Hasan Hocaefendinin ilme düşkünlüğü noktasında birçok anılar ve hatıralar mevcuttur. Bu bölümde hocamızla birebir yaşanan hatıraları zikretmeye çalışacağız.

Muhterem Kızının Hatırası

“Zamanın Zorlukları Sizi Asla Güçsüz Bırakmasın”

Babam ilme düşkün bir insandı. İlim elde etmek isteyen kişide irade ve azim olması gerektiğini, irade ve azmin her şeyin üstesinden gelebileceğini söyler ve yaşadığı şu olayı bana anlatırdı; 1980 yılı sınav vermesi gereken bir dönemdi. Fakat sınav, gözaltına alındığı döneme denk gelir. Babam gözaltında kaldığı süreçte bir taraftan da kitaplarını okumaya devam eder.

Hapishane de ona “Sen belki idam edileceksin veya senelerce buralarda kalacaksın! Neden yarın çıkacakmış gibi ders çalışıp duruyorsun” dendiğinde O; “Allah’a güvendiğini ve ne olursa olsun çalışmaya devam edeceğini” söyleyerek azim ve iradesini o zor şartlar altında dahi ortaya koyar.

Babam bu örneği bana iki kez anlatmış ve “Zamanın zorlukları sizi asla güçsüz bırakmasın” nasihatini yapmıştı. Babamın inci misali eserlerinin temelinde ilme düşkünlüğü, muazzam gayreti ve İslam davasına olan inancı vardır.

İhsan Öztürk Hoca

“Allah’ım! Şunu Bitirmeden Canımı Alma”

Değerli Hocamı ben 1994 yılında okumuş olduğum Üniversite’nin yaz tatilinde tanıma fırsatı buldum. Kahvaltıdan sonra yaklaşık iki saatlik bir nasihatini dinledim. Gerçekten İstanbul’da geçen iki aylık zamanda en fazla faydalandığımız anlardı. İlmi ve güncel meselelere yaklaşımında dile ve ilme ne derece hâkim olduğunu hissetmiştim.

Yurt dışında okumamız sebebiyle yaşadığımız zorluklardan bahsettim. Biraz nasihatte bulunduktan sonra bana yanlış hatırlamıyorsam ya Suriye ya da Lübnan’da bulunduğu zamanlarda “aç kaldığında ve yiyecek bir şey bulamadığında sabahları kargalar için insanların yüksek yerlere bıraktıkları ekmek ve simit gibi yiyecekleri onlardan önce kapmaya çalıştığını” anlattı. Ben utancımdan önüme bakmaktan başka bir şey yapamadım. Ben hiç öyle aç kalmadım, kalsam herhalde okulu bırakırdım.

Bir başka anısında Allah’ın yardımının mutlaka geleceğini ama insanın o yardımdan sonra rahatlayıp niyetini bozabileceğini bunun da imtihanı kaybetmesine sebep olacağını söylemiş ve buna binaen şu anısını anlatmıştı; “Ben kaçak yollardan Suriye’ye ilim okumak için gittim. O zaman 17 yaşlarında falandım. Kaçakçı, ‘benim bastığım yerden başka bir yere kesinlikle basma’ diye beni sıkı sıkıya tembihledi. Ben ise rahattım ‘ölürsem şehit, kalırsam devam ederim’ diye düşünüyordum. Birden onun ayak izine basmadığımı hissetti ve beni durdurdu. Ayağımın altını kontrol ederek yavaşça kaldırdı. Altında mayın olmadığını görünce adeta bana sarılarak şükretti.

Hayırlısıyla sınırı geçtim ve okumaya başladım. Şartlar çok zordu. Param kalmamıştı ve yiyecekler çok kötüydü.  Bir gün beni Suriye sınırından sonra Şam’a kadar götüren kaçakçı para getirdi. Hayretle sordum; “bu ne?” O da  “Türkiye’deki kaçakçı verdi. Baban ve Annen altınlarını bozdurup sana harçlık yapman için göndermiş.” Ben o kadar sevinmiştim ki bunu izah etmek çok zor. (Hocam yıllar önce yaşadığı bu olayı anlatırken dahi hala gözlerindeki sevinç görülebiliyordu)

Birkaç gün geçti. Ben ilmi bırakıp o parayla Avrupa’ya kaçak yollardan gidip çalışmayı planlamaya başladım. İki sefer denedim başarısız oldum ve bütün param gitti. Ben kendi kendime dedim ki “Ey Hasan! Sana bu para halisane niyetle Ana’nın okuman için gönderdiği paraydı! Sen ne yapmaya kalktın? Başka bir şey için harcamayı düşündün! Bu olaydan sonra ne kadar zorlandıysam da ilimden asla vazgeçmedim.”

1997 Şubat tatilinde Türkiye’ye Okulu bitirip döndükten sonra diplomamızın denkliği verilmediğinden dolayı çok zorda kaldım.  Her seferinde ‘sabret Allah sana hayırlı bir çıkış nasip eder’ diyordu.

1997-2002 yılları arasında kendisinden bazı fıkıh dersleri alma fırsatım oldu. Bir gün kendisine bazı arkadaşlar Akait’le ilgili olan notlarını te’lif etmesini teklif ettiklerinde “benim notlarımın hepsi Arapça. Onları temize çekmek için zamanım hiç yok.  Biriniz Arapça klavye kullanmayı öğrense de onları yazsa ne iyi olur” dedi.

Ben o günden sonra karar verdim altı aylık bir çabadan sonra yavaş yavaş yazabileceğimi söyledim. Bana Akait’le ilgili tüm notlarını verdi. Arapçası yaklaşık 1270 sayfa oldu. Sonra fırsat buldukça beraber yazım hatalarını ve mükerrerleri çıkararak üç sene gibi bir zamanda bitirdik ve basılacak hale getirdik. Ufak tefek benden kaynaklanan yazım hataları olsa da 1181 sayfa olarak basıldı.

Bu zaman periyodunda çok yoruldum. Çünkü haftada 5 gün çalışıyorduk.  Sabah saat 10’ da başlıyorduk ta akşama kadar. Bazen soruyordu bu akşam işin var mı? ‘İşim yok’ dediğim zaman ikinci sefer teyit dahi etmiyordu! Akşamları da çalışıyorduk. Namazlar hariç durduğumuz çok azdı. Şeker hastası olduğu için mecburen bir şeyler atıştırıp devam ediyordu. Yani doğru düzgün yemek molası dahi vermek istemiyordu. 

Çoğu zaman ben kendisine çalışmaya başlamadan önce şeker içermeyen bazı içecekler getirip sunduğumda “Yahu neden bu kadar zahmet ediyorsun” derdi. Allah beni affetsin ben ise “belki hocam tuvalete giderde bende dinlenme fırsatı bulurum” derdindeydim! Yani o kadar yoğun ve aralıksız çalışırdı ki hocamdan çok genç olmama rağmen benim gücüm buna yetmezdi. 

Yazıyı kendisine dijital ortamda vermemle yetinmiyordu. Sayfaları bir ufak para kasasının içinde saklıyordu. Neden burada saklıyorsunuz hocam diye sorduğumda; ‘ev yanarsa kâğıtlar yanmasın’ dedi. Bende ya hırsız para var diye kasayı götürürse ne yapacağız hocam? dedim. Karşılıklı gülüştük! Elhamdülillah Akaid kitabını tercüme etmeyi Allah’u Teâlâ kendisine nasip etti.

Kitabı kendisi tercüme ederken Arapça klavyenin kitap dizgisinin çok zaman aldığını ama bana maddi bir şey kazandırmayacağını hissine kapılarak dünyalık birtakım işlere başladım. Bir iki ticari denememde başarışız oldum. Tekrar Arapça kitap dizgisi yapmaya başladım.

Bana güncel meseleleri içeren bir fıkıh çalışması olduğunu ve bunu yazıp yazamayacağımı sordu. Hiçbir zaman beni zorlamadı. Kabul ettim. Fakat onu yoğun bir tempoda yazmadım. Dört yıl gibi bir zamanda bitirdim. Kendisiyle zaman buldukça oturuyorduk. Çünkü hocamın yaşı ilerlediğinden ve hastalıklarının artmasından dolayı sürekli çalışmamız mümkün olmuyordu. Bir ara bana “bunu durduralım bunda sadece yazım hatalarını düzeltme işi kaldı seninle Kur’an mealini tekrar gözden geçirelim” dedi.   Ben de ‘nasıl isterseniz’ dedim. Hemen bir hafta içinde başladık. Daha önce Hisar yayınlarından çıkan meali şerifi tekrar gözden geçirmeye başladık.

Kur’an meal çalışmamız bir yıl sürdü. Ramazan ayı geldiğinde bitirememiştik.  Ramazan’da bana çalışıp çalışamayacağımı sordu. Hocam ben müsaidim ama siz hem oruç tutacaksınız hem de çalışacaksınız dedim. Yaparız inşallah dedi. Ramazan’da çalışamadık. Çünkü kendi sağlığı buna müsaade etmedi. Çalışmamız daha ne kadar sürecek bilemiyordum. Her sûre bittiğinde Hasan hocam “Allah’ım şunu bitirmeden canımı alma” diye dua ediyordu. Meale çok önem veriyordu. “Eğer bunda hata yaparsam bu diğerleri gibi değil, vebali büyük olur” diyordu.

Çay getirilirdi fakat çoğu zaman çay olduğu yerde soğurdu. Yemek geldiğinde (Ben acıktığım için) bilerek defalarca hatırlatmama rağmen şekeri iyice düşüp gözleri görmemeye başlayıncaya kadar yemezdi. Ne zaman ki gözleri görmemeye ve halsizleşmeye başlar o zaman durup yerdi.

Meal çalışırken arada bir espri yapmayı da ihmal etmezdi. Hocam kulaklık takmasına rağmen biraz ağır işitiyordu. O yüzden çoğu zaman ben yüksek sesle okurdum. Hocamda takip eder gerekli düzeltmeleri yapardı. Bir gün sabah kahvaltı yaptık ve saat 10 gibi çalışmaya başladık.  Ben her zamanki gibi yüksek sesle okumaya başladım. Fakat o gün biraz daha yüksek bir sesle okumam gerekiyordu. Çünkü hocamın kulaklığı o gün bozulmuştu ve iyi duyamıyordu. Meryem sûresinin ilk ayetlerini duyabilmesi için epey yüksek sesle okumaya başladım. Ayeti kerime mealen şöyle idi; “… Bendeki kemikler zayıflayıp gevşedi, başıma da ak saçlar düştü…”     “…Hanımım kısır biri, bende ihtiyarlığın son devrine ulaşmışken nasıl oğlum olabilir?” ayetlerinin mealini yüksek sesle okurken birden bana dönerek; “evladım ne diye bağırıyorsun!! Durumunu herkese duyurmak zorunda mısın?” demişti.

On üç aylık bir sürede meali bitirdik ve şu an basılmış durumda Elhamdülillah.

Meal üzerinde çalışırken “çok şükür az bir şey kaldı bitirdik” diye sevinmiştim ki yine o meşhur sorusunu bana sordu “İhsan! Biraz işimiz var. Müsait misin? Tabi ki!

Meal’den sonra tekrar fıkıh çalışmamıza döndük. Okuduk, sildik, yeniden yazdık, tekrar okuduk, tekrar sildik. Dört ay gibi bir zaman daha bu çalışmalar devam etti. Bu çalışma yaklaşık 800 sayfayı geçmişti. Son günlerde sağlığı el vermediği için artık her gün gelemiyordu ‘Benim iyi bir dinlenmem lazım’ diyordu. Ben de ‘dinlen hocam sonra yaparız’ dediğimde bana; “uykumun içerisinde aklıma hep meseleler takılıyor ve onları mütalaa etmekten uyuyamıyorum” dedi.

Vefatından iki ay önce evinde ziyaret etme fırsatı buldum. Baktım masanın üzerinde yine ara sayfalara girmesi gereken notları yazmış. Hocam! Ne yapacağız bu kitabı? diye sordum. Bana “Nice âlimler eserlerini tamamlayamadan hakkın rahmetine kavuştular. Şu an sağlığım el vermiyor. Fazla bir şey kalmadı eksikleri siz giderirsiniz veya bu haliyle de basılsa sıkıntı olmaz” dedi.

Sonra!!!…………..  

Rabbim sana rahmet etsin Hocam. Allah seni peygamberlerle, Sıddıklarla, Salihlerle komşu eylesin. Âmin. Âmin. Âmin…