Bismillahirrahmanirrahim

28 Şubat süreci, 28 Şubat 1997’de yapılan Milli Güvenlik Kurulu toplantısı sonucu açıklanan kararlarla başlayan ve irticaya(yani İslam’a) karşı olduğu açıkça ilan edilen, ordu ve bürokrasi merkezli bir süreçti. O günleri yaşayanlar için 28 şubat On binlerce mağduru ve milyarlarca liralık yolsuzluğu ile hatırlanıyor..

Fakat 30 yaşın altındaki İslami gençlik o dönemi ve o dönemde yaşananları pek hatırlamıyor. Tabi ki bunun en büyük sorumlusu; geçmişin acı ve mücadele dolu günlerini genç kuşaklara aktaramayan bizleriz.

Ne idi 28 Şubat süreci? Kısaca bir hatırlayalım:

Kemalist rejim, 1992-94 yıllarında irtica adı altında İslam ve Müslümanlarla sinsi bir mücadeleye başlamıştı. 1995’te yapılan seçimlerde Milli Görüş’ün lideri Necmettin Erbakan’ın partisi sandıktan birinci parti olarak çıkmış, yüzde 21 oyla Meclis’teki 550 sandalyenin 158’ini kazanmıştı.

Dönemin cumhurbaşkanı Süleyman Demirel istememesine ve açıkça engel olmasına rağmen Refah Partisi ile DYP koalisyon kurmuş, Necmettin Erbakan ise Başbakan olmuştu.
Bu gelişme uzun süredir Müslümanlara karşı kin ve düşmanlık güden Kemalist rejimin karanlık yüzlü yobazlarını ve kul hakkı yemekle semirmiş batıcı sermayeyi daha da rahatsız etmişti. Bir nevi ülkede ki İslami yükselişe karşı duyulan rahatsızlık muhafazakâr bir partinin seçimleri kazanmasıyla beraber bardağı taşıran son damla olmuştu.

Strateji belirlenmişti. Emperyalizme ve Siyonizm’e uşaklık eden Kemalist rejimin egemen güçleri yani askeriye, bürokrasi, yargı ve medya Refah partisi üzerinden tüm İslami cemaatleri vurmak, dağıtmak ve yok etmek istiyordu.

Huzursuzluğun ilk sinyali Ağustos 1996’daki YAŞ (Yüksek Askeri Şura)’da belirmeye başladı. Erbakan’ın YAŞ üyelerine verdiği yemekte Oramiral Güven Erkaya’nın garsona ‘bana rakı getirin ‘ demesi gazete manşetlerine taşınmıştı.

Bu gelişmelerin ardından demeçler birbiri peşine gelmeye başladı. Barolar Birliği Başkanı Eralp Özgen ile Yargıtay Başkanı Müfit Utku, adli yıl açılışındaki konuşmalarında şeriat ve laikliği gündeme taşıdılar.

2 hafta geçmemişti ki bu defa da TÜSİAD(batı yanlısı sermaye grubu)’nun açıklamaları gündeme oturdu. TÜSİAD, erken seçim talebini dile getirdi.
Gerekçeleri ise ekonominin kötüye gitmesiydi.

Erbakan’ın önce İran gezisi, ardından Ekim 1996’daki Mısır, Libya ve Nijerya üçlüsüne yaptığı ziyaret eleştirilmeye başlandı.

Hatta Libya gezisi için mecliste Erbakan hakkında gensoru verildi ancak kabul görmedi.

23 Ekim 1996’da meydana çıkan Aczimendi’lerle işin boyutu bilinçli bir şekilde başka yöne kaydırıldı. 2 ay sonra da Fadime Şahin olayı patlak verdi. Aczimendilerin lideri Müslüm Gündüz, Fadime Şahin’le bir evde basıldı. Daha doğrusu dini nikâhlı eşiyle yaşadığı ev basılıp canlı yayında tüm Türkiye’ye izlettirildi. Medyada bu olay günlerce tartışılırken dindar insanlar töhmet altında bırakıldı.

Sonrasında ise sahte şeyh Ali Kalkancı sahneye çıktı. Tabii o da operasyonlara dâhil edildi. Günlerce Müslüm Gündüz ve Ali Kalkancı üzerinden İslam’a ve Müslümanlara hakaretler edilerek toplumda Müslüman nefreti oluşturulmaya çalışıldı.

3 Kasım’da meydana gelen Susurluk kazası (derin devletin farklı uzantılarının bir arada olduğu araba kazası) ve Erbakan’ın bu olay için ‘fasa fiso’ demesi kendisini siyasi anlamda etkiledi. Bu olayın ardından İçişleri Bakanı Mehmet Ağar istifa etti, yerine Meral Akşener getirildi.

Tarih 7 Aralık’ı gösterirken Ankara DGM savcısı Nuh Mete Yüksel, Başbakan Erbakan, Çalışma Bakanı Necati Çelik ile bazı milletvekilleri hakkında suç duyurusuna bulundu.

10 Aralık’ta toplanan Rektörler komitesi yayınladığı bir bildirgede, hükümete Susurluk ve basına baskı konusunda sert uyarılarda bulundu. Deklarasyonu YÖK Başkanı Kemal Gürüz okudu. Ülkede gerilim iyice tırmanmaya başlamıştı.

2 hafta sonra ise, oluşan kaygan siyasi zeminde koalisyon ortağı olan DYP’li bazı vekiller baskı ve şantajla partilerinden istifa ettirildi. Hemen akabinde Hüsamettin Cindoruk liderliğinde Demokratik Türkiye Partisi kurduruldu. Dolayısıyla Refahyol hükümeti derin bir yara aldı.

11 Ocak 1997’de “Meşhur İftar” yemeği gerçekleşti. Dönemin Başbakanı Necmettin Erbakan 11 Ocak 1997 Cumartesi günü Başbakanlık Konutunda tarikat ve cemaat liderlerine iftar yemeği verdi.
Medyada da art arda çıkan “Taksim’e cami”, “Ayasofya ibadete açılacak”, “500 tarikat 5 bin şeyh”, “Defileler yasaklanıyor” gibi manşetler tetikte bekleyen askerleri de harekete geçirdi.
Bu olaylar üzerine yüksek rütbeli subaylar Gölcük’te irtica toplantısı gerçekleştirdi.(hani şu 1999 depreminin merkez üssü olan yer) Gazeteler bu toplantıyı ‘orgeneral rütbesindeki 9 komutanın 72 saat boyunca üst üste toplantı yaptı’ şeklinde duyurdu. Yüksek rütbeli subayların Gölcük’te toplanarak irticanın iktidarda olduğunu tartıştıkları yazılıp çizildi.
Tarihi MGK’ya 1 ay kala artık gazete manşetleri yoğun olarak irtica (İslam düşmanlığı) haberleriyle süsleniyordu.

Önemli Bir Dönemeç; Kudüs Gecesi

30 Ocak gecesi Sincan Belediyesi tarafından “Kudüs Gecesi” düzenlendi. Gecede sahneye konulan “Cihat” oyununun manşetlere taşınması adeta bardağı taşırdı.

Sahneye konulan “Cihad” oyunu basında tepki oluşturdu. Aleyhte yayın yapan Star muhabiri Işın Gürel tokatlı saldırıya(!) maruz kaldı. Sincan Belediye Başkanı Bekir Yıldız tutuklandı ve jet hızıyla mahkûm edildi!

O günlerden unutamadığımız bir sahne de şuydu; Müslümanların aleyhine yayın yapan Star muhabiri kadını tokatlayan genç 1 gün sonra kendisi teslim oldu. Genci sanki büyük bir cinayet işlemişçesine basının karşısına attılar. Onlarca fotoğraf makinasının flaşları patlıyor, çarşaf çarşaf resimleri çekilirken bir taraftan da kendisine sözlü sataşma ve hakaretler yapılıyordu. Bu alçaklardan bir tanesi bağırdı; “bir kadına tokat atmaya utanmadın mı?” diye. O gencin verdiği cevap ise bütün Müslümanlara ‘Allah senden razı olsun kardeşim’ dedirtecek cinstendi; “İsrail’in Köpekliğini Yapmaya Sizler Utanmıyor musunuz?”..

Velhasılı zor ama bir o kadar da imanların tadının alındığı günlerdi o günler.

Ertesi gün önce Yargıtay Cumhuriyet Başsavcılığı, Siyasi Partiler Kanununa aykırı davrandığı için Refah partisini uyardı. Ardından dönemin başsavcısı Vural Savaş, Erbakan’ın ülkeyi iç savaşa sürüklediğini ileri sürdü.

4 Şubat’ta Sincan’da askerler 20 tank ve 15 zırhlı araçla geçiş yaptı. Deniz Kuvvetleri Komutanı Oramiral Güven Erkaya ‘İrtica(İslami düşünce), PKK’dan daha tehlikeli’ dedi.

Şubat ayının başlarında dönemin ANAP Genel Başkanı Mesut Yılmaz “Türkiye kaosa gidiyor. Güç birliği yapmaya hazırız” açıklaması yaparken, Cindoruk “RP düzeni silahla değiştirecek” beyanını verdi.

5 Şubat’ta Cumhurbaşkanı Süleyman Demirel, Başbakan Erbakan’a istifa etmesi için birkaç mektup gönderdi. Aynı dönemde Fetullah Gülen; Erbakan’a dolayısıyla refah partisine kanal D televizyonunda ‘beceremediniz bırakın gidin’ şeklinde açıklamalar yaptı.

11 Şubat’ta Ankara’da “Şeriata Karşı Kadın Yürüyüşü” yapıldı.

Korku senaryolarıyla ilgili her gün televizyon ekranlarında haberler yapılıyor, gazetelere manşetler atılıyordu. Muhalefet, sendikalar, iş dünyası aynı korkulardan bahsediyordu. O korkunun adı ‘İrticaydı’. Yani “şeriat geliyor” yaygaraları. Televizyonlarda ve gazetelerde durmadan yalan-yanlış algıya yönelik haberler yapılıyordu. ‘Otobüslerde haremlik selamlık uygulayacaklar’, ‘El kesecekler’, ‘herkese çarşaf giydirecekler’ çarşaf giymeyenleri kırbaçlayacaklar’, ‘sakal bırakmak zorunlu olacak’, ‘ülkeye şeriat geliyor’, ‘rejim elden gidiyor’ türü haberler her gün, her saat yapılıyordu.

Bu da yetmezmiş gibi istihbarat; kendi adamlarına sakal, cübbe, sarık gibi İslami görünümlere sokup, postu soyulmuş hayvan gibi vücudunu sergilemekten zevk alan modern görünümlü cumhuriyet kadınlarının(!) üzerine saldırtıyor ve ertesi gün yine yalan haberlerle toplumu geriyorlardı. Tabi medya da kendi üzerine düşeni yaparak sazan balığı gibi bu yalanların üzerine atlıyordu…

“Yazıyor yazıyooor. Sakallı gericiler modern cumhuriyet kadınlarına saldırlar. Yazıyoooor…”

Tezgâh, o günlerde bizlerin anlayamayacağı kadar büyük kurulmuştu!

Tarihi MGK Toplantısı

Ve Tarih 28 Şubat 1997… En uzun Milli Güvenlik Kurulu toplantısının ardından Başbakan Necmettin Erbakan’a yapılan baskılar iyice arttı. O MGK’da “bin yıl sürecek” denilen süreç için önemli bir viraj dönülüyordu.

Alınan kararlar hükümete bildirildi. Laiklik konusunda yasaların uygulanması istendi. 

4 Mart’ta Başbakan Erbakan, MGK kararları yumuşatılmazsa imzalamayacağını söyledi ve imzalamadı.

13 Mart’ta 5 günlük direncin ardından Başbakan Necmettin Erbakan, MGK kararlarını imzalamak zorunda kaldı. Erbakan daha sonra bu kararları imzalamadığını sadece ön yazıyı imzaladığını söyledi.

MGK kararlarını uygulama komitesi kurularak ülke çapında irticacı yani şeriatçı yani dindar Müslüman avı başlatıldı. Bu kararların uygulanıp uygulanmadığını denetlemek için BÇG (Batı Çalışma Grubu) kuruldu.

Askeriye’nin Dayattığı 28 Şubat Kararları

“406” sayılı karar: MGK’nın, “406” karar sayılı “gizli” ibareli belgesinde şunlar kaydedildi:

MGK, 28 Şubat 1997 günü Sayın Cumhurbaşkanı başkanlığında, Başbakan, Genelkurmay Başkanı, Dışişleri Bakanı ve Başbakan Yardımcısı, Milli Savunma Bakanı, İçişleri Bakanı, Kuvvet Komutanları, Jandarma Genel Komutanı ve Milli Güvenlik Kurulu Genel Sektereterliği’nin iştirakleri ile aylık olağan toplantısını yapmıştır.

-Görüş birliğine varılan hususlar-

Toplantıda görüş birliğine varılan hususlar şöyledir:

a-) Ülkemizde şeriat hukukuna dayalı bir İslam cumhuriyeti kurmayı hedefleyen grupların, Anayasa’nın tanımladığı demokratik laik ve sosyal hukuk devletimize karşı çok yünlü bir tehdit oluşturduğu,

b-) Cumhuriyet ve rejim aleyhtarı aşırı dinci grupların laik ve anti laik ayrımı ile demokratik laik ve sosyal hukuk devletini güçsüzleştirmeye yeltendikleri,

c-) Devletin yapısal özünü oluşturan sosyal hukuk devleti ve adalet ilkeleri anlayışından vazgeçilemeyeceği, yasalar göz ardı edilerek yapılan çağdışı (İslami yaşam tarzı kastediliyor)uygulamaların takipsiz (cezasız) kalmasının hukukun üstünlüğü ilkesiyle bağdaşmayacağı.”

– Hükümete Tavsiye(!)

a-) Türkiye’de şeriat hukukuna dayalı bir İslam cumhuriyeti kurmayı amaçlayan aşırı dinci grupların, demokratik, laik ve sosyal hukuk devleti olan cumhuriyetimize karşı oldukları, çok yönlü tehdidin önlenmesi amacıyla EK’ A’ daki tedbirleri kısa, orta ve uzun vade içerisinde alınmasının Cumhuriyet Hükümetine tavsiye edilmesi,

İrticai Faaliyetlere Karşı Alınacak «Tedbirler” (özetlenmiş hali)

– Tarikatlarla bağlantılı özel yurt, vakıf ve okullar, devletin yetkili organlarınca denetim altına alınarak, Tevhid-i Tedrisat Kanunu gereği Milli Eğitim Bakanlığı’na devri sağlanmalı. 

– Genç nesillerin körpe dimağlarının öncelikle Cumhuriyet, Atatürk, vatan ve millet sevgisi, Türk milletini çağdaş uygarlık düzeyine çıkarma ülkü ve amacı doğrultusunda bilinçlendirilmesi ve çeşitli mihrakların etkisinden korunması bakımından; 8 yıllık kesintisiz eğitim, tüm yurtta uygulamaya konulmalı (böylelikle imam hatiplerin orta kısmı fiili olarak kapanmış oldu)

– Cumhuriyet rejimine ve Atatürk ilke ve inkılaplarına sadık din adamları yetiştirmekle yükümlü, Milli Eğitim Kuruluşlarının(İlahiyatlar, imam hatipler ve kuran kursları) Tevhid-i Tedrisat Kanunu’nun özüne uygun olarak ihtiyaç düzeyinde tutulmalı. (Neymiş efendim demek ki din adına kurulan resmi kurumların asıl amacı; Cumhuriyet rejimine ve Atatürk ilke ve inkılaplarına sadık din adamları yetiştirmekmiiiş!)

– Yurdun çeşitli yerlerinde yapılan dini tesisler, belli çevrelere mesaj vermek amacıyla gündemde tutularak, siyasi istismar konusu yapılmamalı, bu tesislere ihtiyaç varsa, bunlar Diyanet İşleri Başkanlığı’nca incelenerek mahalli yönetimler ve ilgili makamlar arasında koordine edilerek gerçekleştirilmeli.

– Mevcudiyetleri 677 sayılı yasa ile men edilmiş tarikatların ve bu kanunda belirtilen tüm unsurların (cemaatlerin ) faaliyetlerine son verilmeli, toplumun demokratik, siyasi ve sosyal hukuk düzeninin zedelenmesi önlenmeli.

– İrticai faaliyetleri nedeniyle Yüksek Askeri Şura kararları ile Türk Silahlı Kuvvetleri’nden ilişkileri kesilen personel konusu istismar edilerek TSK’yı dine karşıymış gibi göstermeye çalışan bazı medya gruplarının, Silahlı Kuvvetler ve mensupları aleyhindeki yayınları kontrol altına alınmalı.

– İrticai (İslami) faaliyetleri nedeniyle TSK’dan ilişikleri kesilen personelin diğer kamu kurum ve kuruluşlarında istihdamı ile teşvik unsuruna imkân verilmemeli.

– TSK’ya aşırı dinci kesimden sızmaları önlemek için mevcut mevzuat çerçevesinde alınan tedbirler; diğer kamu kurum ve kuruluşları, özellikle üniversite ve diğer eğitim kurumları ile bürokrasinin her kademesinde ve yargı kuruluşlarında da uygulanmalı.

– Aşırı dinci kesimin Türkiye’deki mezhep ayrılıklarını körüklemek suretiyle toplumda kutuplaşmalara neden olacak ve dolayısıyla milletimizin düşmanca kamplara ayrılmasına yol açacak çok tehlikeli faaliyetleri mutlaka önlenmeli.

– Kıyafetle ilgili kanuna aykırı olarak ortaya çıkan ve Türkiye’yi çağdışı bir görünüme yöneltecek uygulamalara mani olunmalı, bu konudaki kanun ve Anayasa Mahkemesi kararları taviz verilmeden öncelikle ve özellikle kamu kurum ve kuruluşlarında titizlikle uygulanmalıdır. (Tesettürün yasaklanması)

-Çeşitli nedenlerle verilen, kısa ve uzun namlulu silahlara ait ruhsat işlemleri, polis ve jandarma bölgeleri esas alınarak yeniden düzenlenmeli, bu konuda kısıtlamalar getirilmeli. Özellikle pompalı tüfeklere olan talep dikkatle değerlendirilmeli. 

-Kurban derilerinin, mali kaynak sağlamayı amaçlayan ve denetimden uzak rejim aleyhtarı örgüt ve kuruluşlar tarafından toplanmasına mani olunmalı, kanunla verilmiş yetki dışındaki kurban derisi toplattırılmamalı.

-Ülke sorunlarının çözümünü “Millet kavramı yerine ümmet kavramı” bazında ele alarak sonuçlandırmayı amaçlayan ve bölücü terör örgütüne de aynı bazda yaklaşarak, onları cesaretlendiren girişimler önlenmeli.

-Büyük kurtarıcı Atatürk’e karşı yapılan saygısızlıklar ve Atatürk aleyhine işlenen suçlar hakkındaki 5816 sayılı kanunun istismar edilmesine fırsat verilmemeli.  28 şubat kararları ve irticaya(İslam’a )karşı alınacak tedbirler özetle bunlardı. Peki, bu kararlardan sonra ne oldu?

28 Şubat Sonrası Gelişmeler

Refah Partisine Kapatma Davası

21 Mayıs’ta Yargıtay Başsavcısı Vural Savaş, ‘’Ülkeyi iç savaşa sürüklediğini’’ söyleyerek, Refah Partisi’nin kapatılması için dava açtı.

Fişlemeler Ve Görevden Uzaklaştırmalar

Olayları fişlemeler takip etti. Akademisyenler, öğretmenler, subaylar, memurlar ve yöneticiler görevlerinden uzaklaştırıldı.

Başörtüsü Yasağı

Ülkedeki tüm kamu kurum ve kuruluşlarında ve özellikle üniversitelerde tesettür (başörtüsü) yasaklandı. Bu yasağı uygulamayan görevliler ya istifa ettiler ya da memuriyetlerine son verildi.

Üniversiteye Girişte Katsayı Engeli

Meslek liselerinin ortaokul kısımları kapandı. Özellikle imam hatipli öğrencilerin üniversitelere girişi, katsayı uygulaması ile engellendi. Yurt genelinde 600 bin olan imam Hatipli öğrenci sayısı 65 bin’e düşmüştür. Yani 10 kat azalma görülmüştür.

Genelkurmay’dan Firmalara Ambargo

7 Haziran’da Genelkurmay, irticai faaliyetleri desteklediğini iddia ettiği tüm ticari firmalara ambargo koydu. Bunların içerisinde işyeri ismi İslami bir çağrışım yapan küçük esnaflar bile etkilendi.

Yargı Organlarına Brifing (!)

10 Haziran’da Anayasa Mahkemesi, Yargıtay ve Danıştay başkan ve üyeleri Genelkurmay Başkanlığı’na çağrılarak kendilerine irtica (Müslümanlarla mücadele ) konusunda brifing verildi. Daha doğrusu direktif toplantısı yapıldı.

Başbakan Erbakan İstifa Etti

18 Haziran’da Necmettin Erbakan başbakanlıktan istifa etti.

Demirel’in Görevi Yılmaz’a Vermesi Ve Anasol-D Hükümeti

19 Haziran’da Cumhurbaşkanı Süleyman Demirel, hükümet kurma görevini o sırada TBMM çoğunluğu olan DYP lideri Tansu Çiller’e vermeyip, ANAP Genel Başkanı Mesut Yılmaz’a verdi.

30 Haziran’da Mesut Yılmaz, Bülent Ecevit ve Hüsamettin Cindoruk’la birlikte ANASOL-D Hükümeti’ni kurdu.

……………..

Evet, 28 Şubat; siyaset, ordu, yargı, medya, akademi ve sivil toplum mensuplarının, İslami duyarlılığı olan dindarlara karşı, irticayla mücadele adı altında sistematik ve kurumsal zulüm gerçekleştirildiği ve İslam düşmanlığının zirveye ulaştığı bir dönemdi.

Bunu daha iyi anlayabilmek için o dönemde bizzat bu zulümlere maruz kalan mazlumların sesine kulak verelim:

Bolu F Tipi Cezaevi’nde 23 yıldır yatan bir 28 Şubat mahkûmunun sözleri:

“AK Parti iktidara gelene kadar kafamız rahat bir şekilde cezamızı yatıyorduk. Sonuçta bazı bedeller ödemeyi göze alarak bir dava için yola çıkmış ve Kemalist rejimin gadrine uğrayarak müebbede hüküm giymiştik. Gam değildi; kimi malını, kimi canını feda etmeyi, kimi de ömrünü betona gömmeyi göze almazsa, ümmet davasının yol alamayacağını hepimiz biliriz. Fakat AK Parti iktidar ipini eline alıp muktedir olmaya başladıkça, Sivas davası, İslami Hareket, İBDA-C, Menzil ve İlim (Hizbullah) grubu gibi davalardan hüküm giymiş biz hükümlüler bir boşluğa düşerek çelişki yaşamaya başladık. Zira dava, hedef, hissiyat ve düşmanlarımızın aynı olduğu bir iktidarın döneminde neden 30 yıl gibi uzunca bir süre cezaevinde yatmak zorundaydık?

23 yıldır yatıyorum. Hiç of demeden beş altı yıl daha yatarım. İçeriye düştüğümde 22 yaşındayken, şimdi 45 yaşındayım. Ve benim gibi 500-600 kişi bu haldedir. Sayın Adalet Bakanı yatmamızı gerektiren iki makul gerekçe bulsun, bugüne kadar olduğu gibi taş duvarla taş kesilip susarız.”

Diğer bir mağdur;

Cihat Özpolat’ın abisi Özer Özpolat, kardeşinin 20 yaşında tutuklandığını ve 21 yıldır hapiste yattığını söylüyor. Özer Özpolat, kardeşinin mahkûm olmasından dolayı ailenin yaşadığı mağduriyeti şu ifadelerle anlatıyor: “Annem o zamanlar 50’li yaşlarda bir hanımdı. Şu anda 78 yaşında. 21 yıldır Niğde, Bandırma, Eskişehir, Bolu, İstanbul, İzmit, bütün cezaevlerini gezdi. Mesela Niğde cezaevindeyken ziyaretlerimizi anlatayım ben size. Akşam saat 22:00’de otobüse biniyoruz, 07:00’de otogara iniyoruz. Görüş 10:00’da başladığı için, o saate kadar otogarda bekliyoruz. Kar kış fark etmiyor. Daha sonra cezaevinin önüne geliyoruz. O soğukta bir sürü abuk sabuk arama yapılıyor. Sanki adam öldürmüşüz gibi terörist muamelesi görüyoruz bir de. Görüşümüz bitince akşam 22’de kalkacak olan otobüsü bekleyip, İstanbul’a geliyoruz. İki gün uykusuz, perişan bir vaziyetteyiz. 15 günde bir bu işkenceyi çekiyoruz. Diğer cezaevlerinde de durum değişmiyor. Ne aileler gördüm yollarda, otobüs parasını zorla denkleştirmiş, kocasını, oğlunu ziyarete gidiyor. Yemek yemeye parası bile yok”

Başka bir mağdur;

Kamuoyunda Telegram Davası diye bilinen davadan ağırlaştırılmış müebbet alan Burak Çileli, mart ayında tahliye oldu. “12 yıl cezaevinde yattıktan sonra çıktım. Benim şu anda dışarıda olmam bir şey değiştirmiyor, içeride benim durumumda olan birçok insan var.”

“1996 yılında arandığımı duyduğumda kendi ayaklarımla gidip teslim oldum. İslami hassasiyetlerimizin dışında işlediğim bir suç yoktu, ama uzunca bir işkence faslından sonra yüklenilen suçları kabul etmek zorunda kaldım. 28 Şubat, 15 Temmuz’dan çok farklı değildi. Biz 28 Şubat’ta fiili anlamda olmasa bile manevi anlamda duruşumuzla, kalemimizle o tankların üzerine çıkan insanlardık. Bedelini de ödedik. Allaha hamdolsun o bedeli ödemekten dolayı pişman değiliz. Çünkü işlediğimiz bir suç yoktu. O dönem, özellikle bize işkence yapan polisler FETÖ’nün adamıydı. İşkenceci komiser beni ters Filistin askısına astıktan veya elektrik verdikten sonra, namaz kılmaya gidiyordu.”

Diğer Bir Mağdur;

İki sene önce kanserden babasının vefat ettiğini söyleyen Cemil Şahin’in kardeşi Yılmaz Şahin, annesinin de kanserden tedavi olduğunu, stresli bir hayatları olduğunu söylüyor. “Nasıl olmasın ki, ayda bir ziyarete götürüyoruz annemi, bir saat ancak görüşebiliyoruz. Abim içeri girdiği zaman ben de 4 sene tutuklu kalmıştım. Kardeşi, teyzesinin oğlu, halasının oğlu kim varsa çevresinde topladılar. Somut bir olay da olmuş değil. O dönemlerde türban yasakları vardı. Tüm Müslümanlar zulüm görüyordu, biz de onları söylüyorduk. Klasik cuma günü Beyazıt Camisi’nden çıktığımızda eylemlere katılırdık. Abim İBDA-C davalarından birinden mahkûmiyet aldı. 99- 2000 yıllarında başlayan yargılanmayla, 2010 yılında cezası kesinleşti. Yüksek bir ceza aldı ve 10 yıldır cezaevinde. Metris cezaevindeki isyan dosyasından dolayı da şartlı tahliyeden yararlandırmadılar.

Halil Kantarcı

“Halil Kantarcı 17 yaşındayken dört arkadaşıyla birlikte İBDA-C’ye üye olmak iddiasıyla idam cezası almıştı. Eylemleri de meyhane camına taş atmak. Yaşları küçük olduğu için “idam” cezaları indirildi. (Yani yaşları küçük olmasa meyhanenin camına taş atmaktan dolayı idam cezası alacaklardı) Ana davadan aldığı cezasını çekerken, Bandırma’da çıkan cezaevi isyanı sırasında infazı olmadı. Şu anda ana davadan tahliye olduğu halde, cezaevi isyan davası devam ediyordu. 15 temmuzdaki darbe girişimine direnirken refiki alaya doğru yürüdü..

Bir annenin ıstıraplı hikâyesi;

Malatya İnönü Üniversitesi’nde yasaklar başladı. Tıp Fakültesi’nde türbanlı hemşireler içeri alınmamaya başlandı, daha sonra öğrenciler de hiç bir şekilde okul sınırlarına sokulmadılar. Valiliğin önündeki eylemlerden bir tanesinde, imam hatip lisesi son sınıf öğrencisi olan kızım, “Özgürlük Türküsü” diye bir şiir okudu. 16 yaşındaki diğer kızımda özgürlük duası ettirdi. Rahmetli olan büyük kızım Nurulhak ise elinde fotoğraf makinasıyla olayları takip ediyordu. Eylemden sonra evime gitmedim. Ama kızlarım okullarından alınıp terörle mücadele şubesine götürüldüler. Yerim tespit edilinceye kadar İntizar şiddetli şekilde dövüldü; boğulmaya, başı açılmaya çalışıldı. Gözaltına alındığımda, kızımın pardösüsünün kanlı olduğunu gördüm. İki oğlum hakkında ise, “Onlar dışarıda, trafik kazasına kurban gidebilirler” gibi tehditlerde bulunuyorlardı. Benimle aynı sıralarda alınan 28 kadın daha vardı. Gazetelerdeki “Başörtüsüne İdam” manşetini okuyunca 146’ncı maddeden, “silahlı örgüt oluşturmak, devleti yıkmaya çalışmak” gibi gerekçelerle hakkımızda idam davası açıldığını öğrendik.

7 ay boyunca idam talebiyle, kızlarımla birlikte duruşmalara gidip geldik. 7 ay sonraki karar duruşmasında ceza 146’dan değil, 2911 sayılı toplantı ve gösteri yürüyüşleri kanununa muhalefetten verildi. Bir müddet hapis yatıp tahliye olduktan sonra bu seferde Yargıtay cezaları az bularak kararı aleyhimizde bozdu. O sıralarda İstanbul’da yaşıyorduk ve kızlarım evden alınıp, önce Bakırköy’e daha sonra biri Konya Akşehir’e, biri Bandırma’ya gönderildi ve farklı şehirlerde yattılar. 2003’te hapisten çıktığım vakit, toplam 3 yıl yatmıştım. En büyük kızım 2 yıl diğerleri de 1’er yıl hapis yattı…

Bir başka 28 Şubat mazlumu; Hüseyin Akbalık  

“Ağır işkencelerden geçirildim”

“Ailem dindar ve İslam’a bağlı bir aileydi. Bende böyle bir ortamda büyüdüm. Bundan 24 yıl önce başka bir köyde ikamet eden kız kardeşimin evine gittim. Jandarma köye baskın düzenledi, beni de gözaltına aldılar. Kendi kendime karakolda beni bırakırlar dedim. Beni tutuklayacaklarını aklımdan bile geçirmedim. Çünkü hiçbir suçum yoktu. Sonradan beni İdil’e götürdüler. Tam bir ay boyunca gözaltında kaldım. Gözaltında çok ağır işkenceler gördüm, bugünün şartlarında hiç kabullenmeyecek işkencelerdi. Gözaltında bana verdikleri battaniye bit doluydu. Hiç alakası olmayan düzmece tutanaklar hazırladılar ve bize imzalattılar. Benim hakkımda ‘köyden kaçarken yakaladık’ diye yazmışlardı. Ama kesinlikle öyle bir şey yoktu. Köy meydanındaydım, asker geldiğinde kimliğimi istedi, onlara verdim ve kız kardeşimi ziyarete geldiğimi söyledim, beni alıp karakola götürdüler. Hiç bir suçum olmamasına rağmen ağırlaştırılmış müebbet verdiler. 24 yıldır cezaevindeyim. Yakalandığımda 27 yaşındaydım, şimdi 50 yaşını geçtim. Bu yapılan sadece bir şahsa yapılan bir şey değildi.

“Aylarca mahkemeye çıkarmadılar”

“İlk önce beni İdil Cezaevine götürdüler. Aradan birkaç ay geçmesine rağmen beni mahkemeye çıkartmadılar. Sonra avukatım geldi, dosyamda çok ağır suçlamaların olmadığını söyledi ve ‘birkaç defa seni mahkemeye çıkartırlar sonra seni bırakırlar’ dedi. Ama ağırlaştırılmış müebbet verdiler. Yardım, yataklık veya üyelik verselerdi her neyse derdik ama dosyada müebbetlik bir suç olmamasına rağmen bu cezayı verdiler. O zaman avukat, verilen cezada kasıt var ve bu ceza hukuki değil dedi ama kimse dinlemiyordu.”

“Vurdukları iğne nedeniyle günlerce kendime gelemiyordum”

Cezaevi içerisinde ayda bir bana bir iğne vuruyorlardı. O iğnenin etkisiyle artık ayağa kalkamıyordum, direncim birden düşüyordu. Kalktığımda yere düşüyordum. İğneyi vuran ‘bu iğne vurulduğunda 20 gün toparlanamaz’ diyordu. Hakikaten de öyleydi. Cezaevindeki arkadaşlarımın yardımıyla ihtiyaçlarımı karşılıyordum. Bir ay sonra tekrar iğne yapmaya geldiklerinde direndim ve bu iğnenin bana faydası yok zarar veriyor dedim. Vurmamaları için ne kadar direndimse zorla vurdular ne için vurduklarını da öğrenemedim.” dedi.

“Beynimde ur olduğundan haberdar değildim” 

“Ramazan ayının sonlarıydı, gelip ‘Seni Adıyaman Cezaevi’ne sevk edeceğiz’ dediler. Niçin beni sevk ediyorsunuz diye sorduğumda ‘Beyninde ur var’ dediler. O zaman bu hastalığımdan haberdar oldum, daha önce bilmiyordum. Sonradan Adıyaman’daki İnönü Üniversitesi’nde ameliyat oldum. İki gün beni uyutmuşlar kendime geldiğimde doktorlar ameliyat yaptıklarını söylediler. Ben hiçbir şey hatırlamıyordum, çok ağır bir ameliyat geçirdiğimi ve ameliyatın başarılı olduğunu söylediler. Yaklaşık bir ay kaldım. Oradan da savcılığın kararıyla tedavimin yapılması için beni eve gönderdiler. Şu an işlemlerimi yapıyorlar, inşallah işlemler bittiğinde tedavi merkezine gideceğim. İnşallah Rabbim bu hastalığımı kefaret olarak kaydeder. Hem ameliyat süreci hem sonrası bana çok dua edildiğini biliyorum ama tekrardan tüm Müslümanlardan dua talep ediyorum. Sadece kendim için istemiyorum. Cezaevinde bulunan sıkıntı çeken, yani duaya muhtaç tüm Müslümanlara istiyorum.”

“24 yıldır beni cezaevi cezaevi dolaştırıyorlar”

“24 yıldır sürekli beni değişik cezaevlerine gönderdiler. Ailem yılda bir ya da iki defa zar zor geliyordu. Yanıma gelene kadar bir iki gün yolda kalıyorlardı. Çok sıkıntı ve zorluk çekiyorlardı. Babam vefat etti göremedim. Vefat edene kadar hasta haliyle ziyaretime geliyordu. O kadar yaşlanmış ve bitkin düşmüştü ki bana şunu söylüyordu; ‘Her seni ziyaret edip eve döndüğümde birkaç gün yatalak oluyorum, yataktan kalkamıyorum’ diyordu. Annemde hakeza yaşlı haliyle bin bir güçlükle gelip beni ziyaret ediyordu.”

Allah’ın Adaleti Tecelli Ediyor

Benim gibi binlerce masum kişiye ceza verip tutuklayan o zaman ki hâkim ve savcılar şimdi onlar tutuklanıp cezaevine gönderiliyor. Zamanında bize kurdukları çukurlara şimdi kendileri düşüyor Allah’ın adaleti işte tecelli ediyor. Bunların yüzünden binlerce masum insan yıllardır suçsuz sebepsiz içeride yatıyor.

Bu mazlum mücahid kardeşimiz hakkında son bilgiyi sizlerle paylaşalım mı?

Mardin’in Nusaybin ilçesinde 24 yıl önce İslami kimliğinden dolayı gözaltına alındıktan sonra ağır işkencelerden geçirilerek düzmece suçlamalarla müebbet hapse mahkûm edilen ve geçirdiği beyin tümörü ameliyatının ardından tedavisine dışarıda devam edilen Hüseyin Akbalık,  Mardin’in Nusaybin ilçesindeki Duruca köyünde bulunan evinde 2016’nın kasım ayında vefat etti. İnna Lillahi ve İnna İleyhi Raciun. Allah’ın rahmeti ve affı üzerine olsun.

Askeriye de Sürek Avı

28 Şubat sürecinde Diyarbakır’da Diş Tabibi olarak görev yaptığını belirten Yarbay Mete Bey o günleri şöyle anlatıyordu; “O dönemde 3 doktor arkadaşımız re’sen emekli edildi. Bize bu muameleyi yapan komutanımız ise terfi edilerek General yapıldı. Yarbay Mete; “Silahlı kuvvetler içerisindeki mütedeyyin/dindar insanların olası bir darbe durumunda buna karşı çıkacağı düşünülüyordu. Bu nedenle ayıklanmaları gerekiyordu. Eşi başörtülü olanlar ve namaz kılanlar takibe alındı. Duyarlılıkları ölçmek için eşlerinin başlarını açmaları istendi. Bu konuda defalarca uyarıldık. ‘Eşin başını açacak, sosyal toplantılara katılacak’ diye uyarılarda bulunuyorlardı. “Eşinizin Atatürk ilke ve inkılaplarına aykırı giyindiği, sosyal faaliyetlerin ordu içerisinde önemli olduğu bu nedenle sizi uyarıyorum. Eğer katılmazsanız cezai işlem uygulanacak” gibi ihtar yazıları geldi. Bu nedenle atılan arkadaşlarımız da oldu. Sicillerini bozduklarını sicil yoluyla atıyorlardı. Sicillerini bozamadıkları çalışkan, dürüst arkadaşları Yüksek Askeri Şura’ya (YAŞ) yönlendiriyorlardı. Böylelikle YAŞ kararlarıyla görevlerine son veriliyorlardı. (Demek ki gönderilen ihtar yazılarına göre, İslami tesettür Atatürk ilke ve inkılaplarına aykırıymışşş!)

Bir başka 28 Şubat mazlumu Tayyar Tercan:

8 Mayıs 1996 günü Sincan’da evlendim. Düğünümden bir gün sonra polis tarafından arandığımı duydum ve emniyete gittim. Karakolda bana İBDA-C adlı örgütle alakalı olarak gözaltına alındığım söylendi. Ankara emniyetinde geçen iki gün sonrasında İstanbul emniyet mensuplarına teslim edilip İstanbul’a getirildim. Burada sebebini bilmeksizin günlerce ağır fiziki işkenceye maruz kaldım. Size günlerce süren askı, falaka, soğuk su, kaba dayak, elektrik, sapkın sadist fantezileriyle dolu işkence faslını teferruatıyla anlatabilirim. Fakat bu ülkenin meselelerine kafa yoran herkesin az veya çok bunları zaten biliyor olduğunu düşünerek girmeyeceğim. Günler süren işkence sonrasında kabul etmemi istedikleri eylemleri kabul ettiremeyince eşimi getirip gözlerimin önünde tecavüzle tehdit ettiler. Elbette önüme konan her şeyi kabul ettim, her kâğıdı imzaladım. Bugün kırk yaşındayım ve aynı şeyi tekrar yaşasam başka yolumun olmadığını acı bir şekilde biliyorum… Önce dokuz eylem yıkıldı üzerime. Sonra yedi eylem yaptın dediler. En son beşe düştü. Yakalama ve çözme primi için her şeyi yapacak polisler ve dönemin “İslami Terörist” avlama konjonktürü gereği emniyet faslı bu şekilde geçti. Sorgulanmamın hiç bir safhasında yanımda avukatım yoktu. O kadar yoğun işkence yapmışlardı ki, izleri silmek için sürdükleri kremler ve savcılığa çıkmadan önce bir iki gün hücrede tutulmama rağmen savcılığa çıkartılmadan önce götürüldüğüm Adli Tıp bana ‘ağır darp raporu’ verdi. Elbette savcılık ifademde; hiçbir suçlamayı kabul etmediğimi, bütün beyanlarımın işkence ile alındığını söyledim; ancak aldığım cevap ‘o belgeyi değerlendirmek sadece mahkemenin takdirinde, bizim işimiz değil’ oldu. İşkence raporuna rağmen hâkimin de kararında bir değişiklik olmadı ve tutuklandım. Size mahkemeyi nasıl anlatsam bilmem ki… Yaptığımı düşündükleri eylemlerin hiçbirinin aslında hiçbir şekilde yapılmadığını resmi emniyet belgeleri ile ispat ettim. Ortada hiçbir delil olmadığını, bir tane bile şahidin beni herhangi bir eylem yaparken görmediğini beyan ettim. 32,5 yılla yargılandığım davanın tek delili bana işkence altında verdirilen ifadelerdi. Sonuç: 12,5 yıla mahkûm edildim. Yargıtay 9. Dairesi ve elbette o dairenin haşmetli başkanı Sabih Kanadoğlu Yargıtay itirazımı reddetti. Üstüne, ‘sadece örgüt üyeliği yetmez, her eylemden ayrı ayrı ve en üst sınırdan ceza almalı’ diyerek dosyamı tekrar yerel mahkemeye yolladı. Sonuç: Cezam 29,5 yıla çıkarıldı. 9 yılın sonunda, 2005 yılında hapisten çıktım. Hatta süreçte, 28 Şubat darbecilerinin yargılandığı mahkemede müşteki olarak yer aldım. Fakat ne oldu biliyor musunuz ‘Uyarlama davası’ adı altında dosyam yeniden ele alındı ve yeniden hapis cezası aldım.
Doğru duydunuz. 28 Şubat darbecileri değil, ben ceza aldım.

Tam 3 yıl oldu ceza verileli. Ve ben 3 yıldır hakkımdaki cezadan dolayı yurtdışında, ailemden ve çocuklarımdan uzakta firari olarak yaşıyorum.

……………

Hani bazıları diyordu ya 28 Şubat süreci bitmiştir! Adalet(!) Bakanlığının resmi açıklamasına göre 28 Şubat zulmünden dolayı 374 hükümlü var. Bunun 229’u müebbet hapis cezası almış durumda. Yani 229 tane Müslüman ömür boyu zindanda yatacak. Evet, ömür boyu zindanda yatacak bu kardeşlerimiz. Diğerlerinin ise 15 – 20 yıllık cezaları var. Bu verdiğimiz sayıya 2013’ten sonra ki İslami davalardan dolayı ceza alan ve hapse atılanlar dâhil değil. Bunlarda dâhil edildiğinde bu sayı 500’ü buluyor.

Yaşanan Çileleri Bir Sonraki Kuşağa Aktaramadık

Daha nice mağdur ve mazlumlar var o döneme dair. Fakat yaşanan onca zulmü bu sayfalara sığdırmak mümkün değil. Burada şu hususu belirtmeden geçemeyeceğiz. Maalesef ümmet olarak Müslümanların acılarına, sıkıntılarına ortak olamadık. Bu hususta kamuoyu oluşturamadık. İslami değer ve mücadelelerinden dolayı zulme maruz kalan kardeşlerimizin maddi manevi acılarına ortak olamadık. Uzaklara bakarken burnumuzun dibindeki mazlumları göremedik. Yaşanan onca zulmü bile bir sonraki genç kuşağa aktaramadık. Belki de bu mazlum kardeşlerimizin ahları vurdu bizi..
Geçmişini, acılarını, varlık mücadelesini bilmeyen, dostunu düşmanını tanımayan yeni nesil kime ve neye karşı mücadele edecek? Müslümanların görmüş olduğu zulmün binde biri Solcuların, Kemalistlerin, ulusalcıların, Marksistlerin başına gelse şuan yer gök inlerdi. Onlarca acıtasyon filmleri, dizileri yapılır ve yıllarca gündemde tutularak halk içinde taban bulunmaya çalışırlardı.
Özellikle genç nesle 28 Şubat sürecinde yapılan zulümleri daha geniş olarak okumalarını ve incelemelerini tavsiye ederiz. Bu topraklarda İslami mücadelenin hangi şartlarda verildiğini, nereden nereye geldiğini bilmeyen, geçmişin emeğine, mücadelesine saygı göstermeyen, bu mücadeleyi veren büyüklerini rahmetle, minnetle anmayan, bu mücadeleden ilham almayan, dersler, ibretler çıkarmayan bir gençlik köksüz ve dipsiz bir gençliktir. Geleceğe taşıyacağı güçlü bir mirası yoktur. Dolayısıyla geçmişini bu güne taşıyamayan gençlik, geleceğe iz bırakacak bir nesli de yetiştiremeyecektir. Böyle bir neslin daveti de maalesef toplum içinde hayat bulamayacaktır.

Sonuç olarak

28 Şubat darbe sürecinde; 11 bin öğretmen istifa etmek zorunda bırakılmış, 3 bin 527 öğretmenin görevine son verilmiştir. Eğitim hayatında 600 bin başörtülü öğrencinin okullara ve üniversiteye gidememesi, katsayı engeli nedeniyle 12 milyon 80 bin meslek lisesi öğrencisinin de istediği üniversitede eğitim görememesi nedeniyle, milyonlarca genç insanın geleceğiyle oynanmıştır. 1635 askeri personel YAŞ kararlarıyla meslekten ihraç edilmiştir. 4 bin 625 kişi fişlenmiş, 2 bin 500 kişi ise emekliye sevk edilmiştir. Takriben 300 kişi ömür boyu hapse mahkûm edilmiş, takriben 400 kişi; 10, 15, 20, 25 yıl gibi ağır hapis cezalarına çaptırılmıştır”

Zulüm hala devam ediyor!

Bir dönem Ergenekon davası adı altında o dönem bu zulümleri yapan birçok komutan, bürokrat, öğretim görevlisi, siyasiler, yazarlar mahkeme önüne çıkarıldılar ve mahkûm da edildiler. Bu operasyon ve tutuklamaların birçoğunda FETÖ yanlısı hâkim, savcı ve emniyet mensubunun etkisi vardı.

Tabi bu arada hiç suçu olmayan sadece FETÖCÜ kadrolara yer açmak için zulmedilen, hapsedilen, susturulan, sindirilen insanlarda olmuştu. Yani FETÖ arkasına aldığı rüzgârla bir dönem Müslümanlara yaptığı zulmün benzerini bu sefer rakip gördüğü herkese karşı yapmaya başladı. Fakat şu iyi bilinmeli ki 28 Şubat sürecinde FETÖ’nün Müslümanlara yaptığı zulmün onda biri solculara, ulusalcı ve Kemalistlere yapılmamıştır.

Nedenini sorarsanız? 28 Şubat sürecinde Müslümanlar; Filistin askısı, elektrik verme, soğuk suya ve ardından pervanelere karşı tutulma, çırılçıplak soyulma, ilaç vererek akıl sağlığını bozma türü alçakça işkencelere maruz kalmışken Ergenekon davaları sürecinde içeri alınanlara yönelik fiziki işkence vak’asına şahit olunmamıştır.

Fakat Türkiye’de şuan rüzgârın yönü değişti. Hükümetin Gülen/Fetö mücadelesi kapsamında haklarında mahkûmiyet kararı verilen tüm Ergenekon sanıkları suçlu – suçsuz ayıklanmaksızın tahliye edildiler. Sebep; onları mahkûm eden hâkimler FETÖ’cüydü. 28 Şubat’ın darbeci zalimleri şuan serbestler. Özgürlüklerinin tadını çıkarıyorlar.

Bizzat Özel Harp dairesinin, İstihbarat ve Jitem’in türlü türlü oyunlar, hileler ve yalanlarla mağdur ettiği binlerce mazlum Müslümanlar ise hâlâ cezaevindeler!

Kendisinde tek bir kurşun, tek bir bıçak veya yumruk izi dahi bulunmayan Yahudi Jak Kamhi’ye saldırdığı iddiasıyla mahkûm olanlar 24 yıldır hâlâ cezaevindeler! Hiç kimseyi öldürmediler! Hiç kimseyi yaralamadılar! Ama hâlâ müebbet hapis cezasıyla cezaevindeler! Anlayın zulmün boyutunu..

Binlerce masum insanın katili PKK’lılar ıslah olur umuduyla birkaç kere pişmanlık yasasıyla affedilirken, Kemalistlerin ve Fetö’cülerin kontrolündeki Özel Harp Dairesinin kumpaslarıyla hapishanelere tıkılan bu mazlum mahkûmlar, hâlâ “yeniden yargılanma!” haklarına bile kavuşamadılar!

Hâlbuki bu mazlum Müslümanları mahkûm eden alçak FETÖ’cü hâkimlerin birçoğu bugün ya görevden uzaklaştırıldı, ya tutuklu ya da firari durumda. Yani 28 Şubat darbecilerinin serbest kalmasına gerekçe gösterilen ‘FETÖ’cü hâkimler unsuru’ açıklaması niçin mazlum ve mahkûm Müslümanlar içinde gerekçe olmuyor?

Bu şunu gösteriyor; FETÖ’cü hâkimleri gerekçe göstererek darbeci zalimleri serbest bırakan Kemalist ve ulusalcı yargının İslam’a ve Müslümanlara olan kin ve düşmanlıkları hala devam ediyor. Müslümanlar ahmak olmamalı ve her şeyi tozpembe görmemeli. Müslümanlar adına siyaset ve yazarlık yaptığını iddia eden siyasetçi, yazar ve çizerler meseleleri tespit ve tahlil ederken daha dikkatli olmalıdır. Müslümanları doğru yönlendirmeli, dost ve düşman saflarının karışmasına sebep olmamalıdırlar.

Şuan FETÖ’ye karşı mücadelede ‘dereyi geçerken at değiştirmeyen’ hükümet mi, yoksa ulusalcı, Kemalist, sosyalist zihniyet mi galip gelecek? İşin sonucunun nereye varacağı Allah’ın takdiri. Tıpki 15 Temmuz gecesi gibi.. Fakat biz Müslümanların asgari müşterekler noktalarda safları daha sık tutması ve daha dikkatli olması gereken bir süreç.

Müslümanlara hitaben deriz ki; yıllardır zindanlarda yatan mazlum ve mağdur Müslüman kardeşlerimizin hala cezaevlerinde çile çekmeye devam ettiğini duyduktan sonra bu zulme sessiz kalmak ve kamuoyu oluşturmamak dilsiz şeytanlıktır. Onların maddi- manevi sıkıntılarına ortak olmamak, sıkıntılarını gidermeye çalışmamak Allah katında hesabı verilemeyecek büyük bir vebaldir.

Hükümete hitabende deriz ki; yıllardır zindanlarda yatan mazlum ve mağdur Müslüman kardeşlerimizin hâlâ cezaevlerinde çile çekmeye devam etmesi o dönemin zulmüne ortak olmaktır.

Selam ve dua ile .. Allah’a emanet olunuz.