi gölgesinden başka gölge bulunmayan kıyamet gününde, gölgesinde barındıracaktır. Bunlar: adaletli devlet reisi… dir.”[1]  Kıyamet gününde mü’minleri barındıracak ilahi gölge, Allahu Teâlâ’nın arşının gölgesidir. O gölgeliğin altında barınacak bahtiyarların arasında âdil devlet başkanı da bulunmaktadır. O müthiş günde Allah’ın himayesine sığınmış olmanın anlamı, şüphesiz gerek mahşerde gerek daha sonraki zor zamanlarda hiçbir sıkıntı ile karşılaşmamak ve hem cenneti hem de Allah’ın rızasını kazanmak demektir. Hadis-i şerifte görüldüğü üzere bu yedi bahtiyar sınıfın başında adaletli devlet başkanı yer almaktadır. Âdil devlet başkanı niçin bu kadar önemlidir? Bunun sebebi şudur ki; adaletli devlet başkanı, halkının derdine çözüm arar, ilahi nizama uygun bir şekilde onların sorunlarını çözer, onların huzur içinde yaşamaları için gayret sarfeder, onların tok olmaları için kendisi aç yaşar ve böylece Allah’ın pek çok kuluna iyiliği ve faydası dokunur. Kullarını çok seven Allahu Teâlâ’nın, onlara iyilik edenlere büyük değer  vermesi ve: “Siz benim kullarıma faydalı oldunuz, onlara âdil davrandınız, dünyada onları himaye ettiniz; Ben de bugün sizi himaye edeceğim” diyerek onlara sahip çıkması son derece tabîidir.

Âdil devlet başkanı, halkını idare ederken asla ne kendisinin ne de başkasının heva ve arzusuna göre hareket etmez. Onları sadece hakka uygun bir şekilde ve Şer-i Şerif’in tanımış olduğu bütün haklarını gözeterek yönetir. Onlar arasında hüküm verirken, Allah’ın adalet sistemi olan şeriatına muvafık bir şekilde hüküm verir. Âdil devlet başkanının anayasası Kur’an’ı Kerim ve toplum hayatı ile ilgili bütün yasaları kapsayan tek hukuk kaynağı da sünnet-i seniyye/şeriat-ı ğarradir. Allah azze ve celle şöyle buyurmaktadır: “Ya Davud! (buyurduk), kesinlikle biz seni o ülkede halife (yönetici) yaptık; dolayısıyla insanlar arasında hakka uygun bir şekilde hüküm ver; sakın heva ve hevesine uyma. Nitekim seni Allah’ın yolundan saptırır. Allah’ın yolundan sapanlar ise, mutlaka onlara hesap gününü unuttuklarından ötürü çok ağır bir azap vardır.” (Sâd, 26) Buna göre devlet başkanının önünde üçüncüsü bulunmayan iki yol vardır: Ya hesap gününü hesaba katarak ve halkını nasıl ve neye göre yönettiğine dair çok ince ve ağır bir muhasebeye çekileceğini bilerek onları hakkaniyetle, Kur’an ve Sünnet’e muvafık bir şekilde idare edecek ve böylece âdil bir devlet başkanı olacaktır. Ya da hesaba çekileceği ve çok ağır bir muhasebeye tabi tutulacağı hesap gününü unutarak, halkını hevasına ve arzusuna göre yönetecek, beşeri sistemlere uygun biçimde onları idare edecek ve böylece çok ağır bir azaba maruz kalacaktır. Zira böyle bir yönetim kâfirlerin, zalimlerin ve fasıkların yönetim biçimidir.

Âdil devlet başkanı halkının huzuru, emniyeti ve refahı için bütün gayretini ortaya koyar; onların dünyada ve ahirette saadete nail olmaları için çaba sarf eder. İbni Ömer radıyallahu anhuma dedi ki: “Rasûlullah sallallahu aleyhi ve sellem şöyle buyurdu: “Hepiniz çobansınız; hepiniz güttüğünüz sürüden sorumlusunuz. Devlet reisi de bir çobandır ve sürüsünden sorumludur…”[2] Peygamber Efendimiz sorumlu olan kimseyle sorumlu olduğu şeyleri çoban-sürü benzetmesiyle anlatmıştır. Çoban, saflığı ve samimiyeti temsil eder. O, güttüğü koyunlara derin bir şefkat ve merhamet besler. Koyunlarını en güzel otlaklarda yaymaya çalışır. Sulama zamanı gelince onları sular. Dinlenme zamanı eğlek yerine götürüp yatırır. Kurda kuşa kaptırmaz. Onların hastalanmamasına dikkat eder. Hasta olanlara da özel ihtimam gösterir. Kendisine canlısı  cansızıyla koskoca bir devlet emanet edilen devlet başkanı, üstlendiği sorumluluğun pek büyük, aldığı görevin altından kalkılamayacak kadar ağır olduğunu düşünerek yönettiği herkese, her şeye karşı âdil davranmaya gayret etmeli, sorumluluk sınırı içinde bulunan hiç kimsenin, bir başkasının hakkını yemesine izin vermemelidir. Aksi takdirde halkının üzerinde baskı kuran ve güçlü olanların zayıfları ezmesine olanak sağlayan zalim devlet başkanı, kendisini büyük bir felakete ve acıklı bir azaba maruz bırakmış olur. Ebu Ya’la Ma’kil bin Yesar radıyallahu anhu dedi ki: “Resulullah sallallahu aleyhi ve sellem şöyle buyurdu: “Cenab-ı Hakk’ın, yönetici yaptığı bir kimse, yönettiği insanları aldatarak ölürse, Allahu Teâlâ ona cennet yüzünü göstermez.”[3]  Bir başka rivayet şöyledir: “Onlara sahip çıkıp korumazsa, cennetin kokusunu duyamaz.”[4] Müslim’in bir rivayeti de şöyledir: “Müslümanların işlerini üstlenip onlar için çalışıp çabalamayan hiçbir yönetici, onlarla birlikte cennete giremez.”[5]

Ebu Meryem el-Ezdi dedi ki: “Ben, Rasûlullah sallallahu aleyhi ve sellem’i şöyle buyururken dinledim: “Allahu Teâlâ bir kimseyi Müslümanların başına idareci yapar, o da halkın işlerinin bitirilmesine, ihtiyaç ve sıkıntılarının giderilmesine çalışmak yerine kendisiyle onlar arasına engeller koyarsa; kıyamet gününde Allahu Teâlâ da onun işlerini görmez, ihtiyaç ve sıkıntılarını gidermez.”[6]

Âdil devlet başkanının en temel vazifesi, Allah’ın kanunlarını, O’nun kullarına tatbik etmektir. Sosyal statüsü ne olursa olsun suç işleyen herkese Allah’ın koyduğu cezayı uygulamalıdır. Bu konuda hiçbir baskıya boyun eğmemeli ve hiçbir aracı kabul etmemelidir. Hz. Aişe’den rivayet edildiğine göre Mahzum kabilesinden hırsızlık yapan bir kadının durumu Kureyşlileri pek üzmüştü. Bunun üzerine: “Bu konuyu Rasûlullah sallallahu aleyhi ve sellem ile kim görüşebilir?” diye kendi aralarında konuştular. Bazıları: “Buna Rasûlullah aleyhisselâm’ın sevgilisi Usame Bin Zeyd’den başka kimse cesaret edemez.” dediler. Usame de onların istekleri doğrultusunda Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem ile konuştu. Resul-i Ekrem, Usame’ye: “Allah’ın koyduğu cezalardan birinin uygulanmaması için aracılık mı yapıyorsun?” buyurduktan sonra kalkıp bir konuşma yaptı ve şunları söyledi: “Sizden önceki milletlerin yok olmasına sebep, içlerinden soylu biri hırsızlık yapınca ona dokunmayıp, zayıf ve kimsesiz biri hırsızlık yapınca ona cezasını vermeleriydi. Allah’a yemin ederim ki, Muhammed’in kızı Fatıma hırsızlık yapsaydı, onun da elini keserdim.”[7]

Âdil bir yönetici, salih insanları kendisine yaklaştırır ve onları yönetimine ortak eder. Doğru yaptığı işlerde bunlar kendisine yardımcı olur ve yanlış yaptığında da kendisini uyarıp düzeltirler. Doğru işler yapmasına engel olan ve günah işlemeye kendisini teşvik eden fasık insanlardan da yılandan ve akrepten sakındığı gibi sakınır. Hz. Aişe radıyallahu anha dedi ki: “Rasûlullah sallallahu aleyhi ve sellem şöyle buyurdu: “Allahu Teâlâ bir yönetici hakkında hayır murad ederse, ona sadık/özü sözü doğru bir vezir nasip eder. Vazifesini unuttuğunda ona hatırlatır, hatırladığında ise ona yardım eder. Allahu Teâlâ bir yönetici hakkında bundan başkasını murad ederse, ona kötü bir vezir nasip eder. Vazifesini unuttuğunda ona hatırlatmaz, hatırladığında da ona yardım etmez.”[8]

Avf bin Malik radıyallahu anhu dedi ki: “Rasûlullah sallallahu aleyhi ve sellem şöyle buyurdu: “Devlet başkanlarının en hayırlısı; sizi seven ve sizin tarafınızdan sevilen, size dua eden ve sizin duanızı alan kimselerdir. Devlet başkanlarınızın en kötüsü de; sizi sevmeyen, sizin de kendisini sevmediğiniz, sizin lanetinize hedef olan, size lanet eden kimselerdir.”[9]

Âdil Müslüman yöneticilerin özelliklerini Ebu’l-Hasan en-Nedvi şu dört maddede özetlemektedir:

1- Her şeyden önce onlar, Allah katından indirilmiş bir kitaba ve ilahi bir nizama inanıyorlardı. Kendi arzu ve isteklerine göre kanun koymuyorlardı. Çünkü bu; zulmün, hatanın ve cehaletin kaynağıydı. Aynı zamanda onlar, insanlarla olan münasebetlerinde, davranışlarında ve hareketlerinde körü körüne gitmezlerdi. Allah onlara, ışığında yürüyecekleri bir nur, insanlara hükmedecekleri bir nizam göndermişti. Yüce Allah şöyle buyuruyor: “Ölü iken dirilttiğimiz ve kendisine insanlar arasında yürüyebileceği bir ışık verdiğimiz kimse, karanlıklar içinde kalıp ondan hiç çıkamayacak durumdaki kimse gibi olur mu? İşte kâfirlere yaptıkları böyle süslü gösterilmiştir.” (En’am, 122) “Ey iman edenler! Allah için hakkı ayakta tutan, adaletle şahitlik eden kimseler olun. Bir topluluğa duyduğunuz kin, sizi âdil davranmamaya itmesin. Adaletli olun; bu, Allah korkusuna daha çok yakışan (bir davranış) tır. Allah’a isyandan sakının. Allah yaptıklarınızı hakkıyla bilmektedir.” (Maide, 8)

2- Müslümanlar, idareyi ve kumanda mevkiini günümüzde ve geçmiş devirlerde bazı milletlerin, fertlerin ve devlet adamlarının yaptığı gibi ahlak ve ruh temizliği olmadan ele geçirmiş değillerdi. Bilakis, uzun zaman Hz. Muhammed aleyhisselam’ın terbiyesi ve murakabesi altında yaşamışlardı. Hz. Muhammed sallallahu aleyhi ve sellem onları, eşsiz bir tezkiye ve terbiye süzgecinden geçirerek zühde, takvaya, iffete, emanete, feragat ve Allah korkusuna alıştırmış, makam ve koltuk ihtirasını onlardan gidermişti. Rasûlullah sallallahu aleyhi ve sellem şöyle buyuruyor: “Allah’a yemin ederim ki, biz bu işi isteyene veya ihtiras gösterene vermeyiz.”[10] Onların kulaklarında şu ayeti kerimenin gür sedası çalınıyordu: “İşte ahiret yurdu! Biz onu yeryüzünde böbürlenmeyi ve bozgunculuğu arzulamayan kimselere veririz. (En güzel) âkıbet, takvâ sahiplerinindir.” (Kasas, 83) Aynı zamanda yarın kıyamet gününde Rablerinin huzurunda durarak, büyük, küçük bütün günahlardan sorguya çekileceklerini biliyorlar ve daima yüce Allah’ın şu ayeti kerimesini hatırlıyorlardı: “Allah, size, emanetleri mutlaka ehline vermenizi ve insanlar arasında hükmettiğiniz zaman adaletle hükmetmenizi emrediyor. Doğrusu Allah, bununla size ne güzel öğüt veriyor! Şüphesiz ki Allah, hakkıyla işitendir, hakkıyla görendir.” (Nisa, 58)

3- Müslümanlar, bütün milletlerden ve bölgelerden üstün ve değerli olduğuna inandıkları bir vatanın veya bir milletin menfaat ve saadeti için koşan bir zümre yahut da herhangi bir ırkın hizmetinde çalışan kimseler değillerdir. Hiçbir zaman onlar, gölgesine sığınıp yaşayacakları, himayesinde böbürlenip kibirlenecekleri bir Arap imparatorluğu kurmak için ortaya atılmadılar. Onlar insanları, Romalılar’ın ve İranlılar’ın hâkimiyetinden alıp, Arapların veya kendi saltanatlarının boyunduruğuna sürüklemek için çıkmadılar. Ancak bütün insanları kula kulluktan bir olan Allah’a kulluğa; dünyanın darlığından geniş ufkuna ve dinlerin zulmünden İslâm’ın adaletine çıkarmak için gönderildiler. Onların nazarında bütün milletler ve insanlar eşitti. Bütün insanlar Âdem’den, o da topraktandı. Ne Arap’ın Acem’e, ne de Acem’in Arap’a takvadan başka bir üstünlüğü yoktu. “Ey insanlar! Doğrusu biz sizi bir erkekle bir dişiden yarattık. Ve birbirinizle tanışmanız için sizi kavimlere ve kabilelere ayırdık. Muhakkak ki Allah yanında en değerli olanınız, O’ndan en çok korkanınızdır. Şüphesiz Allah bilendir, her şeyden haberdardır.”(Hucurat, 13)

4- İnsan, ruh ve bedenden müteşekkil bir varlıktır. Aynı zamanda onun kalbi, aklı, çeşitli duyguları ve organları vardır. İnsan denen varlık bu kuvvetlerin vücutta uygun ve ölçülü bir şekilde gelişmeleri ile ancak normal bir ilerleme kaydederek huzur ve refaha kavuşur, gerçek gıdasını alabilir. Sağlam bir medeniyet ancak insanı kolay yollarla kemale eriştiren dini, ahlaki, akli ve bedeni ortama gereken önemin verilmesi ile kurulabilir. Tecrübeler göstermiştir ki bu da ancak hayatın dizginlerinin ve medeniyet gemisinin dümeninin ruha ve maddeye inanan, ahlaki ve dini hayatlarında misal alınacak seviyeye ulaşan; faydalı ilimlerle donanmış; aklıselim sahibi faziletli şahsiyetlerin eline geçmesi ile mümkündür.[11]

Bütün bu özelliklere sahip olan, Resul-i Ekrem’den sonra ilk seçilen devlet başkanı halife Hz. Ebu Bekir radıyallahu anhu minbere çıkarak, Allah’a hamd-u senadan sonra İslâm’ın âdil siyasetini şu şekilde açıkladı: “Ey Müslümanlar! Sizin en hayırlınız olmadığım halde sizi idare etmek üzere seçildim. İyilik yaparsam bana yardım edin, kötülük yaparsam beni doğrultun. Doğruluk emanet, yalancılık da hıyanettir. Sizin yanınızda zayıf olanlar benim yanımda güçlüdürler; ta ki inşallah onların bu illetini onlardan uzaklaştırıncaya kadar. Yanınızda güçlü olanlar da, inşallah onlar üzerindeki hakkı alıncaya kadar yanımda zayıftırlar. Hangi İslâm toplumu Allah yolunda cihadı terk ederse, Allah ona zillet ve aşağılanma verir. Hangi Müslüman toplum arasında fuhuş yayılırsa, Allah onlara vereceği bela ve cezayı umumileştirir. Allah’a ve Rasulü’ne itaat ettiğim müddetçe bana itaat edin. Şayet ben Allah’a ve Resulüne isyan edersem, artık bana itaat yoktur.”

En kalın hatları ile tarif etmeye çalıştığımız adaleti ikamet eden âdil devlet başkanları, büyük bir müjdeye nail olmuşlardır. Abdullah b.  Amr radıyallahu anhuma dedi ki: “Rasûlullah sallallahu aleyhi ve sellem şöyle buyurdu: “Verdiği hükümlerde, ailesinin ve halkının yönetiminde adaletli davranan yöneticiler, kıyamet gününde Allahu Teâlâ’nın yanında, nurdan, yüksek koltuklar üzerinde otururlar.”[12]

Makalemizi Hz. Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem’in şu duası ile bitirelim: “Allah’ım! Ümmetimin yönetimini üstlenip de onlara zorluk çıkaran kimseye Sen de zorluk çıkar,  ümmetimin yönetimini üstlenip de onlara yumuşak davrananlara Sen de yumuşak davran.[13]

[1]. Buhari, Ezan 36, Zekât 16, Hudud 19; Müslim, Zekât 91.

[2]. Buhari, Cum’a 11, Ahkâm 1; Müslim, İmare 20.

[3]. Buhari, Ahkâm 8; Müslim, İmare 21.

[4]. Buhari, Ahkâm 8.

[5]. Müslim, İman 229, İmare 22.

[6]. Ebu Davud, İmare 13; Tirmizi, Ahkâm 6.

[7]. Buhari, Enbiya 54; Müslim, Hudud 8,9.

[8]. Ebu Davud 2932. Sahih bir hadistir.

[9]. Müslim, İmare 65, 66.

[10]. Buhari, Müslim.

[11]. Müslümanların Gerilemesiyle Dünya Neler Kaybetti; 155-159.

[12]. Müslim, İmare 18.

[13]. Müslim, İmare 19.