DOĞUMU, ÇOCUKLUĞU VE İLK TAHSİLİ

Hasan Karakaya Hocaefendi 1943 yılında Erzurum’un İspir/Pazaryolu ilçesi, Demirgöze köyünde çiftçilik ve hayvancılıkla uğraşan bir ailenin üçüncü ve ilk erkek çocuğu olarak dünyaya geldi. Babası aynı zamanda köyün sıhhiyesi olarak da bilinirdi. Annesi ise ev hanımıydı.

Hasan Hocaefendinin ilginç bir doğum hikâyesi vardır. Annesi tarlada ekin biçerken rahatsızlanmış ve o zor şartlar altında doğumu gerçekleşmiştir. Yakınlarının anlattığına göre tıp dilinde Makrozomik diyebileceğimiz 4000 gram üzeri bir bebek olarak dünyaya geldiğinde gözleri açık ve etrafı seyreder bir haldeydi.

Çocukluğunun ilk on buçuk yılı köyde geçmiştir. Kendisinin çocukluk çağından hatırladığı tek oyun dokuztaştır. Ablası; çocukluğunda çelik çomak oyunu oynadığını ve taşlardan bina yaptığını söyler. Ayrıca iyi bir at binicidir. Erzurum’un yüksek ve çetin dağlarının düzlüklerinde at koşturduğu çok olmuştur.

Annesinin de teşvikiyle çocukluk yıllarından itibaren ilme yönelmiştir. Boş işlerle iştigal olmaya fırsatı olmamış, Kuran ilmine çok erken yaşta hafızlık ile başlamıştır. Dört veya beş yaşlarında Kuran okumaya, 9 yaşlarında ise hafızlığa başlamıştır. O dönemde Demirgöze köyünde okul yoktur.

Hasan Hocaefendi dünyaya gelmeden önce muhterem anneleri bir gece rüya görür. Rüyasında; iki bacakları arasından bir güneş doğduğunu ve bu güneşin uzaklaşıp gittiğini görür. Rüyasını tabir ettirdiğinde ise ona şöyle denir; “Bir erkek oğlun dünya ya gelecek. O, Âlim olacak ancak senden çok uzaklar da yaşayacak!”

Nitekim bu rüya hakikat olmuş, Hocaefendi çocuk yaşlardan itibaren ilim yolculuklarına çıkmış ve ömrünü ailesinden çok uzaklarda gurbet hayatı yaşayarak geçirmiştir. 

Köy Hayatı / Hafızlık Tahsili   (1943 – 1954)  

Çocukluğu köyde geçen Hocaefendi anne ve babasının hafızlığa olan düşkünlüğü sebebiyle hafızlık eğitimine 9 yaşlarında başlar. Çocukluğu Kur’an eğitimi ile yoğrulmuş olduğundan fazlaca oyun bilmez.

Annesinin hafızlık eğitimi üzerinde bu kadar ısrarlı oluşunun en büyük sebebi; hafız ve hoca olan kayınpederinin yani Hasan hocanın dedesi Musa efendinin Birinci Dünya savaşında Ruslar’a karşı Altınbulak mevkiinde şehit düştüğünde iç cebinde taşıdığı Kur’an-ı Kerim hatırasına dayalıdır. O Kur’an-ı Kerim hala mevcuttur ve Hocaefendi o hatıraya sahip çıkmış bir insandır. Hasan Hocaefendi sık sık Musa dedesinin hanımı Havva nenesinin takva sahibi bir insan olduğundan bahsederdi. 

Hocaefendinin anne ve babası ilk oğullarının şehit dedesi Musa Efendi gibi hafız olmasını çok istiyorlardı. Onu bu konuda cesaretlendirmiş ve hafızlık dersleri boyunca onu takip etmişlerdir.

Hasan hoca köyde ki hafızlık eğitimine 12 kişi ile beraber hocası ‘Hüsamettin Kabahor Hoca’ ile başlamıştır. Ancak bu eğitimi bitirebilen tek bir kişi olmuştur! Bir buçuk senede hafızlık eğitimini tamamlamıştır. Hocasının kendisi üzerinde emeğinin çok olduğunu söyler ve onu her daim rahmetle anardı.

Hasan Hocaefendinin doğduğu Erzurum Demirgöze ’de geçirdiği hayat sahnesinin yavaş yavaş sonuna gelinmiştir. Yakında uzun ve meşakkatli ilim yolculukları başlayacaktır. Yıllar sonra doğduğu, büyüdüğü köyünü birkaç kez ziyaret etmiş olsa da bunlar sınırlı kalmıştır. Çok ziyaret etmek istediyse de bir türlü nasip olmamıştır.

İLİM YOLCULUKLARI

Erzurum Hayatı (1954 – 1956)

Hocaefendi takriben 11 yaşlarında babası Hüseyin Efendi ile beraber Erzurum’a gitti. Erzurum’da Yusuf Hocaefendi’ den Arapça dersler almaya başladı. Erzurum’da 2 sene kaldı. Bu dönemde yakın bir akrabasının evinde konaklar. Bakırcılar Camiin’de medrese eğitimi alır. Hem eğitim almakta hem de kendinden yaşça küçük çocuklara Kuran ilmini öğretmektedir.

Hocaefendi 11 yaşlarında bu ilmi öğretmeye başlamıştır. Öğreticiliğindeki mükemmelliğin bir sebebi de bu yaşlarda kazandığı melekeler sayesinde olması muhtemeldir. O dönemde Hocaefendi Erzurum’da birçok hoca ile de görüşür.

Bu dönemden paylaşılmaya değer bir olay vardır; Erzurum’da kaldığı dönemde, zaman zaman illere ziyarete gider ve Kur’an ilmini anlatır ve vaazlar verirdi. Yine bir dönem Ramazan ayında Diyarbakır’a gidiyor ve orada vaaz yapıyor. İşte bu vaaz hayatında dönüm noktası olan ilk olaydır.  Anayasanın 163. Maddesine aykırı hareket ettiği sebebiyle mahkeme yolu gözükür kendisine. Hocaefendi, İslami ilimlerin yanında hukuk ilmini de öğrenmeyi ilk burada istemiş ve karar vermiştir.

Anayasanın 163. Maddesine aykırı hareket ettiği sebebiyle sorgulanan Hocaefendi çocuk yaşta olduğundan dolayı affedilir ve savcının bir daha karşısına çıkmaması istemiyle salınır.

İstanbul Hayatı (1956 – 1960)

Hasan Hocaefendi Erzurum’da Kuran ve Arapça dil eğitimini tamamladıktan sonra 13-14 yaşlarında İstanbul’a akrabalarının yanına gelir. İstanbul’da hem çalışır hem de kendisine esaslı bir şekilde ilim öğretecek hoca arar. Derdi İslam ilmini iyi öğrenmektir. Beyazıt’ta Oflu Mehmet hocanın oğlunun Mısır’a gidip geldiğini bilmekte, orada İslam ilminin iyi olduğunu duymaktadır.

Kararını vermiştir! Neye mal olursa olsun Mısır’a gidecek ve İslami ilimleri en iyi şekilde öğrenecektir. 

Ancak bu yol kendisinin dahi hayal edemeyeceği derecede meşakkatli bir yol olacaktır. Lakin hedefin büyüklüğü bu yolculukları mukaddes bir mücadeleye dönüştürmüştür.

UZUN AYRILIK YILLARI

O, annesinin rüyasında gördüğü çocuktu. “Bir erkek oğlun dünyaya gelecek. O, Âlim olacak ancak senden çok uzaklar da yaşayacak!”

Suriye Hayatı (1960 – 1963)

Daha öncede zikrettiğimiz gibi Hasan Hocaefendi Mısır’daki İslam ve Kuran eğitimi ile ilgili güzel duyumlar almıştı. Bu yüzdendir ki henüz 17 yaşlarında daha gençliğinin baharında iken gönlüne Mısır sevdası düşmüştür.

Ancak 60’lı yıllar yokluk günleridir. Mısır’da ilim tahsil edecek parası yoktur. İşin açıkçası maddi destekçisi de olamamıştır. Ta ki tren parasını buluncaya kadar! İşte bulduğu bu yol harçlığı ile birlikte ilim yolculuğu başlar ve ilk durağı olan Suriye sınırına trenle ulaşır.

Allah’a Tam Bir Tevekkül, Hak Yolda Azim, Musibetlere Sabır…  

Hasan Hocaefendi trenle geldiği Suriye sınırını şartlar gereği yürüyerek ve kaçak olarak geçmesi gerekiyordu. İlim uğruna çıktığı bu çileli yolculuğu kendisi şöyle anlatıyordu: “Sınırı yürüyerek geçmek zorundaydım.  Önümüzü kesen sınır tellerini aştım. Zorlu patika ve yollardan geçtim. Zaman zaman mevzilerde saklandım. Yolda çeşitli askerlerle karşılaştım ve sorgulandım. Yer yer aynı bölgede günlerce beklediğim oldu. Bir taraftan korku bir taraftan açlık yaşadım. Çantamı kaybettim. Bilmediğim evlerde misafir kaldım. Islak elbiselerimle günlerce yürüdüğüm ve yattığım oldu.”

Hasan Hocaefendi bu meşakkatli yolculuğun sonunda Allah’ın yardımıyla Suriye’nin başkenti Şam’a ulaştı. Şam’da bir mescitte 3 yıl kadar kaldı. Burada medrese eğitimine devam ederek icazetname aldı. Aldığı icazetnameyi hala saklamaktadır. 

 Şam’ da Arapça dil eğitimi ve Kuran eğitimi aldı. Ancak Suriye’de kaldığı bölgede yoğun olarak Türkiyeli öğrenciler olduğundan ağırlıklı olarak Türkçe konuşulmaktaydı. O yüzden Suriye’nin Arapça dil gelişimine katkısı az olmuştur.

Hasan Hocaefendinin asıl hedefi Mısır’a ulaşmaktır. Çünkü o günkü şartlarda ilmin kaynağı oradadır. Bu yüzden Suriye’de fazla durmaz ve ikinci durağı olan Lübnan’a geçiş planları yapar. Lübnan’a gidiş sebebi aslında Lübnan’ın Mısır’a, komşu olan bir Akdeniz ülkesi oluşuydu. Mısır’a ulaşmanın en kolay ve güvenilir yolu ise deniz yolculuğuydu. Ama önce Lübnan’a ulaşması gerekmekteydi.

Lübnan – Beyrut Hayatı  (1963 – 1965)

Hasan Hocaefendi Şam’dan Beyrut’a yine yürüyerek son derece çileli ve tehlikeli yolculuklardan sonra ulaşabilmiştir.  Golan Tepeleri’ ne yakın mevzilerden geçmiş, Müslüman bölgelerine yakın yerlerde konaklamıştır. Müslümanlara bir kötülük yaparlar düşüncesiyle Ermeni köylerini ve evlerini tespit ederek o bölgelerden uzak olan geçiş yollarını kullanmışlardı. Dere tepe demeden günlerce süren zorlu, bir o kadar da tehlikeli yolculuktan sonra nihayet Allah’ın izniyle Beyrut’a ulaşmıştır artık.

Lübnan’da da birçok maddi – manevi sıkıntılar çekmiştir.  Yine ilk gittiği yer Müslümanların her daim sığınağı olan bir cami olmuştur. Rabbimizin “İnne Meal Usri Yusra /Her Zorluktan Sonra Bir Kolaylık Vardır” ayeti kerimesi burada tecelli etmiştir.

Hasan Hocaefendinin burada tanıştığı zat onun hayatında önemli bir katkısı olan hafız bir hocaefendi idi.  Hasan Hocaefendi bu zata ‘’beni okutur musun?‘’ dediğinde o zat onu dinlemiş fakat Kur’an okumasından tatmin olmamıştı.  Bunun üzerine “şayet bana tam tâbi olursan ve dediklerime harfiyen uyarsan seni okutabilirim” demişti.

Hocası onun hafızlığını sıfırdan başlatır. Bu muhterem zat Hasan hocanın hayatında önem arz eden ikinci hocası olmuştur. Hasan Hocaefendi bu zat ile beraber Beyrut’ta yaklaşık 2 yıl kalmıştır. Bu süre içerisinde Hasan Hocaefendi caminin küçük camekânlı bölümünde yatar kalkardı. Geceleri tenha bir zamanda kıyafetlerini yıkayıp kuruttuğunu hüzünle anlatırdı. Gündüz ise bir taraftan camiyi temizler bir yandan da hafızlığını kuvvetlendirmek için hocasından ders alırdı. 

O yıllar yalnızlık, gurbet ve yokluk yıllarıdır. Allah kuluna bir kez daha yardımını lütfetmiştir.

Beyrut’ta gemi ipleri satan Hasan Abbad isminde bir adam (Allah ondan razı olsun) Hasan Hoca ve yanındaki arkadaşına 1 veya 1,5 sene nafaka ihtiyaçları için yardım etmiştir.

Lübnan’a kaçak yollardan giriş yapıp Beyrut’ a ulaşmış olmasına rağmen hala ülkede kaçak statüsünde yaşıyordu. Allah’ın ona yardımı ile oturum izni aldı.

Hocası ondaki azmi ve hevesi görünce onun Kur’an hafızlığı yarışmasına katılmasını uygun görür ve Hasan hocayı yetiştirmeye başlar. Hasan Hocaefendi de çok isteklidir. Bir talebesinin anlattığına göre Hasan Hoca bu süreçte Kur’an’ın her bir sayfasını tam bin kez okumuştur. Nihayet Kur’an hafızlığı yarışmasına katılmış ve buradan birincilik elde etmiştir. Yarışmadan kazandığı altın saat o günlerin şahitliğini yapan bir yadigâr olarak hala ailenin elinde özenle muhafaza edilmektedir. Lakin bu saat de o zorlu ve meşakkatli yolculuklardan payına düşeni maalesef almıştır!

Hasan Hocaefendinin hafızlığı Beyrut’ta kemale ermiştir.

Mısır Hayatı  (1965 – 1976)

Hasan Hocaefendi en büyük hayali olan Mısır’a adım adım yaklaşmıştı. Lübnan’dan Mısır’a gemi yolu ile 1965 yılında ulaşmıştır.

Hasan Hocaefendinin ilim yolculuğunun büyük bir kısmı Kuzey Afrika ülkesi olan Mısır’da geçmiştir. Mısır Hasan Hocanın “donanım” safhasıdır.

Hasan Hocaefendi önce İskenderiye limanında iner. Buradan bahsederken denizini hep överdi. Arkadaşlarıyla birçok kez buraya gelir ve yüzerlerdi. Hatta bir keresinde burada boğulma tehlikesi geçirmiş ve son anda Allah’ın yardımıyla kurtarılmıştı.

Hasan Hoca İskenderiye’den Kahire’ ye gelir. Dünyanın en eski üniversitelerinden biri olan El-Ezher Üniversitesi’ ne kayıt olmak ister ama yine önüne engeller çıkar. El-Ezher Üniversitesi, kaydını kabul etmez. Çünkü Mısır Devleti her yabancı öğrenciden Lise denkliği veya seviye tespit sınavı istemektedir. Hâlbuki Hasan Hocaefendi Türkiye’de ne ilkokul ne de ortaokul ne de lise eğitimi görmüştür.

Hasan Hoca 5 ay süre ile seviye tespit sınavına hazırlanır. Bu süre zarfında Kahire’de, El-Ezher Üniversitesi bünyesinde olan ve Ezher Caminin bitişiğinde yer alan Revakul-Etrak’ta kalır.

Beyrut’ta hafızlığını kuvvetlendirmek için kaldığı yıllarda Araplar ile haşır neşir olduğundan Arapça diline hakimdir. Beyrut’taki çileli yıllarının semeresini almaya başlamıştır.  Bu yüzden dil bakımından çok zorlanmaz fakat çok çalışır. Kendi deyimiyle gece yarılarına kadar “gel-git”ler yaparak ezber çalıştığı olmuştur. Nihayetinde imtihana girer ve Mısır’da Ezher’e bağlı ortaöğretim okulunda eğitim almaya hak kazanır.

Fakat Hasan Hoca demek, bitmeyen çile demektir.  Yine karşısına büyük bir engel daha çıkar; O da yaş engelidir! Bu durumda kazandığı seviye tespiti sonuçları yaş nedeniyle kabul edilmemektedir. Bu durum kendisi ile beraber aynı durumda olan diğer arkadaşlarını da çok üzer.  Hasan hoca aralarında en iyi Arapça konuşan kişi olarak sözcü olur ve lise müdüründen yardım istemeye karar verirler. Hasan Hocaefendinin dili hep tatlı olmuştur ve pes etmeyen mücadeleci bir insandır. Lise müdürünün karşısına çıkar ve “Türkiye’den Ezher’e ilim tahsil etmek için geldiklerini, geriye döndüklerinde kendi ülkelerine bu ilmi taşımak ve öğretmek istediklerini” belirten duygusal bir konuşma yapar. Sonunda Allah’ın yardımıyla Lise müdürü sınav sonuçlarını kabul eder ve ortaöğrenim kayıtlarını yapar. Hasan Hocaefendi ve arkadaşları 4-5 seneye yakın süre okuyup Ortaöğrenim diplomasını alırlar. Bu dönemde Revakul Etrak’tan tüm öğrencilerin kaldığı Abbasi’ye Yurduna taşınmıştır.

Ezher Üniversitesi ‘Arap Dili ve Edebiyatı’ Bölümüne Giriş

Ezher Üniversitesi, kendi liselerini bitiren öğrencileri direk Üniversiteye kabul ettiğinden Hasan Hoca artık Üniversitelidir. Ezher Üniversitesinde “Arap Dili ve Edebiyatı” bölümünü tercih eder.

İlk yıllar okul masraflarını ve geçimini üniversitenin verdiği 10 Cüneyh’ lik bursla sağlamaya çalışıyordu. Lakin bu para çoğu zaman ay sonuna yetişmiyordu! Hocaefendinin elini rahatlatacak başka hiçbir desteği de olmuyordu. Zaman zaman akrabalarının destekleri olmuşsa da o günün şartlarında sağlıklı ulaşım sağlanamıyordu.

Kahire Üniversitesine ‘Hukuk Fakültesi’ Bölümüne Giriş

Hasan Hocaefendi El Ezher Üniversitesi Arap Dili ve Edebiyatı bölümünü son sınıfına kadar tamamlar. Lakin ne gariptir ki Ezher Üniversitesi, Türkiye’de denkliği tanınmayan bir üniversitedir. Bu durum onu üzer. Bu sebeple Kahire Üniversitesi’nde okumak istemektedir. Kahire Üniversitesi ki Mısır’lı gençlerin dahi zor girebildiği köklü bir üniversitedir. Sınavlara girer, kazanır ve kabul edilir.

Kahire Üniversitesine Hukuk Fakültesi tercihi ile başlar. Kahire Hukuk Fakültesi Türkiye’de denkliği olan bir fakültedir. Gençlik çağında geçirmiş olduğu soruşturma ve mahkeme olayının Hocaefendinin Hukuk Fakültesi okuma istediğini etkilediği şüphesizdir.

Hocaefendi ezberi çok güçlü bir insandı. Fakültedeki birinci yılını çok iyi notla geçmiştir. Diğer yıllarda da zorlanmadan okumuştur.

Hocaefendi Üniversite döneminde Nil nehri üzerinde yer alan Zamalek’te ikamet etmiştir. Burada bir çatı odasında kardeşi kadar yakın arkadaşı olan M. Bülbül Hoca ile beraber kalırdı. Ev sahibi Türk bir teyzedir. Günlerini ders çalışma ile geçirir. Yoğun ve azimli bir çalışma programı vardır. Akşamları üniversitede tanıştığı bir öğrenciden de Fransızca dili öğrenmektedir. Hocaefendi Ezher’de okurken 3 lisan bilerek oradan ayrılmayı hedeflediğini söylemiştir. Nitekim Mısır’dan Arapça, Fransızca ve İngilizce öğrenerek Türkiye’ye geri dönmüştür.

Hasan Hocaefendi Ezher Lisesine kabul edilir edilmez oturum izni almıştır. Ancak Mısır’da Türk öğrencilerin çoğunun gördüğü zorlu muameleden o da nasiplenmiştir. Uzun yıllar gurbette olduklarından dolayı askerlik nedeni ile kendisi de dâhil olmak üzere 50’ye yakın öğrenci vatandaşlıktan çıkarılmıştır. Bu yüzden elçilik desteği dahi alamamışlardır.

Bu olayı yakın bir arkadaşı şöyle anlatır; “Bizler uzun yıllardır burada talebelik yapıyorduk. Çoğumuz zor şartlar altındaydık. Üstüne üstlük Türkiye, okuduğumuz Ezher Üniversitesi’nin diplomalarını geçersiz sayıyor ve denklik vermiyordu. Bu durumu defalarca elçiliğe şikâyet ettik ama bir netice alamadık. Bir gün dönemin Türkiye Dışişleri Bakanı’nın Mısır’a resmi ziyaret yapacağını duyduk. Ne yapıp yapıp kendisine ulaşıp derdimizi anlatarak bir çözüm bulmasını isteyecektik.

Birçok engellemelerle karşılaştık ama pes etmedik. Ne yaptık yaptık Dışişleri Bakanı İhsan Sabri Çağlayangil ile görüşmeye muvaffak olduk. Kendisine burada gördüğümüz muameleyi, şartlarımızı, sahipsiz bırakıldığımızı, okul diplomalarımızın bile geçersiz olduğunu güzel güzel anlattık. Bize “Gençler Türkiye’ye döndüğümde ilk iş olarak sizin bu meselenizi ele alacağım! Rahat olun. Bu sıkıntınızı çözeceğiz!” dedi. 

Bu zor işi halletmenin verdiği sevinç içindeydik ve sabırsızlıkla gelecek haberleri bekliyorduk. Nihayet sayemizde Mısır’da okuyan Türkiyeli öğrencilerin sorununu kökten çözecek haber geldi; 50 kişi vatandaşlıktan çıkarıldık!

Yani Siyasiler sorunu gerçekten kökten çözdüler! Artık Türkiye’nin vatandaşı değildik. Böylece diplomalarımızın denkliğinin Türkiye tarafından kabul edilmesine de gerek kalmamıştı. Çünkü dönecek, yerleşecek, yaşayacak vatanımız kalmamıştı!”  

Hasan Hocaefendi ve arkadaşları Mısır devletinin kendilerine tanıdığı ikametgâh ile ancak orada ikamet edebilmişlerdir.

Hasan Hocaefendi Mısır’da okuyan Türk öğrencilerin bir nevi ‘abisi’ konumundadır.  Öğrencilerin kendi aralarında kurduğu “Türkiye Öğrencileri Cemiyeti”nin ilk başkanlığını yapmıştır. Onun bu derece saygı ve sevgi görmesinin en büyük sebebi; kendisinden yardım isteyene mutlaka sonuna kadar yardım etmesi ve herkesin sıkıntısına koşmasıdır.

Hasan hocaefendi asla miskin, hazırcı, isteyici, tembel bir insan olmamıştır.  Talebelik döneminde bazen inşaat işlerinde çalışmak zorunda kalmıştır. Kendi ifadesine göre sırtında ve omuzlarında yük taşıdığından dolayı nasırlar oluşurdu.

Mısır’da okul sezonunda azimle derslerine çalışır, yaz tatili geldiğinde ise başkalarına muhtaç olmamak adına yine kaçak yollardan Almanya’ya çalışmaya giderdi. Bir yıllık okul masraflarını ve harçlığını yaz tatilinde Almanya’da çalışarak çıkarmaya çalışırdı.

Hasan Hocaefendi uzaktan bakıp da parası olmadığı için alamadığı tüm kitaplarını Almanya dönüşünde kazandığı bu maişetiyle alırdı. Böylesine ağır şartlara dahi Allah için sabretti ve istikametini bozmadı.

Hasan Hocaefendi bu dönemde Türkiye’ye hiç gelememiştir. Kış dönemlerinde okuyor, yaz dönemleri geldiğinde ise masraflarını çıkarabilmek için yine başka bir ülkeye gurbete gidiyordu.

Mısır’da en sevdiği yemek arkadaşının pişirdiği Buhara pilavıdır. Evlerinin altında ise kaymak tatlısı satan bir dükkân vardır ve muhtemeldir ki Hocaefendi o tatlıyı çok sevmektedir!

Mısır’da toplam 11 yıl kalmıştır. Liseyi, Arap Dili ve Edebiyatı Bölümünü ve İslam Hukuku Fakültesini burada bitirmiştir. Bu yıllar içerisinde birçok hoca ve âlim zat ile buluşma ve ders alma fırsatı olmuştur. Onun İslam ilmine merakı ve dava şuuru İslam’ı kendine dert edinen herkes ile yollarının kesişmesine sebep olmuştur.

TÜRKİYE’YE DÖNÜŞÜ  (27 Şubat 1976)

16 yıllık ilim yolculuğunun ardından Hasan Hocaefendi 1976 yılında 33 yaşlarındayken ülkeye geri dönmüştür. Mısır’dan geri dönmesinin en büyük sebeplerinden bir tanesi de arzuladığı hedeflerini tamamlamasıydı.

Hasan Hocaefendi Türkiye’ye ‘yabancı statüsünde’ dönmüştür. Çünkü Mısır’da kaldığı yıllarda vatandaşlıktan çıkarılmış yani “Haymatlos”tur. Ancak vatandaşlığa daha sonraları alınır.

Kahire Hukuk Fakültesini okuduktan sonra Türkiye’ye naklini ister ve Hukuk fakültesine nakli İstanbul Üniversitesi’nden kabul edilir.  Fakat nakil ve denklik işlemlerinde de yine ilim yolculukları gibi zorluklarla karşılaşır.  O dönemde resmî kurumlarda evrakları tercüme edecek düzeyde iyi Arapça bilen kişi zor bulunmaktaydı. İlk tercümesi yapılmış ancak İstanbul Üniversitesi tercümeyi yetersiz gördüğünden kabul etmemişti. İkinci kez tercüme edilir ve bu tercümenin kabul edilmesi sonucu fakülteyi tamamlar. Ancak yoğunlaştığı şey İslam hukuku olmuştur.

Hasan Hocaefendinin Türkiye dönemi ilim yolculuğu kadar ilham verici bir hayat dilimini de içerir. Yurtdışındaki ilmi kazanımları ve tecrübesi onu Türkiye’deki İslami mücadelesine hazırlamıştır. Bu dönemde İlim Yayma Vakfı yurdunda kalmış daha sonra orada 1981-85 yılları arasında müdürlük yapmıştır. O zamandan yetiştirdiği nice mümin talebeler vardır ki şu an adları meşhurdur!

Sağ-Sol kavgalarında mü’min gençlere kol kanat germiş, İslami camianın ‘’abisi’’ olmuştur. O mü’min genç kardeşleri için gözü pek bir insandı. Kurşun sıyırmış yeleği ve karıştığı bir kavgada burun kemiğini kırdırması o dönemin nişaneleridir.

Bir dönem akşamları Libya konsolosluğunda Arapça dil dersleri vermiştir. 1981 yılında kısa dönem olarak Antalya’da askerlik yapmıştır.

Evliliği ve Ailesi

Hasan Hocaefendi’nin hayatının bir diğer dönüm noktası da 1981 yılıdır.  Her iki tarafında tanıdığı bir Hocaefendinin tavsiyeleri ve aracılığı ile yine medrese tahsili görmüş olan Binnaz hanımefendi ile tanışmış ve tarafların rızası sonucu nişanlanmışlardır.

Binnaz Hanımefendi de medrese tahsili görmüş dindar bir hanımdır. Fakat onun içinde 1981 yılı hayatının dönüm noktası olmuştur. Çünkü Hasan Hoca gibi Binnaz hanımefendi içinde zor ve çileli günler kapıdadır.

12 Eylül askeri darbesi yapılmış ve ülkede sıkıyönetim ilan edilmiştir. İslam’a ve Müslümanlara düşmanca davranan askeri bir yönetim ülkeye hâkim olmuştur. Mahkemeler ve hapishaneler Müslümanlarla dolup taşmaktadır. Herkesin korkudan nefeslerini tuttuğu tarihlerdir o günler.

Bu arada Hasan Hocaefendinin İslami düşünceleri, davet çalışmaları ve tercümeleri sebebiyle hakkında davalar açılmış, gözaltına alınmış ve mahkemelere çıkarılmıştır. 

Henüz nişanlılık döneminde olan Binnaz hanımefendi yaşanan onca sıkıntılı ve çileli dönemlerde dahi hiç tereddüt etmeden Hasan Hocaefendinin arkasında bir dağ gibi durmuş ve onun çileli hayatının değişmez kader ortağı olmuştur.

Bu yıllar zorlu, bir o kadarda hareketli yıllardır. Bu yıllarda evlenmiş, çocuk sahibi olmuş, yüce davası uğruna mahkemelerde sorgulanmış, aynı zamanda İlim Yayma Vakfı yurt müdürlüğü yapmış ve Libya Konsolosluğunda Arapça dil dersleri vermiştir.

Çocukları 

Kızı Zeynep ve oğlu Ömer Faruk olmak üzere 2 evladı vardır. Her iki çocuğunu da gelecek hesabı yapmadan İslami eğitim yuvalarında okutmuştur. Çocuklarına İslami bir terbiye ve iyi bir eğitim verebilmek için elinden gelen tüm çabayı ortaya koymuştur.

Fakat Hasan Hocaefendinin ailesi sadece muhterem eşi ve iki çocuğundan ibaret değildi. Onun eşi ve çocukları dışında ailesi gibi hatta çoğu zaman ailesinden daha çok vakit geçirmek zorunda olduğu dava arkadaşları ve talebeleri vardı.

Sorumluluğu ve yükü çok ağırdı. O, bir İslam âlimi, bir davetçi ve bir İslam mücahidi idi. Yeryüzünün her tarafında İslam davası tutsak edilmişken, Müslümanlara uygulanan zulümler ciğerleri kavururken, insanlar cehaletin, şirkin ve küfrün bataklığında bocalarken nasıl olurda hiçbir şey yokmuş gibi soğukkanlı davranabilirdi ki?

Evet, onun bir eşi ve iki çocuğu vardı. Lakin ümmetin ilgiye muhtaç milyonlarca kadını, erkeği ve çocuğu vardı. Hasan Hocaefendi ömrünün son anlarına kadar kendi ailesinin ve çocuklarının dertleriyle dertlendiğinden daha fazla ümmetin erkeklerinin, kadınlarının ve çocuklarının dertleriyle dertlenmiş, hüzünlenmiş, sağlığını tüketmiş Rabbani bir Âlim’di.

Bizler buna şahidiz. Sende şahit ol Yarabbi!

Türkiye’deki İslami Mücadelesi

1988 – 2000 yılları arasında Emniyettepe Kız Kuran Kursunda İslam tarihi, fıkıh ve Arapça dersleri okutmuştur.

Hasan Hocaefendi o tarihten vefatına kadar hiç durmaksızın çeşitli vakıf, dernek ve okullarda Arapça gramer, nahiv ve belagat derslerinin yanında Fıkıh, Feraiz, Akaid, Hadis, Fıkıh Usulü, Hadis Usulü ve Tefsir dersleri vermiştir. Ayrıca Türkiye’yi bir baştan bir başa dolaşmış binlerce sohbet ve nasihatleri olmuştur.

1996 Ekim ayında bu yoğun tempolu hayata, strese ve üzüntüye dayanamayan kalbi ilk kez sinyal vermiştir. 49 yaşında kalp krizi geçirmiştir. Bu dönemden sonra hep sağlık sorunları olduysa da çoğunlukla göz ardı etmiş öncelikli işi ümmet olmuştur. İlk kalp krizi sonrası da defalarca atak yaşamış ve hastanede yatmak zorunda kalmıştır.

Türkiye’de Sorgulandığı Davalar

Hasan Hocaefendinin Türkiye dönüşü ilk davası; 1980 yıllarında Kurtköy Şeyhli mevkiinde kıldırdığı teravih namazı sonrası gördükleri tavuk çiftliğinin duvarına “Besmelesiz kesilen tavuklar yenmez” yazısı nedeniyle olmuştur. Tutuklanarak sorgulanmaya götürülmüş, Kartal cezaevinde 85 gün kalmıştır. 85 gün sonra mahkeme beraat ile sonuçlanmıştır.

Hasan Hocaefendi 1984 yılında Arapça’dan Türkçe’ye çevirdiği Şehid İmam Hasan El-Benna’nın  ‘Risaleleri’ nedeniyle iki kez sorgulanmıştır. 16 sene hapsi istenmektedir. Suçu yine 163. Maddeye aykırı hareket etmektir. Allah’ın hakkında kurtuluşu dilemesiyle bu davanın sonucunda da beraat etmiştir.

Hasan Hocaefendinin 2014 yılı sonrası sağlık sorunları arttı.  Kalp yetmezliği nedenli tedavisi devam ederken dahi okumayı yazmayı ve etrafına fayda sağlamayı terk etmedi. Dostları ve talebeleri her defasında ‘hocam biraz dinlenin! Kendinizi yormayın!’ dediyseler de o sanki yarım kalmış işlerini bitirmek istercesine yoğun temposuna ısrarla devam ediyordu. %20 ile çalışan kalbine 2015 yılında kalp pili takıldı.

Yazmak istediği, söylemek istediği, yapmak istediği daha çok şeyler vardı lakin emir yükseklerden, Refiki Ala’dan gelmişti. 

1943 yılında İspir’in Demirgöze köyünde gözleri açık ve etrafı seyreder halde geldiği bu dünya hayatına bir daha geri dönmemek üzere gözlerini kapadı. (2 Recep 1439/ 20 Mart 2018)

Allah Rahmet Eylesin…